Blackwood (2014)

“You can’t outrun fate.”

blackwoodSon zamanlarda İngiliz sineması korku-gerilim türünde atağa kalktı. Bir biri ardına iyi örnekler veriyorlar. En azından izlerken sıkılmayacağınız ve izleyicinin merakını diri tutan filmler bunlar. 2014 yapımı Blackwood da bunlardan biri. Blackwood ayrıca, son dönem korku-gerilim sinemasında sıkça gördüğümüz bir musallat olayı (haunting) aslında nedir sorusuna enteresan bir cevap veriyor. Aslında cevap da vermiyor da, daha çok “bir de böyle düşün” diyor.

Daha çok televizyona yaptığı işlerle tanınan ödüllü İngiliz yönetmen Adam Wimpenny‘nin yönettiği ilk uzun metrajlı sinema filmi Blackwood, ilgi çekici ve izlemeye değer bir film. Daha önce 2009’da Roar adlı bir kısası mevcut yönetmenin. Filmde yüzü bir yerlerden tanıdık gelen, ama isimlerini bir türlü çıkaramadığımız oyunculardan olan Ed Stoppard ve Sophia Myles başrolde. İkisi de yer yer yardımcı rollerde, yer yer başrollerde gördüğümüz oyuncular. Doğrusu ikisi de genel olarak başarılı ve ortalamanın üstünde performanslar sergiliyorlar. Film de genel olarak ortalamanın gayet üzerinde. Zaten IMDb‘de korku ve gerilim filmleri neden bu kadar düşük puanlar alıyor, çözebilmiş değilim. Adet olduğu üzere, filmin konusuna da değineyim.

Yaşadığı ruhsal bir takım karmaşalardan sonra üniversite öğretim üyesi olan Ben Marshall ve ailesi (karısı ve oğlu ile yani) kırsalda o eski ve klasik İngiliz taş evlerinden birine taşınıyorlar. Doğrusu o evler öyle güzel ki, insan hayaletli olduğunu bile bile de taşınabilir, hayaletler çok dokunmadıkları müddetçe de yaşayıp gider gibime geliyor. Neyse… Ben, taşındıkları bölgede bir öğretmenlik işi buluyor ve bu küçük kasabaya yerleşmeye başlıyorlar. Her şey yolunda gibi görünse de çok geçmeden öyle olmadığı ortaya çıkıyor. Zira kısa süre sonra Ben, taşındıkları evde bir şeylerin pek de yolunda gitmediğini düşünmeye başlıyor. Aslında olmayan bir takım şeyler görüyor, lakin sürekli 4’ü 10 gece duran saat, çarpan kapılar, kapıları çalan hayaletler, kendi kendine hareket eden bir takım objeler falan da, evin hayaletli olduğu konusunda Ben’i haklı çıkarıyor adeta. Ben de evin gerçekten de hayaletli olduğuna, evde daha önce korkunç bir olayın vuku bulduğuna ve bir çocuğun hayaleti tarafından rahatsız edildiğine inanmaya başlıyor. Bu sırada oğlu tesadüfen tuhaf bir maske buluyor. Lakin tüm bunlar olmaktayken, Ben’in karısı son gelişmelerden pek mutlu olmuyor haliyle. Ben’in karısı Rachel, Ben’in psikolojik rahatsızlıklarının yeniden nüksettiğinden endişe etmeye başlıyor. Ben ise ailesi ile ilgilenmek yerine, kendini çözülememiş bu yerel ve gizemli olayı çözmeye adıyor. Ancak geçmişin hayaletleri olduğunu düşündüğü şeyin, bambaşka bir anlamı olduğunu, pek de hoş olmayan bir şekilde öğreniyor ne yazık ki (yazar burada spoiler vermemeye çalışıyor).

Blackwood-child

Blackwood bayılacağınız bir film değil. Günlerce etkisinden çıkamayıp gece gündüz düşüneceğiniz bir film de değil. Lakin daha önce söylenmemiş, ya da daha doğrusu çok az söylenmiş bir sözü var filmin. Haunting meselesinde “benim de söyleyeceklerim var” diyor. Musallat meselesini, biraz daha felsefi bir tartışma alanına taşımış dersek yanlış olmaz.

blackwood-4İnsan kaderinden kaçabilir mi?”, “aileleri etkileyen büyük felaketler ‘geliyorum’ der mi?” gibi soruları, enteresan bir kurguyla sorguluyor. Hatta zaman zaman kurgunun fazlasıyla karışık olduğunu düşünmeye başlayabilirsiniz bile. Bir yandan gizemli olayı merak ederken, bir yandan da evin gerçekten hayaletli olup olmadığını sorgulamaya başlıyorsunuz. Her şey Ben’in kafasında mı, yoksa gerçekten oluyor mu? Yoksa her şey Ben’in kafasında olduğu için, gerçekten de oluyor mu? Neyse ki filmin sonunda her şey netleşiyor ve en azından sorularınızı cevapsız bırakmıyor film. Neticede film ilerledikçe yavaş yavaş toparlanıyor ve sizi sondaki büyük sürprize hazırlıyor. Gerçi filmin sonlarına doğru meseleyi çözdüyseniz, sonu sizin için büyük bir sürpriz olmayacaktır.

Blackwood, başından sonuna kadar ürkütücü atmosferini koruyor. Zaten yönetmen; İngiltere’nin o puslu, karanlık ve her daim ıslak gibi duran nemli atmosferinde, ürkütücü bir arka plan oluşturmak için çok da zorlanmamış olsa gerek. Bu arada film daha başlardan itibaren sıradan bir haunting filmi olmadığını sezdiriyor. Belki de yönetmen Türkiye’deki seyirciyi düşünmüş ve filmin sonunda şok olup “olmamış bu yea” dememesi için bu yönteme başvurmuştur. Çünkü filmin sonu beklediği gibi çıkmadı diye filme gıcık olan müstesna bir izleyici profilimiz var. Neyse efenim…

blackwood-3

Şahsi fikrim; son dönem korku-gerilim sinemasının ağaca yapışan koala gibi klişelere ve artık kanun halini alan tür kurallarına sıkı sıkıya yapıştığı ve tür sineması olmaktan çıkıp giderek “sıkıcı sinema” olmaya doğru yollandığı bir dönemde, Blackwood gibi daha cesur örneklere ihtiyaç olduğu yönünde. Neredeyse hiçbir sinema eleştirmeninin birkaç paragraftan daha uzun bahsetme gereği görmediği Blackwood, bu anlamsız ilgisizlikten daha fazlasını hak ediyor. Korku türünde “klasik” olma derdindeki sinemada değil belki ama, daha “modern” sinemada artık hayaletli ev filmlerinin de yavaş yavaş kendi hayaletlerinden kurtulması ve türe yeni bir soluk getirmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Velhasılıkelam, tekrar tekrar aynı hayaletli ev filmini çekip duran Hollywood’dan biraz uzaklaşıp; hayaletlerin kapıları çarpıp duran ve arada sırada olmadık yerlerden sinsi gibi çıkarak insanın ödünü yüreğini patlatan varlıklar olmadığını hatırlamakta bir beis yok. İzleyiniz…

Yazar hakkında: Ezgi Aksoy

Sinema yolculuğu 80’li yıllar korku filmleriyle başladı. Ucuz filmlerle büyüdü. Sinema, yazından sonraki en büyük tutkusudur. Şuan LeMan, yeniHarman ve Bayan Yanı’nda araştırma dosyaları ve populer kült yazıları yazmakta ve medeniyet üzerine kafa yormaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir