Bir Haşmet Asilkan Filmi: Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni

220px-Aşk_Filmlerinin_Unutulmaz_YönetmeniBir yanda tutku, bir yanda çağa ayak uydurma çabası bir tarafta ise herkese kendini kabul ettirme uğraşı… Haşmet Asilkan ya da halk arasında bilinen adıyla, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni. O artık aşk filmleriyle değil; siyasi temalı, toplumcu filmleriyle anılmak isteyen bir adam. Öldüğü zaman, güçlü bir geçmişle adından söz ettirmek için uğraşan emektar bir rejisör. Biraz da kendini “diğerlerine” kanıtlamak için uğraşan biri. İşte Haşmet Asilkan’ın öyküsünün başladığı yerdeyiz. Sonrası ise seyir zevki yüksek bir başarısızlık hikâyesi. Yavuz Turgul-Şener Şen ikilisini bir araya getiren film, sinemamızın iyiden iyiye karanlığa gömüldüğü yıllarda ortaya çıkan, saf altın gibi parlayan bir hikâye. Hem Yeşilçam’a son bir saygı duruşuna geçen, hem de hikâyesi gibi çağa ayak uydurmaya çalışan, bunu da sonuna kadar başaran usta işi bir film.

Öteki Sinema için yazan: Polat Öziş

Haşmet Asilkan yüzden fazla şarkıcı, türkücü, aşk filmi çekmiş; Yeşilçam’ın emektar yönetmenlerindendir. Sinemamızın çıkmaza girdiği 80’li yılların sonunda, çağa ayak uydurma mottosu ile kalıplaşmış gerçekliklerin dışına çıkıp, kendi değimiyle bambaşka bir film yapmak için çabalar. Terörü ve dönemin popüler oyuncusu Müjde Ar’ı ortak bir paydada birleştirip, kimsenin o zamana kadar yapmadığı toplumcu bir film için kolları sıvar. Önce yapımcı bulmakta zorlanır, sonrasında Müjde Ar’dan beklediği olumlu geri dönüşü alamaz. Aslında onun hikâyesi de tam burada başlar. O kafaya taktığını yapmak için elinden geleni yapacaktır. Yapımcısı onu yarı yolda bıraksa dahi… Haşmet Asilkan’ın kendini diğerlerine kabul ettirme uğraşı, yer yer Yeşilçam’ın kirli çamaşırlarını eğlenceli bir dille ortaya koyan ve başından sonuna kadar sinemanın tüm büyüsünü açıkça gözler önüne seren bir film.

Sinema, ne büyük bir maceradır değil mi? Daha hikâye yazılmaya başladığından, ilk gösterimine kadar süregelen uzun bir macera. Sonrası seyircinin elindedir. Ya filmi yüceltirler, ya da yerin dibine sokarlar. Ya aradan yirmi yıl geçtikten sonra dahi, “Ne güzel filmdi!” diye adından bahsedilir ya da hatırlanmamak üzere tarih sayfalarına gömülür. Neresinden bakılırsa bakılsın başlı başına bir sihir. Müziğin, edebiyatın, fotoğrafın birleştiği kocaman bir sanat dalı. Peki ya filmin yapım aşaması? O filmin izleyicinin önüne gelene kadar geçirdiği evre? Belki de asıl sihir oradadır. Yönetmenin, oyuncunun, tüm teknik ekibin elinden gelenin en iyisini ortaya koymak için çabaladıkları ve yapımcıyla bir savaş halinde oldukları o süreç. Evet, filmin içinde film çekme hikâyesi sıkça karşımıza çıkan, çokça beyazperdeye aktarılan bir konu. Ancak Yeşilçam’ın iki piri Yavuz Turgul ile Şener Şen böyle bir hikâyeyi filmleştirince durum tadından yenmez bir hal alıyor. Oldukça realist, kamera arkasında yaşananları eğlenceli bir dil ile anlatmayı başaran bir film ortaya çıkıyor. Yapımcıların işgüzarlıkları, iki kuruş için kalitenin göz ardı edilmesi ve en önemlisi sinemaya pazar tezgâhında satılan bir mal gibi yaklaşılması.

Yeşilçam’ın şaşalı günleri geride kalmış, herkesin çağa ayak uydurmak zorunda olduğu bir dönem. Ancak her dönem de olduğu gibi geleneksellikten kopamayan, geçmiş ile bağlarını bir türlü atamayan bir güruh burada da karşımızda. Haşmet Asilkan’ın, “Yeni bir şey çekmek istiyorum.” dediğinde, “Şarkıcı, türkücü filmlerine ne oldu?” tepkisiyle karşılaşması gibi. Bunun en gerçekçi örneğini ise devamlı takıldığı Yeşilçam kahvesinde görebiliriz. Halk arasındaki adıyla “Figüranlar Kahvesi”. Her biri o kadar meşhur, o kadar geçmişten geliyor ki. Filmin bu denli gerçekçi olmasının paylarından biri de burada yatıyor. Hikâyesi gibi geçmiş ile bağını koparamaması. Yeşilçam’ın tüm o dinamiklerinden beslenmesi. Nubar Terziyan’dan, Sami Hazinses’e kadar herkes burada. Elinde yıllarını Yeşilçam’a adamış, üç kuruşa oynamaya dünden razı böylesine emektarlar varken, neden yeni yüzlere tonla para harcayasın ki? Neden yeni bir şeyler deneyip riske giresin? Yönetmen, açılmak istediği yeni deniz ile neden yapımcısını batırsın? Belki de sinemamızın yıllarca yerinde saymasında, Avrupa ve Dünya sinemasının gerisinde kalmasındaki en büyük pay burada yatıyordur. Yeni denizlere açılmaktan korkmamız. Bunu sadece yapımcılarla sınırlandırmak hata olur. Keza filmde gördüğümüz üzere kameramanından, oyuncusuna herkes Haşmet’i yeni denizlere yelken açma konusunda uyarır. Ancak o yılmadan, tutkusunun, inandığı hikâyesinin peşinden gitmesini bilir. Belki bir noktada amacı, kendini diğerlerine kanıtlama çabası olsa da en azından o denedi. Başarılı olup olmaması değildi mesele. Denemesiydi. Denemeye cesareti olmasıydı. Yapımcısını, oyuncusunu, teknik ekibini karşısına alıp yokluktan bir film üretmesiydi. Bu yüzden Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’ni büyük bir sektör eleştirisi olarak nitelendirebiliriz. Yokluktan, geçmişle bağlarını koparamayan bir sinemadan bir ürün çıkarma çabası. Filmin bunu yaparken takındığı eğlenceli dil ise adeta lafı gediğine oturtmakta öncü oluyor. Yavuz Turgul, orta oyunu edasıyla bir yandan izleyenleri güldürürken bir yandan da sinemamızda gördüğü yanlışları alenen ortaya koyuyor. Bu da filmin didaktik yapısını eğlenceli bir hale sokuyor ve seyir zevki yüksek bir iş haline geliyor.

Pekâlâ, Haşmet neden başarısız oldu? Yeni bir şeyler denemesine rağmen neden yanında kimseyi bulamadı? Aslında film en başından itibaren o gerçeğe bizi yavaş yavaş götürüyor. Haşmet’in elinden tutan kimsenin olmayışı, “dışarıda” kalışı ve onun adının Haşmet Asilkan oluşu, onu yerinde saymaya mecbur kılıyordu. Evet, o cesur bir adam. Kalıplarından kurtulup, farklı bir şeyler üretmek için sonuna kadar çabalıyor. Ancak geçmişi, çektiği onca türkücü filmi hatta aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni oluşu asla yakasını bırakmıyor. Haşmet aslında bu durumun en başından beri farkında. Tüm o farklı şeyler üretme, “Artık türkücü filmi çekmek istemiyorum” söyleminin arkasında dahi bu yatıyor. Her defasında boynunu sıkan o fulardan aslında o kadar rahatsız ki. Ancak başka biri olmak, dışarıdan içeriye girebilmek için kendini buna mecbur hissediyor. Aynı sakal bırakması, giyim tarzının değişmesi ve onu değiştirecek en büyük etken olarak gördüğü toplumcu bir film çekme çabası gibi. Hepsi aslında kendi dediği gibi diyalektiğin değişim yasasıyla alakalı. Ancak onun değişimi, kendi söylediği gibi çağa ayak uydurmaktan öte, yıllarca kendini dışlayan, yok sayan tüm entelektüel sinema çevresine kanıtlama çabasıyla alakalı. Evet, Haşmet’e yıllar boyunca hiçbir el uzanmadı. Çünkü onun “yüksek yerlerde” tanıdığı yoktu. O yalnızca Yeşilçam’ın boşluğundan yararlanıp, ikinci sınıf aşk filmleriyle meşhur olmuş, üstüne türkücü filmlerini ekleyip parasını kazanmış basit bir sinemacıydı. Böylesine basit bir adam, nasıl olur da büyük bir sinemacı olabilirdi ki! Filmin görünmeyen yüzü olarak sürekli betimlenen “diğerleri” aslında sektörel tabanda ilerleyen bir sınıf eleştirisi olarak karşımıza geliyor. O görünmeyen el, babası kunduracı olan, ortaokul terk bir adamın, asla kendi aralarına girmesini istemiyordu. Haşmet bunun için ne kadar çabalasa da hep kendisi gibi kalmaya mecburdu. Bu da aslında sınıflar arası geçişin ne kadar zor olduğu gerçeğini bir kez daha ortaya koyuyordu. Evet, Haşmet Asilkan toplumcu bir film çekmek için her şeyini ortaya koydu, yaptı veya yapamadı. Ama en azından onun hikâyesi vesilesiyle Yavuz Turgul bize oldukça toplumcu bir film ortaya koydu. Haşmet’in hikâyesi, başka biri olma çabası, kendi çizgilerinden sıyrılma isteği, yine o görünmez el tarafından engellendi. O yine kendisi gibi kalmaya mecbur kılındı…

Filmde resmedilen Haşmet; çokça filmler üretmiş, kariyeri iyiden iyiye düşüşe geçmiş bir “yönetmen eskisi” olarak betimleniyor. O ne göründüğü gibi olan ne de olduğu gibi görünebilen bir adam. Haşmet tam bir arada kalmışlığın fotoğrafı aslında. Onun odak noktasında ilerleyen hikâye vesilesiyle Yavuz Turgul adeta büyük bir kara mizah örneği ortaya koyuyor. Bununla da yetinmiyor içine kattığı taşlama unsurlarıyla da sinemamızın en farklı filmlerinden birinin altına imza atıyor. Yavuz Turgul’un hikayeye bütünlediği konulardan biri de oyuncular. Şener Şen’in etrafına kurulu cast ile hikâyenin aktarmak istediği daha kolay hale getiriliyor. Nasıl ki Haşmet Asilkan çekmek istediği film için tanınmamış, yeni yüzlerle çalışmak isteyip, geçmişle bağını koparamıyorsa Yavuz Turgul’da cast seçimini bu paralellikte yapıyor. Figüran Kahvesi’ndeki oyuncularla filmin geçmişle bağı korunurken, Oktay Kaynarca, Pıtırcık Ekerman gibi oyuncularla da geleceğe köprü kuruluyor. Bu da aslında filmin arada kalmışlığını betimleyen bir başka ayrıntı olarak göze çarpıyor. Ancak her şeye rağmen filmin en büyük artısı olarak Şener Şen ön plana çıkıyor. Başından sonuna kadar takındığı tavır ile Haşmet Asilkan bir kurgu karakter olmaktan çıkıp, adeta Yeşilçam’ın emektar bir yönetmeni olarak kanlı canlı karşımızda beliriyor. Usta oyuncu babacan, naif ve her şeye rağmen gözlerinin içi gülen bu yönetmene öylesine destansı bir şekilde hayat veriyor ki, Haşmet Asilkan’a içimizden biriymiş gibi davranmak, onu sevmek adeta zorunlu hale geliyor. Bu da aslında bir nevi Yavuz Turgul-Şener Şen ikilisinin uyumunu bir kez daha gözler önüne seren bir kavram olarak ortaya çıkıyor.

Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni, bir sınıf atlama çabası altından ilerleyen bir tutku hikâyesi. İnandığımız değerlerin peşinden gitmemizin önemini kendine has üslubuyla aktaran film, kâh güldürüp kâh hüzünlendirmeyi başarıyor. Bununla da yetinmiyor 80 sonrası sinemamızın durumunu realist bir gözle ele alıp, kamera arkasında yaşanan bilinmezleri tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Bunu yaparken filmin seçtiği anlatı dili, klişe bir tabirle, “güldürürken düşündürüyor”. Yavuz Turgul-Şener Şen ikilisinin sinemamıza armağanı olan film, aradan geçen yıllara rağmen hâlâ ilk günkü güncelliğini koruyup, tat verebiliyor. Evet, belki Haşmet Asilkan ölümsüz bir film yapamadı ancak onun hikâyesi, sinemamızın en unutulmaz hikâyelerinden biri olmayı başardı…

Yazar hakkında: Polat Öziş

1992 İzmit doğumlu… Küçük yaşlarda tanıştığı Yeşilçam filmleri sayesinde sinema en büyük tutkusu oldu. Sonrasında ilginç bir şekilde Muğla’ya İktisat okumaya gitse de tutkusundan vazgeçemedi ve sinemayla ilgili çalışmalar ortaya koymaya başladı. İzledi, düşündü, çekti. Sonunda ise filmler hakkında yazmaya başladı. Film Arası Dergisi, Film Hafızası ve Öteki Sinema’da çok sevdiği filmler hakkında yazmaya devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir