Bir Filmin Milliyeti Nedir, Nasıl Belirlenir?

Dünya çapında küreselleşme rüzgârlarının etkisini iyice arttırdığı şu dönemde asıl soru cümlesi “bir filmin milliyeti olmalı mıdır” şeklinde kurulmalı ve tartışma bunun etrafında dönmelidir. Bir filmin milliyeti sınıflandırmasını pratikte mecburi kılan sebeplerin başında, film festivallerinde yarışacak filmlerin, ulusal ve uluslararası yarışma kategorilerine doğru bir şekilde yerleştirilmelerini sağlamaya çalışan düzenlemeler gelir. Gelin önce şu küreselleşme günümüzde ne boyutlardadır, ona bir yakından bakalım.

Ulusal kültürlerin, ekonomilerin ve sınırların ortadan kalkmaya yüz tuttuğu, politik kutuplaşmaların ortadan kalktığı, hemen hemen her alanda liberal eğilimlerin güç kazandığı, teknolojinin akıl almaz bir hızla geliştiği ve toplumsal hayatın büyük bir kısmının küresel süreçler tarafından belirlendiği bir çağda yaşıyoruz. Teknolojideki (bilhassa iletişim teknolojisindeki) devasa gelişmeler, ülkeleri ekonomiden kültür ve siyasete kadar pek çok alanda birbirlerine doğru iyice yakınlaştırmıştır. Teknolojik gelişmeler ve bunların ortaya koyduğu iletişim ve bilgi ağındaki ilerlemeler dünyayı adeta “küresel bir köye” dönüştürmüştür. Bu süreçte sermaye, işgücü, teknoloji ve bilgi, “sınır” tanımaz hale gelmiştir. Bütün bu gelişmeler bir taraftan ulusal ekonomi, ulusal siyaset, ulusal kültür kavramını rafa kaldırmakta, diğer taraftan da ulus-ötesi çıkar gruplarını ortaya çıkarmakta ve değişik ülkelerden, hatta kıtalardan, insanları birbirlerine bağımlı hale getirmektedir. Küreselleşme sürecindeki tüm bu gelişmeler, ülkeleri dünya standartlarında mal, hizmet ve bilgi üreten bir toplum olmaya doğru sürüklemektedir. Artık devlet kendi sınırları içerisinde dahi tek başına ve rakipsiz değildir. Uluslararası, ulus-ötesi ve AB gibi ulus-üstü pek çok kurum tarafından ulus devlete meydan okunmaktadır.

Üretimin küreselleşmesi, ülke bazında faaliyet gösteren firmaların üretim faaliyetlerini diğer ülkelere ve kıtalara yaymalarını ifade etmektedir. Üretim faaliyetleri küresel firmalar aracılığıyla sınır-ötesi sabit sermaye yatırımı, sınır-ötesi iştirak, fason imalat anlaşmaları gibi değişik şekillerde uluslararası arenaya taşınmaktadır. Üretim alanı olarak bütün dünyayı hedefleyen bu firmalar, üretim faaliyetlerini maliyet avantajı sağlayacak ülkelere kaydırmanın yollarını aramakta ve faaliyetlerini hammadde maliyeti, ara malı maliyeti, işgücü maliyeti ve dışsal maliyetler açısından daha cazip gördükleri ülkelere kaydırmaktadırlar. Üretimin küreselleşmesinin sinemadaki yansımalarına baktığımızda, aralarında büyük stüdyoların da olduğu birçok yapım şirketinin, kimi zaman kâr marjını yükseltmek, kimi zaman da prestijli festivallerde ödül kazanma şansını artırarak daha geniş bir ticari ağa kavuşabilmek maksadıyla dünyanın farklı bölgelerinde, çeşitli ortaklıklara giderek filmler çektiğini biliyoruz. Hatta sadece bu yöntemi ilke edinmiş bazı küçük çaplı yapım şirketleri var ki devamlı -ticari tuzak diye adlandırılabilecek- ucuz filmler üretiyorlar. Bu tip yapımlara örnek olarak Şilili yönetmen Patricio Valladares’in, 2017 yılında Türkiye’de, İskoç aktör Gianni Capaldi’nin yanına Selma Ergeç gibi kimi Türk oyuncuları da kadroya alarak çektiği (Türkiye’de Kanlı Girdap ismiyle gösterilen) Vlad’s Legacy filmini gösterebiliriz. Hatta Valladares, hemen akabinde Bulgaristan’a geçerek, yine İskoç aktör Gianni Capaldi ile Amerikalı aktörler Robert Englund ve Jason London’ın yanına Lorina Kamburova gibi kimi Bulgar oyuncuları da koyarak Nightworld’ü çekti. İspanyol yönetmen Hector Hernandez Vicens’in dünyanın çeşitli ülkelerinden toplanmış oyuncular ile Bulgaristan’da çektiği Day of the Dead: Bloodline da bu tip yapımlardandır. Peki, bu filmlerin milliyeti nedir? Kâğıt üzerinde ilk film ABD-Türkiye ortak yapımıdır, diğer ikisi ise ABD-Bulgaristan ortak yapımı. Ancak bu filmlerin Türkiye’de ve Bulgaristan’da çekilmiş, küreselleşen dünyanın nimetlerinden faydalanmak isteyen ucuz birer ABD filminden fazlası olmadığını söylersek kim itiraz edebilir ki?

Bir filmin milliyetini belirlemenin en kabul gören yöntemi, o filmin yapım şirketinin hangi ülkede faaliyet gösterdiğine bakmaktır. Yani paranın kökenini takip edeceksiniz. Bir filmin tamamı örneğin Fas’ta çekilmiş, başrol oyuncularının tamamı Alman, senaristi Rus, yönetmeni de Fransız olsun; eğer filmin masraflarını karşılayıp yapımını üstlenen şirket ABD menşeliyse bunun bir Amerikan filmi olduğu kabul edilir. Ünlü İtalyan yapımcı Dino De Laurentiis’in yapımcılığını, İtalya’da kurduğu şirketiyle üstlendiği La Strada (1954) bir İtalyan filmiyken, ABD’de kurduğu şirketiyle üstlendiği Breakdown (1997) bir Amerikan filmidir. Buraya kadar bir sıkıntı yok. İşler ortak yapımlar devreye girince biraz karışmaya başlıyor. Ortak yapımlarda da hemen her film festivalinin filmleri sınıflandırma ve milliyetlere ayırma kriterleri farklılık gösteriyor. Farklı ülkelerdeki festivallerin farklı uygulamaları için birkaç çarpıcı örnek verelim.

Hemen aklıma ülkemizden tartışmalı bir durum geliyor. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin 49.sunda -henüz ulusal yarışmanın kaldırılmadığı o güzel yıllardan birinde- bir de değil tam iki Avusturya-Türkiye ortak yapımı film, ulusal yarışma seçkisine alındı. Biri Hüseyin Tabak’ın yönettiği Güzelliğin On Par’ Etmez (2012), diğeriyse Umut Dağ’ın yönettiği Kuma (2012). Festival başlamadan önce çeşitli sinema meslek birlikleri ve meslek kuruluşları, bu filmlerin ulusal yarışmadan çıkarılması talebiyle itiraz etti. Festival yönetimi, Kuma filmini yarışmadan çıkarmasına karşın Güzelliğin On Par’ Etmez filmini çıkarmadı. O sene en iyi film ödülünü Güzelliğin On Par’ Etmez kazandı ve tartışmalar daha da alevlendi. İtiraz edenler, bunun Türkiye yapımı bir film olmadığını ve ulusal yarışmada yer alamayacağını savunuyorlardı. Bunun üzerine festival yönetimi bir filmin milliyetinin nasıl belirlediğini açıklamak zorunda kaldı. O açıklamayı aynen buraya alalım.

Resmi gazetede yayımlanan yönetmeliğin 5. maddesinin “f” bendi ve bendin 1. ve 2. maddeleri aynen şöyledir:

f) Bir ortak yapımın yerli film olarak kabul edilebilmesi için ise aşağıdaki niteliklerden en az birini taşıması aranır:
1) Yerli yapımcının katılım payı en az %51 olmalıdır.
2) Yerli yapımcının teknik ve sanatsal katkısı, Ek-1’de gösterilen ulusal film teknik ve sanatsal katkı ölçüm puanının asgarisini sağlamalıdır.

Sözü geçen ekte yer alan “ulusal film teknik ve sanatsal katkı ölçüm puanları” şu şekilde vurgulanıyor:

  • Yönetmen 3
  • Senarist 3
  • Özgün müzik bestecisi 1
  • 1. başrol oyuncusu 3
  • 2. başrol oyuncusu 2
  • Karakter oyuncusu 1
  • Sanat yönetmeni 1
  • Görüntü yönetmeni 1
  • Kurgucu 1
  • Ses mühendisi 1
  • Türkiye’de çekilen mekân yoğunluğu 1
  • Laboratuvar 1
  • Orijinal çekim dilinin Türkçe olması 3

Yönetmeliğin bu maddesi aynen alıntılanarak Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film yarışmasına katılma şartları oluşturulmuştur.

Festival yönetimi, filmlerin ulusal yarışmaya seçilmesi ve çıkarılması hakkında da şu açıklamayı getirdi: “Sonuç olarak Güzelliğin On Par’ Etmez adlı film, T.C. kimliği taşıyan Hüseyin Tabak’ın filmin ortak yapımcılarından biri olarak başvurusu ve puanlama sisteminde 22 puan üzerinden 15 puan almış olması dikkate alınarak yarışmaya kabul edilmiştir. Kuma adlı filmin yapımcısı T.C. vatandaşlığından çıkmıştır. Dolayısıyla yerli yapımcı kriterini kaybetmiştir. Yerli yapımcı kriterini geçemeyen Kuma adlı film, sinematografik ortak yapım puanlama sisteminde de 14 puana ulaşamadığından ulusal yarışmamızdan elenmiş ve yapımcı Umut Dağ’ın isteği ile festivalimizde özel gösterim bölümünde izleyici ile buluşmuştur.”

Oscar ödüllerinin yabancı dilde en iyi film kategorisine kabul edilen filmlerin milliyetinin belirlenmesi ise şu şekilde yapılıyor: “Filmlerin orijinal ses bandı kayıtları ağırlıklı olarak İngilizce dışındaki bir dilde ya da dillerde olmak zorundadır. Başvuran ülke, filmin yaratıcı kontrolünün çoğunlukla o ülkenin vatandaşlarının ya da o ülkede ikamet edenlerin elinde olduğunu belgelemek zorundadır.”

BAFTA’nın bir filmi İngiliz filmi olarak kabul etmesi için getirdiği şart ise çok basit ve net. Eğer ortak yapımcılarından en az birinin İngiltere’de vergi ödeyen bir yapım şirketi olduğu bir filmin bütçesinin %70’i ya da daha fazlası İngiltere’de harcandıysa o film İngiliz filmi olarak kabul görüyor. Buna rağmen kimi adaylıklara şiddetli itirazlar da gelebiliyor. Örneğin BAFTA 2002 ödülleri için her ikisi de ana yapımcı olarak Amerikan yapım şirketlerinin prodüksiyonuyla Amerikalı yönetmenler tarafından İngiltere’de çekilen Gosford Park (Robert Altman, 2001) ile Harry Potter and the Sorcerer’s Stone (Chris Columbus, 2001) isimli ortak yapım filmlerin adaylıkları yoğun tepki aldı. İşin ilginci Gosford Park, bir İngiliz filmi olarak 2 BAFTA ödülü kazanırken, bir Amerikan filmi olarak da 1 Oscar kazandı.

Bir de bu milliyet meselesini reklam propagandası haline getirmeye çalışan örnekler var. Ana Lily Amirpour’un yazıp yönettiği A Girl Walks Home Alone at Night (2014), saçma bir şekilde “ilk İran vampir filmi” olarak lanse edildi. Amirpour, İran kökenli ama İngiltere’de doğmuş, ABD’de okumuş ve orada ikamet ediyor, çalışıyor. Zaten filmi de yine ABD’de, Amerikalı yapımcılarla çekmiş. Aynı şekilde İran’da doğan ama İngiltere’de yaşayan Babak Anvari’nin yazıp yönettiği ve çekimleri Ürdün’de gerçekleştirilen Under the Shadow (2016) da “İran’dan cin filmi” diye lanse edildi ama film, 89. Akademi Ödülleri’nin yabancı dilde en iyi film dalında İngiltere’nin aday adayı olarak seçildi.

Küreselleşmenin tüm hızıyla etki alanını genişlettiği süreçte örnekler de gittikçe daha karmaşık bir hal alıyor. Ulus devlet mefhumu iyice silikleşmeye başladığından dolayı artık bırakın bir ürünü, bir ülkenin milliyetini belirlemeye çalışmak da gittikçe zorlaşıyor. Yakın tarihli bir futbol organizasyonuna bakacak olursak son Dünya Kupası’nı kazanan Fransa milli takımındaki futbolculardan kaç tanesinin “has” Fransız olduğu tartışması da bu kapsamda manasızlaşıyor. Onu geçelim, son Dünya Kupası’na katılan takımların oynadıkları futbolun bir ülke kimliğinden uzaklaşıp tek tipleşmeye başladığına da tanık olduk. Eskiden farklı kıtalardan gelen milli takımların farklı futbol tarzlarının kapışmasını izlerdik. Artık bugün Suudi Arabistan milli takımı da, Fas milli takımı da, İspanya milli takımı da, hatta ve hatta Brezilya ve Arjantin milli takımları da aynı futbolu oynuyor. Arada belki Meksika veya Peru gibi birkaç milli takımı istisna olarak gösterebiliriz ama o kadar. Böylesi bir ortamda bir filmin milliyeti kavramı da anlamını yitiriyormuş gibi görünüyor ama film festivalleri, sürekliliklerini sağlamak amacıyla getirdikleri birtakım kurallarla yarışma filmlerini tespit etmek durumunda kalıyorlar. Bu aşamada yok bu İngiliz filmi değildir, yok şu Türk filmi değildir diye itiraz etmek, beyhude bir çaba gibi görünüyor. Eğer illa itiraz edilecek bir husus aranıyorsa festivallerin filmleri sınıflandırma ve milliyetlere ayırma kriterlerine itiraz edilebilir ama geldiğimiz noktada o bile çok anlamlı bir itiraz olarak algılanmayacaktır.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca

Kaynaklar

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 Beylerbeyi, İstanbul doğumlu. 2008 yılında Öteki Sinema ekibine katıldı. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. Halen yazmaya devam ettiği Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir