Sinemada Sıkılma Sanatı: Bir Filmi Anlamak…

“Bu ne biçim film ya, tek bir nane anladıysam ne olayım. Yönetmen bi tarafından uydurup uydurup çekmiş, millete sanat diye kakalıyor. Bazı çok bilmişler de ‘bakın bu zart demek, bu da zort anlamına geliyor, neredeyse başyapıt azizim’ diye kendilerini tatmin edip bize caka satıyorlar. Hayır efendim, böyle film milm olmaz!”

Bu isyanı yaşamamış veya çevresinden duymamış olan pek az insan olsa gerek. Bazı filmler çoğu seyirciye anlaşılmaz gelir. Alışıldık anlatım ve kurgu yapısından farklı olan bu filmlerde, ardı ardına gelen sahne/sekanslar arasında bağ kurulamaz ve bazen tamamen ilgisizmiş gibi duran olaylarla, görüntülerle, mekanlarla, karakterlerle karşılaşılır. En çok bilinenlerden David Lynch filmleri; Eraserhead, Lost Highway, Mulholland Drive ve Inland Empire, Micheal Haneke’nin Lost Highway filminden esinlendiği Cache, Leos Carax’ın Holy Motors’u örnek gösterilebilir. Bu ve benzeri filmleri anlayamadıkları -ya da zaten bir anlamı olmadığını düşündükleri- için pek çok kişi mahsur kaldıkları bu “azaptan” nefret ederler. Çoğu zaman da filmi sevenleri sırf kendilerini “entel dantel” takımından göstermek uğruna bu filmleri seviyormuş ve anlıyormuş gibi yapmakla suçlarlar (ki bu -mış gibi yapanlardan biri bile on sinir bozucu insan gücünde olabilir.)

Karmaşık ve anlaşılmaz bulduğumuz filmlerle ilgili ilk yargılarımız; önceden edinmiş olduğumuz seyir kültürü, filmlerden beklentilerimiz ve kalıplaşmış alışkanlıkların sonucudur. Bu alışkanlıklarla, beklentilerimizle, önceden görüp bildiklerimize ters şeylerle karşılaşınca, onu anlayamamanın verdiği bir yoksunluk belki de bir ihanete uğramışlık hissiyle dolarız. “Normal” bir filmde ise öykü başlar, sizi içine çekerek veya sıkıntıdan bayıltarak da olsa anlaşılır şekilde gelişir ve “Yahu ben bile daha iyi çekerdim” veya “Harikaydı, öldüm bayıldım, eridim bittim” gibi tepkiler vereceğimiz bir sonuca bağlanır. Sevsek de sevmesek de öyküyü takip edebilmiş, olay örgülerini kavramışızdır. Ama acaba anlaşılır bulduğumuz bu filmi bile gerçekten anladık mı?

Sinema sanatının kendine özgü dili, aynı diğer sanatlar gibi bazı yapıtaşlarının kurgulanmasıyla oluşturulur. “Çocukların bile anlayacağı” dümdüz bir filmde bile bu kurgu özelliğinden ötürü, pek çok ayrıntı başka başka anlamlar oluşturmak üzere kullanılır. Bir filmin iyi veya kötü olduğuna dair verdiğimiz kararlarda bileşimin sonucu kadar ayrıntılar da önemli olur. Filmi yalnızca çok eğlenceli olduğu için, gerçekçi bulduğumuz için, görüntülerini beğendiğimiz için, barındırdığı oyuncu için hatta yalnızca birkaç sahnesi için bile sevebiliriz. Fakat sahnelerin, görüntülerin, seslerin, çerçevelerin, ışıkların, renklerin neden öyle olduğunu merak etmeye başlarsak, karşımızdaki kurgulanmış yapının nelerden ve ne için oluşturulduğuyla ilgili gerçeklere ulaşacağımız yol önümüze serilir. Bazen engellerle dolu, bazen pat diye biten, bazen harikalar diyarına çıkan bu yol bizi bir filmi daha iyi anlamaya götürür.

Sanat filmi denince tüylerimizin diken diken olmasına neden olan şey, sanatı yanlış anlamış bazı sanatçıların eserleriyle karşılaşmış olmamızdan ileri gelmiştir. Sanatlarının dilini -kağıt üzerinde- yetkin ve görülmemiş şekilde kullandıklarını ve böylece de başyapıtlar ürettiklerini düşünebilirler. Dile aşina olan bazı eleştirmenler de eserdeki ayrıntılara bakıp büyük resmi görmeden sanatçıyı destekleyebilir. Bu ayrıntıları kavrayabildiği için büyüklenmeci bir ruh haline bile girer ve bazı tartışılır kanıtlarla eserin değerini palazlandırır. Eh siz de “Hmm, neymiş bu kadar övülen, bir izleyelim bakalım” der, film bitince de hem sanat filmleri denen şeylerden hem de onu övüp göklere çıkaranlardan nefret edersiniz. Sevemediğiniz, nerdeyse hiçbir yönüyle sizi heyecanlandırmamış ve sonuçta hiç eğlenmediğiniz filmler hakkında böyle hissetmekten daha doğal bir şey olamaz. Ama bu ortaya sanat filmi adıyla lanetlenmiş bir olgu çıkar. Sanat; anlaşılmayan, soğuk, kendini beğenmiş üst tabakaların bir eğlencesine dönüşür. Anlaşılmaz olduğu kadar ahlaksız, saçma, pahalı, gereksiz ve kimseye bir faydası olmayan uğraşıların bir sembolü olur çıkar. Oysa hemen hemen herkes gün içerisinde sanatla iç içedir. Hatta farkında olmasak da hepimiz sanat üretir, sanatın içinde yaşarız…

Halılar ve Filmler

Şarkı söyleyip dans etmek, arkadaşlarımıza canlandırmalar yapmak, fıkralar, öyküler anlatmak, gelişigüzel bir şeyler karalamak gibi şeyler çeşitli anlatım ve ifade yollarıdır. Duvara asılan bir manzara resmi bile doğayla olan ilişkimizin bir ifadesidir. Bir gencin odasına astığı “ünlü” posteri yine bir anlatım içerir. Bu ünlü kimseyi gerçekte birebir tanımaz, onun gerçekte nasıl davrandığını, evde nasıl oturup kalktığını bilmez ama oluşturmuş olduğu imajı sevdiğinden onu duvarına koyar. Bu imaj diğer eşyaları gibi, giysi seçimleri gibi, makyajı veya dövmeleri gibi onun aslında ifade etmek istediği şeyler için kullandığı semboldür. Aynı, sanatçıların anlatmak istedikleri şeyleri daha etkili ifade etmek için kullandıkları çeşitli imgeler ve farklı anlatım yolları gibi.

Gün içinde kullandığımız söz kalıpları ve deyimlerle ya da ilk bakışta sıradan gibi görünen davranış örüntülerimizle aslında daha başka şeyler de ifade etmeye çalıştığımız olur. Bu şekilde bir yazarın kalemiyle, bir oyuncunun vücut diliyle anlatmaya çalıştığı anlatımı biz de gerçekleştiririz. Eskiden pek çok evde bulunan, hala bazı evlerde ve kahvehanelerde görebileceğiniz duvar halıları, yaşadığımız kültürün yüzyıllardır biriktirdiği toplumsal, dinsel, kozmogonik, ruhsal anlatımlarını içerir. Böylece güya sanat sevmeyenler bile beğenilerini, özlemlerini, ideallerini sanatı kullanarak yansıtmış olurlar. Sanatın pek çok tanımı var. Kapsayıcı bir tanım olarak sanatı bir etkileşim anlatısı olarak görebiliriz. Varoluşumuzla ilgili sorunları, kıvançları, özlemleri, sevinçleri sayısız yolla anlatmak isteriz. Bu anlatımı herkesin bir şekilde yerine getiriyor olması elbette onları sanatçı yapmaz. Sanatçılar bu anlatma eylemini yetkin ve yaratıcı şekilde bilinçli olarak yapmaya girişmiş kişilerdir.

Duvardaki halıya bakıp onu yalnızca güzel bulabiliriz. Ama bunun yanında, bu güzelliğin orda ne aradığını düşünmek, köklerini öğrenip o imajı ve duvardaki varlığını anlamak bambaşka bir hazdır. Sinema filmleri de duvarımızda sergilediğimiz halılardan farklı değildir. Halıların da senaryosu vardır. Figürler, o figürlerin yerleşimi, renkler, dokuma biçimi, ipliklerin türü ve dokusunun bir bütün oluşturması gibi sinema filmlerindeki öykü, konunun işlenişi, diyalogların yapısı, sahnelerin aydınlatması, mekanlar, dekorlar, karakterler, müzikler hep bir anlatıma hizmet etmek üzere düzenlenirler.

Duvar halılarında bir zaman en çok kullanılmış geyikli resimleri ilk bakışta kolay anlaşılır ve sıradan buluruz. Gördüğümüz geyik, arkadaki ağaçlar, yan taraftaki ırmak, bildiğimiz görsellerdir. Ama bu kolay anlaşılır halı bile aslında hemen kolayca anlaşılamayan/görülemeyen ayrıntılar barındırıyor olabilir. Halının bizde yarattığı duygu durumu, anlatımın öncelikli parçasıdır. Bazen coşku, bazen karamsarlık bazen hüzün duyabiliriz. Bu duyguları yaratan o halıdaki renkler, objelerin duruşları, dokuları, ön ve arka planlar arasındaki düzeni ve bulunduğu duvardaki konumudur. Bu ilk ve en önemli izlenim aynı, filmleri ilk izlediğimizde oluşan duygulara benzer. Ama geyiğin Türk mitolojisindeki, sayısız söylencedeki yerini öğrenip bu söylencelerin izlerini halılarda görünce işler ilginçleşmeye başlar.

Bazı halılardaki motifler ise daha karmaşıktır. Bunlar hiç de “öylesine” konmuş, sırf göze hoş gelsin diye sıralanmış motifler değildir. Dokuyan kişi neden bu desenleri, neden bu şekilde yapmıştır, neden bu renkleri kullanmıştır, neden şu renkler halının şu kısımlarında yoğunken diğer yerlerde başka renkler ve motifler hakimdir? Bu soruların sonucunda, el dokuması olan her halıda bir öykü çıkar ortaya. Anlamsız şekiller olarak baktığımız motifler ayrıştırıldığında, yüzyıllar önceki Orta Asya yazıtlarındaki sembollerle aynı olduklarını görüp şaşkınlığa uğrayabilirsiniz. Sıradan geometrik şekiller zannettiklerinizin; insanları, ağaçları, dağları, akarsuları, hayvanları, evleri, araçları, Güneş’i, Ay’ı, yıldızları ifade ettiğini görürsünüz. Renklerin; sıcağı, soğuğu, yağmuru, karı, doluyu yansıttığını kavrarsınız. Şekil ve renklerin birbirleriyle olan birleşimlerinin; yakıcı bir aşkı, yitirmenin acısını, bir yolculuğu, içsel çatışmaları, öte dünyayı, yeni doğan bir bebeğin kutsanışını anlattığını anlarsınız. Artık o halı daha anlamlı, daha güzel ve çok daha değerlidir. O halıya baktığımızda aldığınız haz, bilmeden, anlamadan önce aldığınız hazzın çok ötesindedir… Başta sırf renklerini ve şeklini sevdiğiniz, yıllardır duvarda sergilenmekte olan halı, daha dikkatli bakınca yalnızca o renkler ve şekillerden ibaret olmayan, nice maceralar barındıran, her seferinde başka bir ayrıntı yakalayacağınız heyecanlı ve öğretici bir eğlenceye dönüşebilir. İşte bu durum bütün iyi sanat eserlerinin ortak özelliğidir.

Her şey sevmekle başlıyor. Bir filmi anlamayabiliriz ama bu bizi onu sevmekten alıkoymuyorsa, bir şekilde etkilemeyi başardıysa, gördüğümüz sahneler kafamızda tam birleşmemesine rağmen eğlendirmiş ve “kafamızı açmışsa” daha ötesine zorunlu değiliz. İzlediğimiz şey heyecanlandırmayı, duygulandırmayı en önemlisi de düşündürmeyi becerdiyse ona rahatlıkla “iyi film” diyebiliriz. Ama yok, önyargısız başına oturmamıza rağmen bir türlü sevmediysek ve hatta katlanılmaz sıkıntılar yaşatıyorsa o film bizim için kötüdür. Kimsenin şöyle iyi film böyle iyi film demesinin hiçbir önemi kalmaz. Çünkü sanat, yapan için de izleyen için de kişisel bir deneyimdir. Bu deneyimler başkalarında da benzer şekilde yaşanıyorsa o sevilen bir eser olur.

Fakat tartışmasız bir gerçek var: Anlamak mutluluktur. “Yeni” bir şeye hemen karşı çıkmadan önce onu anlayıp ona göre değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır. Böylece hem bilinçli bir karar verilir hem de kötü eserlerin yalnızca “çok sıkıcı, anlamsız, saçma” gibi görece nitelemelerden öte sağlam değerlendirmelerle foyaları ortaya dökülmüş olur. İyi bir “anlaşılmaz” film ise aslında onu anlamamızı sağlayacak örüntülerle doludur. Filmi bir şekilde sevdiysek daha ileri gidip onu daha iyi anlamaya çalışabiliriz ve iyi bir film bize bu anlamı eksiksiz olarak verir. Kötüsünde ise elimizi nereye atsak boş kalır, karşımızda özenti ve beceriksiz bir çaba buluruz.

Filmler Bilmece midir? (Dikkat “Spoiler”)

1950’li yıllarda, finalinde sürpriz bir gelişme barındıran bazı filmlerin sonunda bir uyarı yazısı çıkıyor veya seslendiriliyordu: “Bu filmi izleyecek olan yakınlarınızın seyir zevkini bozmamak için lütfen onlara filmin sonunu anlatmayınız.” Bugün de filmin sonunu söyleyen arkadaşlar güzelce hırpalanıp söylediğine pişman edilir, filmle ilgili yazılarda uyarılar uçuşur. Elbette ilk kez izlediğimiz bir filmin sonunu öğrenmek özellikle şaşırtmacalı bir sona sahipse o şaşırtmacayla karşılaştığımızda yaşayacağımız etkiyi alır götürür. Fakat bir filmi yalnızca sonu için mi izliyoruz? Bir romanı yalnızca sonunda ne olacağını öğrenmek için mi okuyoruz?

Sanat eserlerine bilmece gibi bakmak yanlışlığına düşmemek gerekir. Çünkü bu yanlış, izlemekten alınan zevki azaltır, yalnızca bilmecenin cevabına ulaşma amacını bırakır bize. Süreçten çok, sonuca yönelik bir motivasyona neden olur. Oysa filmler son 5 dakikaları için yapılmaz, tüm parçası bir anlatıma hizmet eden ve aynı oranda zevk verebilecek bir bütündür. Tabi ki bazı filmlerin başlangıcı daha çok sevilir, bazılarının gelişme kısmı hoşa gider, bazılarından zevk alabilmek için sonunu beklemek gerekir. En sevdiğimiz filmler, baştan sona bu ayrımı yapmak zorunda kalmadığımız eserlerdir. Bir filmin sonundaki şaşırtmacayı öğrenince izlemenin anlamı kalmıyorsa o zaten berbat bir film olsa gerektir. Filmlerin sonu bilinince her şey bitiyor olsaydı, daha önce pek çok kez izlediğimiz yani sonunu bildiğimiz filmleri tekrar tekrar izler miydik? Filmlere illa ki bilmece gibi bakacak olanların filmin sonunu beklemelerine gerek yoktur, çünkü cevap bilmecelerde olduğu gibi sorunun içindedir.

Kolay anlaşılmayan filmlerde de aynı hataya düşülür. Bu filmlerde cevap filmin sonu değil, anlattığı öykünün bütünlüğü haline getirilir. Alışkanlıklarımızdan ötürü başta bu bütünlüğü kovalarız ama film size bunu vermeyip başka yollara sapıyorsa size de bu yolun -eğer varsa- keyfini çıkarmak kalır. Ama filmi bırakıp sahnelerin aslında başka ne anlama geliyor olabileceğiyle ilgili kafa patlatmak, film boyunca ipuçları yakalamaya çalışmak, sonunda “hah işte anladım, film şunu anlatıyor” diyebilmek için bilmecenin stresi altında kıvranıp durmak hem filme hem de ondan alacağınız seyir zevkine yazık etmek olur. Merak ettikçe, daha çok okudukça, bilgilendikçe, bakış açılarınızı geliştirdikçe, sanatsal dile aşinalık kazandıkça o ipuçları, o anlamlar zaten kendiliğinden önünüze serilecektir.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kirisci

Yazar hakkında: Murat Kirisci

1979 yılında Aydın’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Radyo-TV Bölümünü birincilikle bitirdikten sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV bölümünden 2008 yılında mezun oldu. 2000 yılında ilk kısa filmi olan “Bebek”le Altın Portakal Jüri Ödülü ve Seyirci Ödüllerini kazandı. 2006’da ilk 3D animasyon filmi olan “Gazap”, IAF İstanbul Uluslararası Animasyon Festivali Jüri Ödülü ve Yıldız Kısa Film Festivali En İyi Animasyon Film ödüllerini aldı. Senaryo ve yönetmenlik çalışmalarının yanında 2013’ten beri Öteki Sinema’da sinema üzerine yazılar yazıyor.

Bak bunu da seversin...

Korku Sinemasının Kötü Çocukları

Fatih Danacı, Korku Sinemasının Kötü Çocukları başlıklı yazısında korku sinemasının çocukları hangi düzeyde ve nasıl kullandığını inceliyor.

Bir yorum var

  1. Yazınıza çoğunlukla katılmakla beraber;
    ‘Eğlenmek’ vurgusunu bolca yapmanızdan rahatsız oldum. Çünkü genelde sanatın, özelde sinemanın amacı eğlenmek, güzel vakit geçirmek değildir. Anlam katmanlarıyla dolu bir film sıkıcı olabilir. Tıpkı hayat gibi. Eğer sanat hakikate ulaşma, gerçekliğe yaklaşma çabası ise-ki bence öyledir- sıkılmak bir gerçektir ve bir filmin sıkıcı olması (eğlenceli olmaması) onu kötü bir film yapmaz. Bolca karşılaştığım ” aga adam iki dakka boyunca yürüyo” gibi yorumlar duyduğum zaman aklımdan geçen hep şu olmuştur: ”sen gerçek hayatta yürümüyor musun?”
    İnsanların eğlenmek için sinemaya gitmelerine saygı duyuyorum ancak ortada bir ilim, sanat geleneği ve birikimi ve bir ‘anlama, kavrama’ çabası varken sinemaya eğlence aracı olarak bakılmasından rahatsız oluyorum. Söylemeden edemedim :) yazılarınızın devamını bekliyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: