Beyazperdede Bir Kadın Distopyası: A R A B E S K

Kadına karşı şiddetin ve genel olarak bir “kadın düşmanlığı”nın artık reddedilemeyecek boyuta ulaştığı bir dönemdeyiz. Neredeyse her gün dehşet verici bir kadın katliamının haberlerini okuyoruz. Ensest, Türkiye’nin en gizli yarası ve o yaradan sürekli kan sızıyor. Tüm bu karanlık ve umutsuz tablo içinde en vahimi ise, kadınların elini ayağını bir pranga gibi bağlayan “öğrenilmiş çaresizlik”. Kadınlara çaresizliği öğreten en önemli öğretmenlerden biri, on yıllardır ruhumuzu bir cendere içinde sündüre sündüre sıkan arabesk kültür oldu.

70’lerin sonlarında ama özellikle 80’lerde altın çağını yaşayan arabesk filmler, askeri darbenin de etkisi ile en çok kadınların karaktersizleştirilmesinde etkili oldu. Zaten Türkiye’de kadınlar Amerika’da ya da Avrupa’da olduğu gibi ne bir cinsel devrim yaşamıştı, ne de eğitim kabul gören bir hayat biçimi haline gelmişti. Başka bir deyişle küçük kentlerden ya da kırsal alandan büyük şehre gelen kadınlar, daha hiçbir atılım gösteremeden geldiklerinden de karanlık bir dünyanın içine hapsolunuyordu. Korku yönetime el koymuştu! Geldikleri yerlerde tecavüzle korkutulan nesillerin, ekranlarda tecavüzle terbiye edildiği hastalıklı bir “kültür”dür arabesk sineması.

Neticede arabesk, kederin katran olup ciğere oturduğu mai bir dünya. O dünyada acı ve keder ne sıvıdır, ne de katı. Ne akar gider, ne de taş kesilir ve soğur. Her dem canlı ve her dem hayattadır. Arabesk ne kentlidir, ne de köylü. Zira anlatısı kentli, sazı köylüdür. Acısı ise, mutant… “Çarpık kentleşme” diye adlandırılan yaşam alanlarının; bizzat yüreklere kurulan gecekondular, kalbe çıkılan kaçak katlar olduğunu düşünün. Arabesk, gönül dağındaki o çıkmaz sokaklarda can bulur. Bu distopik gerçeklikte kadının yeri ise, erkeğinin acısından bile sonra gelir…

Bir Klavuz Olarak Arabesk Sinema:

Kadınlar Boyun Eğmeyi Öğreniyor

Gurbet Kuşları, sinemamız içinde “arabesk”e yakın duran ilk örnek olarak kabul edilebilir. Orhan Kemal‘in değerli eseri Gurbet Kuşları‘nı 1964’te Halit Refiğ sinemaya uyarlar. Böylece bir roman olarak ulaşamadığı kitlelere de bir film olarak ulaşır Gurbet Kuşları. Kahramanmaraş‘tan İstanbul’a gelen ve büyük şehirde hayatın akışına kapılıp yara alan bir ailenin hikayesini aktarmaktadır film. Filmde sınıf atlama mücadelesi, kötü yola düşen bacı, acı ve keder yüksek düzeydedir. Zaten 60’lar, İstanbul’un ilk büyük göç dalgasını böğründe soğuttuğu ve yavaşça yedirdiği yıllardır. Amacı o olmasa da Gurbet Kuşları, zaman içinde ağır arabeske dönüşen “büyük şehirde yitip giden taşralı aile” filmlerinin ilk örneklerinden biri halini alır ve “seni yenicem İstanbul!” retoriğinin öne çıktığı ilk eserlerden olarak tarihe geçer. Ama asıl arabesk çağı, kuşkusuz 80’lerdedir.

80’lerden önce 70’li yıllarda Türk Sineması Ertem Eğilmez‘in, Orhan Aksoy‘un, Kartal Tibet‘in ve nice benzer yönetmenin onlarca aile klasiği ile ayakta durdu. Sev Kardeşim (1972), Oh Olsun (1973), Mavi Boncuk (1974), Bizim Aile (1975), Süt Kardeşler (1976), Aile Şerefi (1976), Gülen Gözler (1977), Sultan (1978), Neşeli Günler (1978) bunlardan en çok öne çıkanlar.

Tüm bu filmlerde Anadolu’dan gelmişlikten çok, İstanbul’da yaşıyor oluşun vurgulandığı birbirine çok benzer aileler görürüz. Ailede kadının yeri çok önemlidir ve genellikle Adile Naşit‘te vücut bulan anne, tüm aileyi çekip çevirendir, pratikte aile reisidir. Itır Esen, Gülşen Bubikoğlu ailenin eğitim alan kızlarıdır. Ayşen Gruda genelde eğitimsiz, saf ama iyi kalpli “ev kızı”nı canlandırır. Elbette zaman zaman roller ve karakterler değişir, ama temelde bu prensipleri görürüz.

70’li yılların bu unutulmaz klasiklerinde ailelerin geçim ve varlık mücadelesi ön plandadır. Melodram vardır, melodram her yerdedir; lakin bu melodram arabesk bir düzlemde seyretmez. Ama her zaman aile gururu, direniş, direngenlik en büyük payı alır. Kadınlar “namuslu”, ama hakkını arayan, ideallerinden ve isteklerinden asla vazgeçmeyen güçlü karakterlerdir. Bir kere, filmdeki yan karakterler değillerdir. Her biri birer ana karakterdir.

Alt metinde her zaman sınıf bilincini bulmak mümkündür. Bugün bile ne zaman izlesek tüylerimizi diken diken eden Yaşar Usta‘nın sermaye sahibi patronuna meydan okuduğu “bak beyim, sana bir çift sözüm var!” diye başlayan ünlü tiradını başka türlü açıklayamayız. Neşeli Günler’de “Sirke mi, limon mu?” tartışmasından ayrılan turşucu anne ve babalarını yıllar sonra bulunca onları bir araya getirmek için eylem koyan, İstanbul’un göbeğinde grev başlatan çocukları da, herhalde arabesk kültürden ziyade, çok daha politik bir söylemde aramak doğru olacaktır. Kartal Tibet‘in Sultan‘ında ise, tamamen gecekonduda var olmaya çalışan yalnız bir kadının ayakta durma mücadelesine tanık oluruz. Bu mücadele bırakın arabeski, melodram kurallarına bile tam uymaz. Çocuğuna çokomel alamasa bile peşindeki taliplerine pek de yüz vermeyen, başı dik bir kadındır Sultan. Ama 70’lerin sonlarında bu aile filmleri yerini özellikle Orhan Gecabay ve Ferdi Tayfur‘un başrollerinde yer aldığı “maço” filmlere bırakıyor.

70’lerin Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur sineması, seyirciye testesteronu had saffada bir maço dünya sunuyor. Bu dünya; Anadolu’dan İstanbul’a gelen, ona her zaman yamuk yapılan ve tüm ömrü, kaderi yenme mücadelesinde geçmiş “mert” delikanlıların hikayeleriyle dolu. Her yerden bıyıklar, kaslar, dövüş ve kavga, sinirli suratlar ve gerçekten de İspanyol paça pantolonlardan akan testesteron fışkırıyor. Kadın da giderek 70’lerde durduğu yeri terk etmeye başlıyor.

thumb2_dertler_benim_olsun1377287462Kızı ya da gelini için gözünü kırpmadan fabrika patronlarını karşısına alan aile babaları yok artık karşımızda. “Erkeğin elinin kiri” olan kötü kadınlar ve namusu olan bacılar var. Ondandır ki arabesk filmlerde bir kabadayıdan intikam almak için kız kardeşine tecavüz ederler. Ve o kız kardeş eğer “namuslu” ise, işi abisine bırakmadan intihar eder. Böylece esas oğlan katil olmak zorunda kalmaz ve film içindeki karizmasını da korur. Ya da yeri gelir örneğin Orhan Gencabay, Dertler Benim Olsun‘daki gibi (1976), cinayet işler ve kader mahkumu olur. Kıskandığı sevgilisini bıçaklayan Gencebay’ı bu nedenle suçlayacak değilizdir herhalde!

Sevgisini tokatlayarak ifade eden, kıskandığı için bacısını eve kapatan, sevgilisini çalıştırmayan erkek karakterlerle ilk defa bu yıllarda tanışırız. Kadınlar da boyun eğmeyi ilk defa şarkılarına hayran oldukları bu adamların filmlerinde sevmeye başlarlar. Ancak 80’ler bu konuda tüm dünyada bile eşine az rastlanır bir gerçeklik yaratan esas zaman dilimidir.

80’li yıllar arabesk sineması bana göre, insanların sinemada hayaletlerle savaşmaya başladığı ilk yıllar. Var olmayan ve asla yenilemeyecek bazı “düşmanlar” ile durmadan çarpışma halinde olan karakterlerle doludur bu dönemde sinema. Sırasıyla kaderi, İstanbul’u, kör talihi yenmeye çalışan ama doğal olarak bir türlü muvaffak olamayan insanların çözümsüz mücadelesi, bir girdap yaratır. İnsanlar “kader çarkı” diye adlandırdıkları bu döngüde dönüp durmaktadırlar. Anadolu’dan gelmiş insanın çaresizliğini alıp daha da içler acısı bir hale getirerek yine o insana satan bu filmler benim gözümde birer “ajitasyon pornosu” olmaktan öteye gidemiyorlar.

Küçük Emrah, Küçük Ceylan, Müslüm Gürses, İbrahim Tatlıses, Hakkı Bulut, Ümit Besen, Ferdi Özbeğen, Bergen gibi isimlerin birbiri ardına çevirdiği filmler bu konuda açık ara “master degree” sahibi. Fazla söze gerek yok, filmlerin adları bile ihtiva ettiği acı seviyesini gözler önüne seriyor. Küçük Emrah’ın ağlama değil felç garantili Öksüzler (1986), Boynu Bükükler (1985), Ayrılamam (1987), Acıların Çocuğu (1985), Zavallılar (1987), Sefiller (1987), Acı (1988), Acı Lokma (1986) filmleri; Bergen’in oynadığı Acıların Kadını (1986); Küçük Ceylan’ın “acılar hep mi beni bulur” konulu Hep Ezildim (1989), Kadersiz Doğmuşum (1990), Ağlıyorum (1988), Acı Gurbet (1988) filmleri; Müslüm Gürses’in ciğer söken Güldür Yüzümü (1985), Mutlu Ol Yeter (1982), Yaranamadım (1985), Yıkıla Yıkıla (1986); Ümit Besen’in Nikah Masası (1982); Ferdi Özbeğen’in Bir Düşmeyegör (1986) filmleri gibi…

80’ler arabesk sinemasında yüklem, yani fiili gerçekleştirenler her daim erkeklerdir. Tüm mücadele erkekler arasında geçer. Bu filmler daha en başından bize bir şeyi gösterir; bu bir erkek dünyasıdır. Ve bu dünyada iyi erkekler ve kötü erkekler vardır. Bir de onların etrafını bir kılıf gibi saran kadınlar, onların kadınları…

80’ler arabesk sineması ayrıca asla azla yetinmeyen, hiç de minimalist falan olmayan bir sinema. O nedenle “nesne”yi canlandıran kadın karakter önce kaçırılıp tecavüze uğrayabiliyor. Yetmiyor, o karakter daha sonra kötü yola düşüyor, kayıp oğlu tarafından bulunuyor, kötü birisini öldürüp katil olduktan sonra en nihayetinde intihar ediyor. Bu sırada bir de kıyametin kopmamış olması, bu dönem sinemamızın bir eksiğidir kanımca.

banner

Bu hiç de minimalist olmayan ve “ne kadar çok, o kadar iyi” düsturunu benimsemiş sinemada, bir de kötü yola düşürülmüş, ama esasen “özünde iyi” kadınlar vardır. Onlar, genelde Ahu Tuğba ya da Serpil Çakmaklı tarafından canlandırılırlar. Kendilerini, tüm varlıklarıyla filmin esas oğlanına feda etmeye hazırdırlar. Tam bir adanmışlık, kölelik görürüz. Boyun eğmede master degree de işte bu kadınlara aittir zaten. Sefil varoluşlarının hiçbir anlamı olmadığının bilincindedirler. “Kirletilmiş” vücutlarına bu şerefli erkeklerin asla el sürmeyeceğini bilmenin altında ezilir ve durmadan bu adamların ayaklarının dibinde dolaşırlar. Yani, gerçek anlamıyla… Genelde diz seviyesinde, yerde sürünen ve erkeklerin paçalarına tutunarak konuşan karakterlerdir bunlar. Daha da aşağılanmaları gerektiğinden, esas oğlanlar tarafından “namuslu” kadınları kurtarmak için kullanılır ve daha sonra birer paçavra gibi atılırlar.

80’lerin arabesk sinemasının kadını konumlandırma çalışmaları bunlarla bitmiyor. Abisinin arkadaşına aşık olan, ama bunu dile getirmesi cinayet sebebi olduğundan aşkını kalbine gömen; hapisteki abisine söz edilmesin diye yaşam fonksiyonlarını minimuma indiren, görünmez olarak yaşamayı seçen, abisi için reel olarak kendi hayatını feda eden bacılar; tecavüze uğrayınca ya intihar etmek ya da kötü yola düşmekten başka çaresi olmayan sevgililer, eşler, kız kardeşler; oğlu hapse düşmesin diye adam vuran analar; iyi bir eş olabilmek için ev işlerinde beş deneyimli kadının yapabileceğini bir günde icra eden ev kadınları; 80’lerde bize sunulan kadın modellerinden birkaçı.

Arabesk filmlerde bir tane kendi ayakları üstünde duran, çalışan ya da eğitimli kadın göremezsiniz. En iyi ihtimalle iyi yürekli kabadayının kız kardeşi okuyordur, ama o da zaten boş bir heves olarak görülür. En nihayetinde de o bacının başına kötü bir şeyler gelir. 80’lerin sonunda ve neredeyse bütün 90’lar boyunca her gün televizyonda izleyip durduğumuz bu acı sinemasında kadınların tek varlık sebepleri, hikayenin acı seviyesini arttırmaktan başka bir şey değil. Bütün karakterler zaten tek boyutlu düz karakterlerdir, ama kadınlar neredeyse herhangi bir boyuta, yüzeye bile sahip değillerdir.

80’li yıllarda gerçekten de kırsaldan İstanbul’a göçen ve tüm yaptığı evde oturup televizyon seyretmek olan kadınların karşılaştığı kadın profili buydu. Dahası, o kadınların evlerde büyümek zorunda olan kız çocukları da bu filmleri izledi ve kendilerini ona göre yetiştirdi. Dolayısıyla ekrandan yüzlerine çarpan ve yere düşüp kırılan bir ayna gibi yansıyordu Serpil Çakmaklıların, Ahu Tuğbaların, Banu Alkanların, Oya Aydoğanların, Özlem Onursalların gölgesi…

90’lardan Sonra…

Bir zamanlar bir çıkınla İstanbul’a gelen ve şarkıcı olmayı başaran arabeskçiler artık sınıf atladıklarından; bu şarkıcıların filmlerindeki acı, keder, zulüm falan inandırıcı olmamaya başlamıştı artık. Zaten gecekondu mahalleleri de hızla varoşa dönüşüyordu. Yani artık o kadar da dışlanmıyorlardı kent hayatından. Bu dönemde fantazi müzik doğdu, yani “light arabesk”.

Fantazi müzik yıllarında çok şükür ki filmlerdeki acının dozajı biraz düştü. Artık 70 yılda üç kuşağın başına gelebilecek felaketler, 3 yıl içinde tek bir kişinin başına gelmiyordu. Ama bu kadınlar için farklı bir formül bulunduğu anlamına da gelmedi.

Sinema da artık televizyonda izlenen bir şeydi. Üstelik özel kanallar sayesinde bir dizi patlaması yaşandı. Ancak televizyon dizileri, 80’li yıllar sinemasının önermesini kabul etti ve 80’lerin silik kadın karakterlerini çok az değişiklikle televizyona adapte etti. Bugün bile pek çok dizide karşımıza çıkan kadın karakterlerin kökeni 80’lerdeki arabesk filmlere dayanıyor. Bu prototipi kırabilen kadın karakterlere ise, gerçekten de çok zor rastlanıyor.

Diziler neticede uzun süreli işler olduğundan, bu sefer “tek ve mutlak esas kız” kavramıyla tanıştık. Mantar gibi biten ağır abi dizilerinde esas oğlanın gönlünü verdiği ve tüm o pisliğin içinde her nasılsa temiz ve el değmemiş kalan bir kadın hep vardı. 30 yıl boyunca evlenemeseler de hem ilişkileri sürüyordu, hem de kadının belindeki bekaret kuşağı düşmüyordu. Ama yıllar geçiyordu elbette. Artık dizilerdeki kadınlar çalışıyordu, okuyordu, daha çok söz sahibiydiler. Ancak değişmeyen şeyler de vardı. Esas kızın el değmemişliği ve erkek dünyasında haddini biliyor oluşu gibi.

90’ların sonlarında, 2000’lerin başlarında bu klişeler dünyasını yıkan işler de oldu. Süper Baba, Sıdıka, Şehnaz Tango, Kara Melek, Asmalı Konak gibi diziler; genel geçer kadın karakterlerden daha özgün, daha sıradışı ve daha “feminist” karakterlerle yeni bir dönemin yolunu açmış oldular. Meral Okay‘ın yazdığı Asmalı Konak, prime time’da yayınlanan en “femme fatale”, en dişi karaktere sahipti (bu noktada Kara Melek biraz daha farklı bir noktada duruyor). Üstelik sözünü esirgemeyen ve kadın olmanın tüm ihtişamıyla erkeklerin eril dünyasına meydan okuyan bu genç kadın, yani Bahar Karadağ, cesur olduğu kadar derinlikli bir karakterdi de.

Ne yazık ki televizyon dünyası Asmalı Konak’ı bu noktadan yakalamadı ve Asmalı Konak, bir töre dizileri furyasına neden oldu. Bir tsunami gibi, Bahar’ın inşa etmeye çalıştığı her şeyi yıkıp geçti bu töre dizileri. Aynı şey Muhteşem Yüzyıl‘ın da başına geldi ve Meral Okay’ın “köle savaşçı”sı Hürrem, o öldükten sonra saray entrikalarının arasında yitip gitti. 2010’lara gelirken ekran; beyinin sözünden çıkamayan, entrikalar içinde boğulan, sinsi ve içten pazarlıklı kadınlarla doldu.

Bugün dek süren bu yıkıcı etki ile, ekranda tam bir “post-modern kadın düşmanlığı” çağı yaşanıyor. Erkek oyuncular için yazılmış olsa kahramana dönüşecek karakterler, sırf kadın olarak yazıldı diye milyonlarca düşman edinebiliyor seyirci arasında. Çocuk doğuramayan kötü eşler, kocaların “haklı” aldatışları, karakterli kadınların “çirkef” olarak sunulduğu bir tuhaf “aile geleneği” dizileri aldı yürüdü. Bunlar, milyon dolarlık servetlerine rağmen yedi sülale aynı evde oturan ve mütemadiyen kadınların haksız olduğu bir acayip aileler. Hızla muhafazakarlaştığımız şu dönemde, yangına körükle giden diziler bunlar. Eş aldatmanın, dövmenin, terk etmenin doğal ve anlaşılabilir olduğu, ve buna rağmen yine kadınların suçlu olduğu bir tuhaf evren. Zengin kadınların kötü, fakir kadınların iyi ve namusluluk timsali olduğu bu yeni gerçeklik; Türkiye’de kadın hakları namına sinemanın ve televizyonun kat ettiği bir arpa boyu yolu da, iyiden iyiye yıkıyor ne yazık ki…

NOT: Bu makale Bayan Yanı Dergisinin Ağustos 2015 sayısında yer almıştır.

NOT 2: Bu bir tez çalışması olmadığından ve sınırlı kelime sayısı ile kaleme alındığından, dönemin atmosferini tamamen yansıtması mümkün değildir. Gözden kaçan ayrıntılar elbette olmuştur.

Yazar hakkında: Ezgi Aksoy

Sinema yolculuğu 80’li yıllar korku filmleriyle başladı. Ucuz filmlerle büyüdü. Sinema, yazından sonraki en büyük tutkusudur. Şuan LeMan, yeniHarman ve Bayan Yanı’nda araştırma dosyaları ve populer kült yazıları yazmakta ve medeniyet üzerine kafa yormaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir