Black Death (2010)

Black Death posterÇok büyük bir potansiyelin itinayla boşa harcanması kadar insanın canını sıkan bir şey yok herhalde. 2010 yapımı Black Death filmini bir noktadan kurtarmak, film için  “hayır aslında öyle değil, değeri bilinememiş” diyebilmek inanın çok istedim ama kısmet değilmiş. Kötü değilse de yapılması çok da gerekli olmayan bir yapımla karşı karşıyayız. Black Death öyle hakkında çok konuşulan bir film değil ama bir şekilde karşınıza çıkacak, zira ben çok es geçmek istedim ama sonunda “neymiş bu” diyerek seyretmek zorunda kaldım. Hakkında iki kelam edip görevimizi yerine getirelim derim. Ortaçağ seviyoruz, cadı teması ilgimizi çekiyor, bir sürü de kaliteli oyuncumuz var… Ama yok, belli ki prenses bu kalede değilmiş Mario. Sahi neden böyle oldu?

Öteki Sinema için yazan: Yigilante Kocagöz

1348 yılında İngiltere Kara Veba’ya büyük kayıplar vermektedir. Veba şehirleri köyleri temizlemekte, salgından Tanrı’nın evi küçük manastırlar da nasibini almaktadır. İsimsiz küçük manastırımızda hayatını geçiren genç rahip Osmund, manastıra sığınan Averill adındaki genç bir kadına aşık olmuştur ve vebanın Averill’e ulaşmasını istememektedir. Averill’i civardaki ormana yollayan Osmund çaresizlik içindedir. Hayatını dinine vermesi gerekirken o bir kadına aşık olmuştur ve manastırı terkedecek güce sahip değildir. Osmund’u derin düşüncelerden manastırı ziyarete gelen Ulrich adında bi şovalye kurtarır. Ormanın derinliklerinde Veba’dan etkilenmeden varlığını sürdüren bir köyün söylentisi dolanmaktadır ve şovalye bu köyde neler döndüğünü öğrenmek için görevlendirilmiştir. Ulrich’in manastırdan tek bir talebi vardır; kendilerine ormanda rehberlik edecek bir rahip. Sevdiği kadınla kavuşma şansı bir anda beliren Osmund Ulrich’e zorlu yolculuğunda yardımcı olmaya gönüllü olur. Bu deneyimi ona manastırın dışındaki dünyayı sunacak, insanların vebanın yarattığı histeri ile geldiği nokta genç rahibe Tanrı ile olan bağını sorgulatacaktır.

Black Death orta

Öncelikle Black Death ile bir kez daha yanlış tür sınıflandırmasının nasıl ızdıraplara yol açabileceğini görüyoruz. Film bir korku filmi değil. İnatla neden “tarihi-korku” şeklinde algılandığını çözemiyorum çünkü filmde ortaçağa özgü orta şeker bir vahşilik dışında korkuya yakınsayan bir durum yok. Cadıların mevzubahis olması filmi korku filmi saymamıza yetmiyor, üzgünüm. Bu sebeple filme yanlış bir beklentiyle başlamayın, vahşet konusunda çekingenliği olmayan bir tarihi-drama Black Death.

Peki bir drama olarak iyi bir film mi? Ne yazık ki bu noktada da zar zor sınıfı geçiyor. Güçlü oyunculuklarımız ve bazı noktalarda gerçekten ilgi çekici repliklerimiz olsa da Black Death’in karakterleri çok da derinlik içermiyor. Elimizde gayet stereotipik figürler var; kendini Tanrı yolunda kan dökmeye adamış yaşlı şovalye, aşkı için verdiği yemine ihanet etmiş genç rahip… Aslında düşününce başka da figürümüz yok. Kalanlar (çoğunluğu Ulrich’in adamları oluyor) filmin çok da yük bindirmeye ihtiyaç duymayacağı karakterler. Ancak Black Death, iki asıl figürünün de hikayelerinde derinleşmiyor. Osmund’un aşkı ilgimizi çekmiyor, Ulrich’in Hristiyanlık sevdası da öyle. Hal böyle olunca geriye sadece gizemli köy imajı kalıyor ki o da sürükleyicilik getiren bir öğe taşımıyor.

Gene de belki film belki mesajı ile değer kazanıyordur diye düşündüm ama orada da çok söylenmemiş bir şey bulamadım. Ortaçağda Kilise’nin hakim yıllarını ve vebayı konu alıyorsanız, işin içine cadılıkla suçlanan pagan köyleri de katıyorsanız bir sistem eleştirisi, en hafifinden “cehalet kötü şeydir kardeşim” tarzı bir didaktik mesajınız bulunabilir, değil mi? Şimdi “ama yok!” diye kestirip atmak istemiyorum ama açıkçası ben çok bir şey göremedim. Filmin ikinci yarısı daha çok “ben neden hala devam ediyorum ki?” sorusunu defalarca kendime sormamla geçti. Tamam, Black Death’te genç rahibin aşkı üzerinden bir trajedi geliştirilmeye çalışılmış ama bir sinema filmi olarak doyurucu noktaya erişememiş bu çaba. Belki orta karar bir televizyon filmi olabilirdi ama beyazperdelik bir iş yok elimizde.

Black Death 1

Buna rağmen Black Death’in oyuncu kadrosu gerçekten çok iyi. Eddie Redmayne’nin genç rahibi canlandırması çok iyi bir seçim olmuş. Açıkçası Redmayne’nin hem fiziği hem de performansından ötürü başlarda “Acaba yeni bir Gülün Adı mı olacak bu film?” dediğimi itiraf edebilirim. Tabii bu beklenti suya düştü ya neyse… Bunun dışında Ulrich rolünde emektar Sean Bean’i seyrediyoruz. Sevgili Bean’in filmdeki akibetine gelince bu filmde de kariyerindeki geleneği bozmuyor diyebiliriz. Filmin en ilginç sürprizi ise gizemli köyün büyücüsü rolünde bir diğer Game of Thrones yıldızını, Carice van Houten’i görmek idi. Van Houten’in bu filmdeki rolü dizideki Melisandre’nin karbon kağıdına kopyası olmuş. Melisandre’yi çok sevmediğim için van Houten’in olduğu sahneleri de sıkıcı bulduğumu itiraf edeyim ama bu tabii zevk meselesi.

Black Death; Creep ve Triangle gibi korku filmleri ile takibe değer bir yönetmen olduğunu gösteren Christopher Smith’in vasat bir işi olmuş. Tekrardan belirteyim, filme kötü demiyorum ama yönetmenin önceki işlerini sevdiyseniz Black Death’i atlayabilirsiniz. Tüm bunlara ek olarak Black Death, hikayesi uğruna bir miktar tarihsel hatalara düşmüş de bir film; zira sanılanın aksine 14. yüzyılda Avrupa’da cadı avı başlamamış, bu durum kendini birkaç yüzyıl sonra göstermişti. Benzer konuda bir dönem filmi arıyorsanız Ken Russell’ın 1971 yapımı şahane eseri Devils’a ya da daha modern zamanlar için Robin Hardy’nin 1973 yapımı Wicker Man’ine şans vermenizi öneririm. Kıssadan hisse, Black Death için yanıp tutuşmuyorsanız filmi es geçiniz.

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir