“AMA”sı Olmayan Bir Tragedya: Kral Odip

“Yüreği yılmadan düşen, dizleri üzerinde savaşır.” Seneca

Aslında genel olarak bütün dünyada, fakat özellikle ülkemizde postmodern gericiliğin frensiz kamyon gibi yokuş aşağı, son sürat gittiği bir dönemi yaşamak da bize düştü. Dünya tarihi ne yazık ki kötü tekrarlarla dolu; demokrasinin iğdiş edildiği ve otoriter baskıcı iktidarların var olduğu, insanların bunun ağırlığını iliklerine dek hissettikleri dönemler hep oldu, üstelik birçoğu çok da uzak olmayan bir geçmişte yaşandı. Şimdiye bakarken, hani neredeyse aynı tarihsel süreçlere denk geldim, hatta öyle oldu ki bunlar bir noktada birleştiler sanki.

İlk tarihsel benzerlik, Hitler Almanya’sı: 1920’lerin sonlarından itibaren Almanya’da mutlak gücü ele geçirmeye çalışan, bunu elde ettikten sonra da hem Almanya’yı hem dünyayı kana bulayarak milyonlarca insanın ölümüne, bir o kadarının sefaletine neden olan yıllar. Hitler’in intiharı ve Almanya’nın hem batılı ülkeler hem de SSCB tarafından işgali ile biten kapkara bir dönem.

Yirmi yılı bulan bu süreçte her ne kadar Nazilerin ne tür propaganda aygıtlarını ve baskı araçlarını kullandıklarını biliyorsak da, Alman halkının en alt sınıflardan en üst tabakasına, sivilinden memuruna bir bütün halinde nasıl bir yozlaşma yaşadığı yine de anlaşılır gibi değil. Savaş sonrası sorgulamalarda, mahkemelerde yine aynı halkın yaşananlar, gaz odaları, toplama kampları, savaşın korkunç sonuçları hakkında ağız birliği etmişçesine “ama bilmiyorduk”, “ama bize anlatılanlar bu değildi”, “ama biz hep başka şeyler gördük” demeleri onları tüm bu olanların sorumluluğundan özgür kılmaya yeter mi?

Bizim yıllar içindeki kafkaesk dönüşümümüzün Alman halkının pervasız işbirliğine benzediği, özdeş olduğu söylenirken tekrar okuma yaptığım üniversite yıllarımın en güzel kitaplarından Milan Kundera şaheseri “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği”nde şu satırlara rastladım:

“Orta Avrupa’daki komünist yönetimlerin sadece mücrimlerin eseri olduğunu düşünenler temel bir gerçeği gözardı ediyorlar demektir; suç üzerine kurulu bu yönetimler mücrimler değil, cennete giden yolu bulduklarını sanan coşkulu yandaşlar tarafından kurulmuştur. Bu yolu öylesine yiğitçe savundular ki bunlar, sürüyle insan öldürmek zorunda kaldılar. Sonraları ortada cennet filan olmadığı anlaşıldı, demek ki coşkulu yandaşlar birer katilden başka bir şey değildiler.

Derken herkes komünistlere bağırmaya başladı: ülkemizin başına gelenlerden (yoksullaşmış, çoraklaşmıştı ülke) onun özgürlüğünü kaybetmesinden (Rusların eline düşmüştü), adalet önünde işlenen suçlardan sizler sorumlusunuz!

Suçlamalara cevap verdiler. Bilemedik! Aldatıldık! Bizler gerçekten inananlardık! Yüreklerimizin derinlerinde bizler masumuz.”

(İletişim Yayınları, 7. Baskı, çeviri: Fatih Özgüven, sayfa 180)

Bizim, Almanya’nın ve Orta Avrupa ülkelerinin yaşadığı bu trajik durum beni benden aldı, Sofokles’in ünlü tragedyasına götürdü: Oedipus Rex, King Oedipus, Edipo Re, Kral Odip…

Lanetli doğar Odip, ne kadar kaçmak istese de kaderinden, olacak gelir ve onu bulur…

Edipo Re: Pier Paolo Pasolini’nin Bakış Açısından

Künye:

Yönetmen: Pier Paolo Pasolini
Senaryo: Pier Paolo Pasolini
Görüntü Yönetmeni: Giuseppe Rizzuloni
Kostüm: Donalo Donati
Oyuncular: Silvana Mangano, Franco Citti, Alida Valli
Yapım yılı: 1967

Film, modern çağ İtalya’sında başlar. Perdeleri açık bir pencereden doğumu izleriz. Sonra ilahi güzelliğiyle Jocasta rolünde Silvana Mangano’yu görürüz. Bebek erkektir. Annesiyle arasında özel bir ilişki olduğu gözlemlenir. Annenin oğula davranışı, bakışı ve onunlayken yaşadığı mutluluk resme yansır. Zaten yatağı da hemen anne babasının odasına yerleştirilmiştir. Baba, üniformalı ve sert görünümüyle, karısıyla arasına giren bu erkek çocuğuna karşı mesafeli, kıskanç ve kızgındır. Bir akşam malikanelerinde danslı, eğlenceli bir kutlama yapılır, havai fişekler atıldığında çocuk uykusundan uyanır, pencereye yaklaşır, ağlamaya başlar, karşı pencerede anne ve babanın öpüşürken siluetleri görülür.

Çocuğun elleri ve kolları bir çubuğa bağlı halde bir adam tarafından çölde taşındığını görürüz. Adam çocuğu yere bırakır ve bıçağıyla öldürecek gibi yaklaşır ancak onu öldürmez ve geri döner. Çocuğu bir çoban bulur ve Korint’e getirir, kral çocuksuzdur, kral ve kraliçe çocuğu sevinçle karşılarlar, Odip ismini verirler. Mekan da zaman da değişmiştir. Pasolini, filmin antik çağı andıran bölümlerini Fas’ta çeker, diğer birçok filminde yaptığı gibi yerel halktan insanları kullanır. Kralın tacından büyücünün maskesine, yerel halkın takılarından askerlerin kılıçlarına dek kostümler benzersiz bir görsel zenginlik sağlar.

Odip, Korint’te büyür, 18 yaşına geldiğinde, şehir çevresinde dolaşırken dinsel bir törene rastlar. Bunun bilge kahin olduğunu öğrenir ve kendisine sıra geldiğinde maskesinin ardından Odip’in geleceğinde kral babasını öldürmek ve annesiyle evlenmek olduğunu söyler. Odip, kaderinden kaçmak için Korint’i terkeder.

Çöllerde dolaşır ve her yol ayrımında gözlerini kapatarak rastgele yolunu belirlemeye çalışır, her defasında Thebai’yi gösteren yola girer. Çöl sıcağında yürürken bir arabaya rastlar, arabadaki yaşlı adam korumaları eşliğinde seyahat etmektedir. Katırların çektiği araba, ilkel zırhlarıyla askerler dururlar, Odip de durur. Başında Asur-Sümer heykellerinde olduğu gibi bir taç ve uzun yapma sakalıyla yaşlı adam -yani kral- yoldan çekilmesini kendisinin kral olduğunu söyler. Odip, önce bir şey yapmaz ve askerlerden kaçmaya çalışır; fakat artık geri dönmesine hiç de gerek olmayan bir noktada, anlaşılmaz bir şekilde birdenbire geri döner ve önce askerleri, sonra kralı öldürür. Kralın hiçbir gerekçe yokken Odip’i öldürtmeye çalışması ve Odip’in hiçbir sebep kalmamışken geriye dönüp kralı öldürmesi adeta sürekli Thebai’yi işaret eden yolla karşılaşması gibi, aslında üzerindeki lânetin hızla yaklaştığının habercisidir. Bu eylemin ardından bir nevi haz duygusu ile kahkahalar atması tedirginliğimizi zirveye çıkarır.

Sonrasında Thebai kentine gider, kentin girişinde bekleyen ve aman vermeyen Sfenks’in (ilkel kabilelerin büyücüleri gibi giyinmiş bir insanoğludur filmde) sorusunu doğru cevaplar ve onu alt eder. Kent, şenliklerle karşılar onu, kentin güzel ve dul kraliçesi de. Açılış sahnesindeki yatak odasına benzeyen bir odada beraber olurlar.

Sonraki sahnede kentin çevresinde vücutları yaralarla dolu ölülerin olduğunu görürüz. Eskisi gibi ekin de yoktur. Halkı korku ve çaresizlik sarmıştır, müzik yerel ağıtlarla örülür. Kentin kapısında Asur-Sümer tacı ve abasıyla uzun, yapma sakallı Odip görülür. Halk, kendisinden bu duruma çare bulmasını ister.

Odip, Delfi kahinine gider, kahin ona “kentte mutluluk içinde yaşayan günahkarı” kovmasını söyler.

Araşatırmalarına devam eder, kör kahine gider. Kör kahin lanetin kendisi olduğunu söyler. Odip, kabul etmez, isyan eder, inanmaz; ta ki Korint kralının ölüm haberiyle beraber kendisinin onun çocuğu olmadığını öğrenene kadar. Artık gerçeği bilmektedir. Kendi üzerindeki lanet kentin de lanetidir, odasına gittiğinde annesinin kendisini astığını görür, acısı artmıştır, annesinin ve karısının ayaklarının dibinde gözlerini oyar. Sadık kavalcısı çoban ile halkın bakışları arasında kenti terkeder.

Mekan ve zaman değişir. Yine modern zamana ve şehre döneriz. Odip, mihmandarı ile öylece gezip dilenmektedir.

Pasolini’nin filmin başında ve sonunda neden mekanda ve zamanda değişiklik yaptığı konusunda spekülatif açıklamalar var. Açılış kısmında daha çok kendi çocukluğuna indiği annesine olan yakınlığını ve babasına olan nefretini yansıttığını söyleyenler çoğunlukta. Filmin bu giriş kısmının Freud’un tanımladığı Odip kompleksine ciddi göndermeler yaptığı da bir gerçek.

Hareketli kamera ve yakın çekimler ile sert öğle ışığında yapılan ve çiğ bir fotoğrafik etki yaratan mekan çekimleri dikkat çekici teknik öğeler. Yerel halkı kimi kez zamanın gündelik giysileri ve mimikleri ile oynatması Pasolini’nin karakteristik özelliklerinden birisi olarak burada da öne çıkıyor.

Sofokles, Odip’in Thebai’den kızı Antigone eşliğinde çıktığını söyler sonunda, Pasolini ise Odip’i çobanın eşliğinde çıkartır Thebai’den.

Biz çıkış noktamıza geri dönelim. Bir son söz olarak Kral Odip’in kendisini kurtarmak, aklamak ve yaşamına kral olarak devam edebilmek için elinde sığınabileceği “AMA bilmiyordum” cümlesi vardı. Bunu kullanmaya asla yeltenmedi.

Öteki Sinema için yazan: Selman Vefa Yıldırım

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir