Sıkılanların Hikayesizliği ve Bitmeyen Mafya Belası!

Bir ülke sinemasının yükünün tek adamın omuzlarına yıkılması acı verici olsa gerek. Nuri Bilge Ceylan’dan bahsediyorum; Üç Maymun’dan bu yana artık sinemasını tartışmıyor ve yurtiçi/yurtdışı başarılarıyla övünüyoruz. Oysa Nuri Bilge Ceylan sineması benim için etkileyici fotoğraflardan ibaretken çektiği filmlere büyük hayranlık duyduğum Zeki Demirkubuz, demirden bir kabızlık içinde, kendi sinemasının tariflerini dahi kaybetmiş olarak çıkıyor karşımıza…

Kor

Bu büyük sinemacı Kor’da ne yapmış? Camdan dışarı bakarken sigara içerek düşüncelere dalan adamın değil de kadının filmini çekmiş bu kez. Yine de bu yazı bir Zeki Demirkubuz taşlaması değil. Neden bu hale geldik, onu merak ediyor insan… Ülke sinemasının, festivalleri ticaret yapma aracı olarak keşfeden kadim isimler tarafından yönlendirildiği ortada… Buna yazılarımla dirensem de işin ticaret tarafı günden güne gelişiyor, nedense hep aynı isimler tarafından “film yapma” imkanlı yeni enstrümanlar icat edilerek genç sinemacılar tesir altına alınıyor ve nihayet hepimiz Berlin düştükten sonra esir alınan Alman askerleri gibi gözyaşları içinde, ellerimiz havada ve çaresizce dikiliyoruz.

Peki, sonuç? Dünyada hayranlık uyandıran, ülke içinde de ilgiyle takip edilen bir bağımsız sinemadan bahsedebilir miyiz? Mümkün değil! Devletin sinemayı bir manipülasyon ve propaganda aygıtı olarak gördüğü ve geçtiğimiz yıllarda kültür bakanlığı fonlarını buna hizmet etmesi için dağıttığı ortada… Evrim Kaya, Tuğçe Madayanti’nin Birgün’de yazdığı Toz Bezi özelindeki “festival filmleri” eleştirisine cevaben Evrensel’de yazdığı yazıda da farkında olmadan aynı şeyi işaretliyor.

onseansi-2Diyor ki; “Sinema Genel Müdürlüğü’nün birkaç hafta önce açıkladığı kararda bir tek Kürt sinemacının hikâyesine destek vermediğini fark etmediniz mi? Üç beş senedir Kürt hikâyelerinde gördüğümüz bu artışın sonunun geliyor olması ihtimalinin ne kadar güçlü olduğunu görmüyor musunuz? Kürtleri sinemada görmemek sizi rahatlatacak mı?”

Sinema yazarlarının nihayet bir tartışmaya kavuşmuş olmaları heyecan verici… Yıllardır süren ve derneklilerin ustalıkla yönettiği sessizlik, yerini filmler ve yapılanmalar üzerine herkesin heybesindekini boşalttığı güzel bir hal aldı. Okur için de iyi…

Evrim’in sorusuna kendi cevabımı vereyim; Kürtleri sinemada görmemek beni rahatlatmaz. Reç (İz) filmi Altın Portakal’a seçilmediğinde sesini çıkaran ben olmuştum, Özcan Alper‘in sırtına sinsi bir oryantalizm yüklediği filmi Gelecek Uzun Sürer’den sonra da “Kürtlerin çığlığı kendilerine ait olmalıdır” dedim ama gerçekten de bakanlık fonlarıyla Kürt sinemacılar epeyce desteklendi ve onlar da kendi dertlerini aktarmak için bir kanal bulduklarına inanarak iktidarın kendi tezgahını kurmak için ihtiyacı olduğu sahte özgürlük ikliminin oluşmasına katkıda bulundular. Devlet fonu ve sinemacı eliyle ülke insanı manipüle edildi, sonra öküz öldü ortaklık bozuldu. Burada esasen kötü niyetli olan bakanlık elbette… Kürt, Türk fark etmez, bir sinemacının film çekme arzusuna verilen desteği itebilmesi çok güç. Bu esnada festival jürilerinin sınıf değil de kimlik sorunlarına ilgi gösterdiği de aşikar.

Bu iddialar doğru olmasa bile bariz gerçekler var. Alınan fonlarla yazılan/çekilen filmler giderek kişiselleşiyor, küçülüyor, iş öyle bir hale geliyor ki böyle bir hikâyenin değil filmini çekmek, “başımdan şu da geçti” diye anlatmazsınız bile… Filmlerin hikâyeleri, izleyenlerin aklından ve kalbinden izledikten hemen sonra silinmesi için yazılmış gibi… Hiçbir karakter seyirciye geçmiyor, öte yandan koca festival “filmleri vücudumuza kazıyıp dövme yapmamızın” üzerinden bir tanıtım videosu çekiyor. Güzel iş ama gel gör ki o dövmelerdeki filmlerden birini bile festivalde izlemişliğimiz yok!

Bir ülke sineması, terazisi hepten şaşmış festival jürilerine yaranabilmek uğruna sahte sanat yapmaktan ibaret olmuştur. Bir iki isim dışında yeni sinemacılar kuşağının bu ülkeye anlatacak bir şeyi yok, ustaların da nefesi tükenmek üzere… Peki, neden bu kadar minimal her şey?

Şu fikir yürütme aydınlatıcı olabilir; Tarkovsky iyi sinemacıdır, Hitchcock da öyle ancak Hitchcock sineması mühendislik içerir ve biçimsel olarak taklit edilemez. Oysa uzun planlar çekip bunları bilinçli bir kurguya ihtiyaç duymadan kesitler halinde ekleyince “sanatmış gibi” yapan film çekebilirsiniz. Bu sahtekarlık bir de ödüllendirilirse -ki öyle oluyor- sizi kimse tutamaz. Festivalde bu filmleri izleyen hevesli biri, “olay buysa ben de film çekerim” der ve sıkıntı büyür. Bu da “neden her yıl daha da kötü filmler izliyoruz?” sorusunun cevabıydı. Halbuki gerçek sanat hayranlık verici, dehşete düşürücü ve taklit edilemezdir. üstelik bu taklitçileri ayıklamak hiçte zor değil.

Yapmak isterseniz tabii…

Paçasını Mafyadan Kurtaramayan Gişe Komedisi…

Size hemen bir gişe komedisi senaryosu yazabilirim! Anahtar kelimeler belli… Mahalle, sıradan bir ana karakter, onun âşık olduğu mahalleden bir kız, alınan ya da bir şekilde sahiplenilmek zorunda kalınan borç ve o borcun ödenmesi için sıkıştıran mafyöz tipler… Alın bundan yüzlerce film yapın, zaten yapıyorlar…

Açıkçası, bizim filmlerimizi izleyen bir yabancı, yarımızın canının çok sıkıldığını, diğer yarımızın ise mafya ile köşe kapmaca oynadığını falan sanır. Kemal Sunal komedilerinden alışık olduğumuz “Şaban, Kabadayılara karşı” şablonunun bu kadar sömürülmesinden seyirci de sıkıldı ama ucuz aksiyon yaratmanın tek çaresi de bu sanırım. Evet, en sevdiğim filmlerden biri olan Her Şey Çok Güzel Olacak filminde de kahramanlarımızın başı ilaç mafyası ile derde girer ancak papaza her seferinde pilav yedirmeye kalkmak ne saçma!

İşin üzücü tarafı ise bu kötü film yığınının izlememiz gereken iyi filmlerin önüne geçerek gerçek sinema yapma halinin hevessizleşmesine yol açması…

MURAT TOLGA ŞEN[email protected]

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

4 Yorumlar

  1. Bir kahkahaya kurban giden, boşa geçen, kareler.

    Gülmek, güldürmek -gerçekten güldürebilmek- güzel şey.
    Duyumsanacak, gülerken dahi, arkasında aranacak olursa, görülecek, görülesi o kadar şey, varken.

  2. Bir filmin senaryosu ya da tekniği ne olursa olsun, o toplumda eğer gerçeğin saf halini ekranda görebiliyorsak bu başarıdır. Uluslararası nam salmış yönetmenlerle boy ölçüşmek gereksizdir. Yazınızı oldukça kötümser buldum. Koca sinemayı Nuri Bilge Ceylan üstleniyor demek, yönetmenleri geçtim, seyirciye hakarettir. Bu durumda Tolga Karaçelik’in Sarmaşık filmini izleyenleri aşağılamış olmuyor musunuz? Ya da Abluka filmini gerçekten Nuri Bilge Ceylan çekebilir mi?

  3. “Bir filmin senaryosu ya da tekniği ne olursa olsun, o toplumda eğer gerçeğin saf halini ekranda görebiliyorsak bu başarıdır.” Bu cümlenizden hiçbir şey anlamadım, açıklar mısınız?

    “Uluslararası nam salmış yönetmenlerle boy ölçüşmek gereksizdir.” Neden? Bu yönetmenler niye nam salıyor, çok iyi çilek reçeli yaptıkları için mi? Küçücük Belçika’dan bile zihin açıcı “Yeni Ahit” gibi bir film çıkabiliyorken aynı Euroimages fonlarını kullanan Türk sinemacıları niye bu kadar kabız?

    “Yazınızı oldukça kötümser buldum.” Evet, öyle zaten… “Türk sineması çok gelişti” şakşakçılığı yapamadım çünkü ortada öyle bir durum yok.

    “Bu durumda Tolga Karaçelik’in Sarmaşık filmini izleyenleri aşağılamış olmuyor musunuz? Ya da Abluka filmini gerçekten Nuri Bilge Ceylan çekebilir mi?” Her iki filmi de sevdim ancak işte 134 filmin gösterime girdiği, onca festivalin yapıldığı ülkemizde koca bir 2015 senesinden elimizde hepi topu iki film var, bu çok acıklı değil mi sizce de?

    Yeni filmini merakla beklediğimiz isim Nuri Bilge Ceylan’dır, geriye kalanlar ya tükendi ya da emekliyor, bu yüzden de “ülke sinemasının yükü bir adamın omuzlarında” cümlesi, benim için oldukça tutarlı… Sevgiler.

  4. Yazdıklarınıza genel olarak katılıyorum. Elinize, beyninize sağlık…

    “Bir ülke sineması, terazisi hepten şaşmış festival jürilerine yaranabilmek uğruna sahte sanat yapmaktan ibaret olmuştur”

    Bu cümleniz bütün yazdığınız yorumu özetliyor.

    Sorun, sektör içindeki gruplaşmalar, menfaat gruplaşmaları da var… “Festivalci”ler, “ticarici”ler, “egemenler”(yapımcı, dağıtımcı vb)… vs.vs…
    Peki nasıl çıkılacak bu durumdan ? Çok kolay degil bana göre… Çünkü her gruplaşma, kendi etki (Festivaller, Kültür Bakanlığı Destekleme Kurulu” vs.vs) alanını kaybetmek istemeyecektir. Bu konuda en güçlü olan “kamu” yön verebilir belki ama orada da (Sinema Destek Kurulu) bu gruplaşmaların bakanlığın içine kadar bağları, etkileri var diye düşünüyorum…
    Çözüm bu çerçeveyle zor gibi duruyor !

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: