Blow-Up (1966)

Dört kişi parkta çektirmişiz,
Ben, Oktay, Orhan bir de Şinasi…
Anlaşılan son bahar
Kimimiz paltolu kimimiz ceketli
Yapraksız arkamızdaki ağaçlar…

Lakin ben hiç böyle mahzun olmadım:
Ölümü hatırlatan ne var bu resimde?
Oysa hayattayız hepimiz. (Melih Cevdet Anday)

Bir film incelemesine başlandığında genel geçer gündemden söz açmak, yönetmenin ve oyuncuların önceki işlerinden bahsetmek, filmin anlaşılırlığına katkı sağlamayacak önemsiz bilgi kırıntılarını bulup çıkarmak, yapım notları ve röportajlardan alıntılar yapmak bir alışkanlık haline gelmiştir. Böylece eleştirmenin hem uzun bir inceleme yazısı yazması kolaylaşmakta hem de sinema tarihi üzerine bir çift söz edecek ‘’bilgisi’’ olduğu okura hissettirilmektedir. Kararında yapılırsa keyifli olabilecek bu yazıların, çoğu zaman hiçbir şey vermeden sona ermesi karşısında okur ne olup bittiğini anlamaz bile.

Tek kuruş para harcamadan filmden filme koşan “profesyonel” sinema eleştirmenlerinin çoğu sahip olduğu bu olanakları yitirmeme kaygısıyla yazılarını özel bir titizlikle hazırladığı gözlerden kaçmamaktadır. Gerçek anlamıyla ‘’eleştirebildiği’’ filmler genellikle ya ülkemize hiç uğramayanlar ya da çok eski filmler olmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda davet edildiği bir filmi eleştiremeyen ünlü bir sinema yazarının ‘’Amerikancılıkla’’ suçlanması bu konuda hayli aydınlatıcıdır. Oysa internetin ülkemizde yaygınlaşmasıyla gerek gösterime girmeyen gerekse piyasaya sürülmesinin değmeyeceği düşünülen pek çok filme erişilebilmeye başlandığı gibi düzenli bir gazete veya dergide yazma şansına sahip olmayan sinemaseverlerin yazılarıyla birlikte gerçek eleştiri ve inceleme döneminin başlamış olduğunu söyleyebilirim çünkü “geleneği” tamamen reddetmesem de, artık çer-çöp’e dönüşmeye başladığı da inkâr edilemez bir gerçektir.

“Zira burada, bu defa, sülükler örneği dillerini kullanır gibi görününce, kendilerini tanrı yerine koyan ve Latince bir nutukta, sözü bilmece haline sokan, birkaç Yunanca sözcüğü yersiz bir şekilde karıştırmayı harikulade bir şey sayan günümüzün retorik bilimi hocalarını taklit etmek istiyorum. Bunlar yabancı bir dil bilmezlerse eskimiş bir kitaptan birkaç kelime çıkarır ve okurların gözünü kamaştırırlar. Bunları anlayanlar, kendi engin bilgilerinden lezzet duymak fırsatını bulurlar. Böylece gururları okşanır; anlamayanlara anlaşılmaz görünmeleri oranında da hayranlık konusu olurlar. Uzaktan gelen şeylere hayran olmak dostlarım için bir zevktir. Eğer bu sonuncular arasında, bilgin geçinmek isteyecek kadar boş olanlar bulunursa, küçük bir memnuniyet gülümsemesi, bir onaylama işareti ve eşeklerinki gibi bir kulak hareketi, cehaletlerini başkalarının gözünden gizlemek için yeterli olacaktır.” (Erasmus, Deliliğe Övgü)

Küfür gerçeğin üzerinin örtülmesi, kibir ise gerçeğin inkâr edilmesidir. Gerek küfür gerekse kibir insanı sevmemekten veya kendi çıkarını insandan daha fazla sevmekten kaynaklanır. Elde ettiği bilgiyi insanın faydasına kullanmak yerine para kazanmak, makam ve mevki kazanmak için kullanan sözde eleştirmenlerin kalemlerini bırakmalarının zamanı gelmiştir. Bu açıdan bakıldığında Blow Up filminin bilgiyi halkın aydınlatılması için değil kendi çıkarları için kullanan aydınlanmanın arsız çocuğu pozitivizme doğrudan saldıran ve sistemin temellerinin yanlış kurulduğunu anlatan bir film olduğunu söylemeliyim.

Yeryüzündeki en büyük mucize “bilgidir”. İnsanın doğaya ve kendi türüne egemen olması bilgiye dayanır. Bilginin kaynağı, özü ve sınırları üzerine araştırmalar ve çeşitli sınıflandırmalar yapılmış, bilginin insan için olanaklı olup olmadığı yolunda birçok görüş ileri sürülmüştür. Doğa’nın kendi kendine iş görebilecek hiçbir makine yapamayacağını, bunun insan eliyle yaratılmış ve insan zihninin araçları, bilginin maddeleşmiş gücü olduğunu söyleyen Karl Marks’a göre bilgi doğada hazır değildir, doğada nesneler ve olaylar vardır ancak bilgi yoktur, bilgiyi yaratan ve üreten insanın kendisidir. Bilgi, soyut bir düşünme işi değil, nesnelere biçim kazandıran bir eylemdir ve değerini praksis’te bulur, praksis’le bağlantılı olmayan bilginin hiçbir değeri yoktur. ‘’Bilginin sona ermesi, sonsuzun sona ermesi demek olur ki olanaksızdır’’ diyen Engels’ten hareketle “örneğin sayıların dizisini sonuna kadar saymak nasıl olanaksızsa doğanın bilgisini tüketmek de olanaksızdır.”

İnsanlık tarihi boyunca bilgiye sahip olma, ‘’havassa ait olan bilgiyi avamdan koruma’’ her zaman bilginin kendisi kadar önemli sayılmıştır. Kralların tahta çıkmalarından öldürülmelerine, verimli tarlaların ne zaman sulanacağından gökcisimlerinin hareketlerine kadar pek çok konuda bilgisi olan ‘’sınıf’’, bilgiyi yalnızca kendine mal ederek toplumda ayrıcalıklı bir konuma yerleşmiştir. İnsanlığın ortak ürünü olan bilginin nasıl olup da belirli bir zümrenin eline geçtiği konusunda net bir açıklama bulunmamaktadır. Savaşlar veya doğal afetler sonucunda tehlikeye düşen ‘’sahip olunan’’ bilgiyi korumak ve kollamak için birtakım tedbirler alındığını, ortalık durulduğunda ise bilgiyi elinde bulunduranların elde ettikleri ayrıcalıklı konumlarını sürdürme isteklerinin öne çıkmaya başladığını varsayabiliriz. Aşağıdaki anlatı bilginin geçirdiği süreci anlamak bakımından zihin açıcı özelliğe sahiptir.

Tufan’ın yaklaştığını anlayan ve ellerindeki bilginin kaybolmaması gerektiğini düşünen Nuh peygamberin kardeşleri, ellerindeki tüm bilgiyi taştan ve tunçtan sütunlar üzerine işler. Tufan sonrası bu sütunları bulan Hermes (bazıları İdris peygamber olduğunu iddia eder) bu bilgiler sayesinde bilim ve sanatların üstadı olur. Bilginin gücünün farkına varan ancak bunun her an yok olabileceğinin farkına varan Hermes bir piramit yaparak sahip olduğu tüm bilgiyi bu piramidin duvarlarına yazar. Ne var ki bunu yaparken bilginin, cahil ve kötü ellere geçmesini engellemek için simgesel yazı kullanır yani bilgiyi şifreler. Firavun Thothmes’in, yaşayan tüm bilginleri, din adamlarını ve düşünürleri bir araya toplayarak bir tapınakta gizli inisiyeler tarikatı olarak örgütlediğinden bahsedilir. Firavun’un bu örgütünün adı ‘’Büyük Beyaz Kardeşlik’’ti ve amacı Tufan öncesinden kalan bilgelik öğretilerini korumaktı.

Bilginin geçirdiği süreçleri anlatan bir başka hikâyeye göre, günümüzden binlerce yıl önce Roma Kralı Tarquinius’un huzuruna çıkan bir rahibe, elinde ‘’tüm zamanların bilgeliğini’’ içeren dokuz kitap bulunduğunu söyleyerek bunları krala satmak ister. Ancak istediği fiyat o kadar yüksektir ki yapılanın şaka olduğunu düşünen kral gülerek teklifi reddeder. Kitapların üçünü yakarak kalanlar için yine aynı bedeli isteyen rahibenin deli olduğunu düşünen kral, kitapları istemediğini kesin bir dille söyleyerek konuyu kapatmak ister. Rahibenin üç kitabı daha yakıp kalan üçü için yine aynı bedeli istemesiyle direnci kırılan kral kitaplarda ne olduğunu öğrenmenin tek yolunun istenen parayı vermek olduğunu anlar. Kitapları eline alır almaz içindekilere göz atan kral büyük bir hüzünle çok geç kalmış olduğunun farkına varır ve kitapları derhal koruma altına aldırtır. İnşa edilecek tapınakların gizli odalarında saklanacak olan ve kimsenin elini sürmeyeceği kitaplara ancak senato kararıyla ve çok büyük tehlikeler karşısında bakılabilecektir.

“Güçlü bir akla sahip bireyler, akıl yürütme melekelerinin kullanılması gerektiren bir sorunla karşılaştıklarında dengelerini korur ve soruyla ilgili olguları toplayarak bir çözüme varmaya çalışırlar. Ham bir zihne sahip olanlar ise benzer bir güçlük karşısında ezilirler. Birinci tür insanlar kendi kaderlerinin bulmacasını çözme ehliyetine sahip olabilirken, bu ikinci tür insanlar bir koyun sürüsü gibi güdülmeli ve basit bir dille öğretilmelidir. Fakat ne yazık ki kemale ermiş zihinler az bulunurlar; işte bu yüzden paganların felsefi-dini öğretileri, biri felsefi diğeri hayatın derin gizemlerini idrak etmeden uzak bu iki insan grubunun akli ihtiyaçlarını karşılamak için ikiye ayrılmıştı. Gelişmiş zekalara ezoterik yani ruhani öğretiler açıklanırken yeterli ehliyete sahip olmayanlara sadece lafzi, zahiri ekzoterik yorumlarını öğretmişlerdir.” (Manly P. Hall, Tüm Çağların Gizli Öğretileri)

Geçmişe bu açıdan bakıldığında, bilginin, asıl görevleri bilgiyi korumak olan “rahipler” kastının eline geçmeye başladığını, tapınakların birer merkez haline dönüştüğünü ve birçok ayrıcalık elde eden rahiplerin, yasa koymaya, yaptırımlar uygulamaya, yöneticileri belirlemeye ve kontrol etmeye başladıkları görülmektedir. Doğu’da insiye edildiği bilinen Platon, Devlet Adamı isimli eserinde “Mısır’da kral, rahiplere özgü erke sahip olmadıkça yönetme hakkına sahip değildi; eğer başka bir sınıftan gelmiş ve iktidarı şiddetle ele geçirmişse, rahipliğe katılmak zorundaydı” diye yazarak bu durumu açıklar. Rahipler sınıfının sınıfsal üstünlüklerini sürdürmelerinin en büyük güvencesi haline gelen bilgi, ‘’dışarı’’ çıkmaması için okült (gizli) dönüşümlere uğratılarak inisiyasyon (erginlenme) denilen sınavlar uygulanmaya ve yalnızca bağlılığını ispatlayarak sınav aşamasını geçenler ‘’kardeş’’ kabul edilmeye başlanmıştır. Rahipler sınıfından olmayanların anlayamayacağı bir biçimde şifrelenen insanlığın ortak mirası olan bilgi artık havassın elinde tutulacak avama yalnızca bir takım gereksiz ayrıntılar verilecektir.

“Bütün pagan ulusların bir devlet dini vardı, bir de yalnızca filozof seçkinlerin girebildiği başka bir dini. Kadim dünyanın bütün şehirlerinde her yerde halkın tapınması için tapınaklar bulunurdu. Her toplumda ayrıca doğanın bilgisini derinden öğrenmiş felsefeciler ve mistikler bulunurdu.” (Manly P. Hall, Tüm Çağların Gizli Öğretileri)

Zamanla imparatorlukların ve krallıkların gücünü yitirerek burjuva devriminin başarıya ulaşmasıyla, din merkezli toplumsal yapının yerini “laik” düzenlemelere bırakması üzerine devletin maaşlı memurlarından oluşan bürokratik bir devlet idaresi kurulmuştur. Metafizik tamamen reddedilerek yalnızca akli olarak kavranabilen şeyler kabul edilmeye başlanmış ve aydınlanma fikri yeni bir kavram olarak ortaya çıkmıştır. 1783’de Mongolfier bir balonla göğe yükseliyor, 1802’de ilk buharlı gemi, 1803’de ilk buharlı lokomotif, 1809’da ilk telgraf kullanılıyor ve 1839’da Daguerre fotoğrafçılık alanında optik görüntüyü kâğıda geçiriyordu. Böylece teknik yeni bir sınıfın ideallerinin –burjuvazi ve kapitalizm- kutsanması için yoğun bir şekilde kullanmaya başlanıyordu.

“Hükmedenler, kendi budalaca planlarını kimi zaman nesnel zorunluluk olarak tanımlasalar bile böyle bir nesnel zorunluluğa inanmazlar. Dünya tarihinin mühendisleri rolünü oynarlar. Makineleri işletmek için hala gereksinim duyulanların geçimlerinin, çalışma sürelerinin asgari biçimde karşılanması toplumun efendilerinin bir buyruğuna bakar. Bundan sonra artakalan gereksiz insanlar, o devasa kitle, sistemin büyük planlarına malzeme olarak bugün yarın hizmet edecek yedek muhafızlar olarak eğitilirler. Bu kitleler işsizler ordusu olarak beslenir. Dil ve algıya varana dek modern yaşamın her kesitini baştan biçimlendiren idari yapının salt birer nesnesi konumuna indirgenmeleri, onların karşısında hiçbir şey yapamayacaklarına inandıkları nesnel bir zorunlulukmuş gibi yansıtılır. İktisadın en tepedeki komuta kademelerinden en alttaki profesyonel çetecilere dek, süregelen durumun sınırsız devamlılığını sağlayan hizipler ve kurumlar ormanı, birey için nüfuz edilemezdir. Sendika ağasının gözünde proleter türün fazlalık oluşturan örneğinden başka bir şey değildir. Bu arada sendika ağası da bu taraftan bakıldığında kendisinin de bir gün tasfiye edileceği düşüncesiyle titreyecektir.” (Theodor W.Adorno-Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği)

Fotoğraf makinesinin icat edilmesinin üzerinden kısa bir süre geçmesine karşın polis kayıtları, savaş muhabirliği, askeri istihbarat, pornografi, aile albümleri, kartpostallar, gazete, dergi, ders kitapları, ansiklopediler ve sayılamayacak kadar çok alanda kullanılmaya başlanmıştır. Ayrıca bürokratik işlemlerdeki zorunluluğu –günümüzde önemli belgelerin üzerinde resim yoksa geçersiz sayılmaktadır- aile albümleriyle en küçük birime kadar girmiş, önemli gün ve toplantılar, tatil günleri, özel yaşamın sünnet, evlilik gibi aşamaları fotoğrafla canlandırılması beklenen ‘’anılar’’ haline dönüşmüşlerdir.

“Kapitalist bir toplum, görüntülere dayalı bir kültüre gerek duyar; satın alma dürtülerini kışkırtıp sınıf, ırk ve cinsiyet gibi etkenlerin yol açtığı hasarları bastırmak üzere muazzam bir eğlence patlaması yaşanmasını ister. Ayrıca kapitalizmin, sınırsız miktarda bilgi toplanmasına, doğal kaynakların daha iyi sömürülmesine, üretkenliğin arttırılmasına, düzenin muhafaza edilmesine, savaşlar çıkarılmasına, bürokratlara iş uydurulmasına ihtiyacı vardır. Fotoğraf makinesinin gerçekliği hem öznelleştirip hem de nesnelleştirmek yönündeki ikili kapasitesi, yukarıda sıralanan ihtiyaçlara ideal biçimde hizmet eder ve onları kuvvetlendirmeye yarar. Fotoğraf makineleri, gerçekliği, ileri bir sanayi toplumunun işleyişi açısından temel öneme sahip iki şekilde tanımlarlar: (kitleler için) bir seyirlik malzemesi olarak, (egemenler için) bir denetim aracı olarak. Görüntü üretimi, ayrıca bir egemen ideoloji sağlar. Toplumsal değişimin yerini görüntülerdeki değişim alır. Görüntülerle malları çoğul biçimde tüketme özgürlüğü, özgürlüğün kendisiyle eşitlenir. Özgürce siyasal seçimin serbestçe ekonomik tüketimle sınırlı şekilde daraltılması, görüntülerin sınırsız biçimde üretilip tüketilmesini gerektirir. Her şeyin fotoğrafını çekme ihtiyacının son sebebi de tüketim mantığının kendi içinde bulunabilir. Tüketmek demek yakıp yok etmek, hepsini bitirmek -ve bu yüzden, tazelenmeye gerek duymak- demektir. Biz görüntüler üretip onları tükettikçe daha da fazla görüntüye ihtiyaç duyarız -sonra daha da fazlasına. Oysa görüntüler, onlara ulaşma uğruna dünyanın altının üstüne getirilmesine değecek bir hazine değildir; gözün gördüğü her yerde zaten hazırdırlar.” (Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine)

Dans eden bir kız, elinde fotoğraf makinesi bulunan bir adam ve neşeli bir caz müziği ile başlayan filmde bir cipin üzerindeki kızlı erkekli pantomimciler grubu gürültüyle sokaklara dağılırken aynı anda görülen fabrikadan çıkan ve pantomimcilerin aksine tekdüze, yaşlı, renksiz, yoksul, sıradan görünüşlü işçiler dikkat çekmeyecek bir şekilde sokaklara dağılırlar. İşçilerin arasından birinin son model bir arabaya binmesi dikkatleri çekse de, kısa süre sonra bu kişinin filmin kahramanı fotoğrafçı Thomas olduğu anlaşılır.

Thomas fotoğraf stüdyosunun önüne geldiğinde, devasa bir ‘’39’’ rakamı seyircinin gözüne sokulurcasına gösterilir. Burada Alfred Hitchock’un 1935 tarihli, cinayet işlemekten aranan masum bir adamın macerasının blow-up-poster-2anlatıldığı ve gerçeğin her zaman göründüğü gibi olmayabileceği iddiasındaki ‘’The 39 Steps’’ filmine gönderme olabileceği düşüncesindeyim. Hitchock’un filmi, milyonlarca bilgiyi hafızasında tutabildiği iddia edilen ‘’Bay Bellek’’ isimli bir adamın bilgisini ölçebilmek için herkesten istediği soruyu sorması istenerek başlıyordu. John Berger, fotoğraf makinesi icat edilmeden önce fotoğrafın yerini neyin tuttuğunu sorduğu kendi sorusuna ‘’bellek’’ yanıtı veriyor ve ‘’Belleğin yitirilmesiyle birlikte, anlamın ve yargının süreklilikleri de yitip gider. Fotoğraf makinesi bizi belleğin yükünden kurtarır çünkü unutulsun diye kaydeder’’ diye devam eder. Filmin ‘’…mış gibi’’ yapan pantomimcilerin görüntüleriyle başlaması, gerçekliğe ilişkin şüpheleri olduğunun ilk göstergesi sayılabilir.

Fotoğraf makinesi ve kameraların yaygınlaşmasıyla deneyimler ve yaşanmışlıklar yalnızca başkaları ‘’görüyorken’’ ya da başkalarının görebilmesi için ‘’kayıt altına” alınmaya ve değerli hale gelmeye başlanmıştır. Kayıt ediliyorsa değeri vardır düşüncesi insan deneyimini öldürmüştür ve bu durumun son örneği için God Bless America (2011) izlenebilir. Katiller cinayetlerini, sıradan insanlar kendi yüzlerini, yedikleri yemekleri, oturdukları koltukları, giydikleri ayakkabıları, arabalarını, evlerini, sevgililer güneşin batışını, ne kadar aşık olduklarını, haberciler ölümleri, kazaları, yoksullukları kaydediyor ve böylece insanın kendine ve doğaya yabancılaşması artarak sürüyor. “Kendini çekici bulmanın fotoğrafta güzel görünmek olduğunu ve fotoğraf çekmenin deneyimi gerçeklemenin bir yolu haline geldiğini” söyleyen Susan Sontag, “Her turist kendisi ile olay arasına fotoğraf makinesini sokmaya başlamıştır.  Günümüzde çoğu kişinin içindeki his, karşılaştıkları kayda değer durumlar ile kendileri arasına hemen kamerayı koyuvermektir. Başka türde nasıl tepki vereceklerinden emin olmayan bir ruh haliyle deklanşöre basıyorlar.” diyor.

Stüdyoya giren Thomas, uzun süredir beklediği bıkkın yüz ifadesinden anlaşılan bir modelin fotoğraflarını çekmeye başlar. Hem fotoğraf çekmekte hem de üzerindeki işçi kıyafetlerinden kurtulmaktadır. Fabrikadan çıktığı sırada kupkuru olan ve henüz değiştiremediği gömleği fotoğraf çekerken terden sırılsıklam olmuştur. Böylece hiçbir üretim faaliyeti için alın teri dökmediği ifade edilir. Zaten fotoğraf çekiminden çok bir sevişmeyi andıran sahnenin sonunda kadın sırtüstü yerde uzanırken, sanki doyuma ulaşarak rahatlayan Thomas bitkin bir şekilde kalkarak kendini kanepeye bırakır. Seyirci tam bu esnada sigara yakmasını bekler ama kahraman sigara içmediği için beklenen an gerçekleşmez. Fabrikada çektiği resimlerinin ‘’harika’’ çıktığını gördükten sonra artık işine yaramayacak olan kıyafetleri yardımcılarından birine vererek ‘’yakmasını’’ ister. Burjuva düzeninin, örtmeye çalıştığının seks ve yoksulluk olduğu art arda gelen bu iki sahneyle anlatılmış olur.

Hemen ardından bir model grubunun çekimleri başlar. Modellerin üzerinde ve fotoğraflarda cezbedici bir biçimde görülen elbiselerin henüz çıkartılmamış fiyat etiketleri görülmeyecek yerlere sokuşturulur, düğmelerin yeterli gelmediği yerlerde asıl işlevleri bambaşka olan mandallar devreye girer ve burjuva ideolojisinin mükemmel olarak sunduğu gerçekliğin aslında kusursuz olmadığı gösterilir. Tek tip yüz ifadesine sahip, gülmeyi bile beceremeyen modeller, bir tecrit edilmişlik halinde yaşadıklarından tek kelime etmezler. Fotoğrafçının yani Thomas’ın gözünde birer nesnedirler ve kendilerine özgü kimlikleri yoktur. Fotoğrafçı yorulduğunda kızlardan gözlerini kapatmalarını söyleyip onları öylece bırakıp gider ve saatler sonra döndüğünde hepsinin aynı şekilde beklediğini görür. Fotoğraf çekerken birer eşya gibi oynanan model kızlardan birinin kafasındaki tavus kuşu tüyleri hiçbir üretim faaliyeti içerisinde yer almamalarına karşın kendilerinde bulunan kibirlerini simgeler. Kapitalizm gönüllü kulluk sistemidir ve sistemin işleyişi için modellere, modellerin de kendilerini el üstünde tutacak bir ortama ihtiyacı vardır.

Fotoğrafları çekilen model kızlar sahip olunabilecek nesnelerden başka bir şey değildir aslında. İnsan, gücü arttıkça bu gücü uyguladığı nesnelere karşı yabancılaşır. Örneğin bir amirin, bir patronun, bir liderin emri altındakileri “insan” olarak görememesi bu durumun sonucu sayılabilir. Thomas’ın insanlara olan tutumunu aydınlanmanın nesnelere olan tutumuyla kıyasladığımızda her ikisinin de, insanları güdümleyebildiği ölçüde tanıdığını söyleyebiliriz. Nesneler kendileri için var olmaktan çıkarak onlar için var olmaya başladıkları için yaşanan dönüşüm her defasında egemenliklerinin dayanağı olmaktadır. Bir başka sahnede, bir kadının Thomas’ın elindeki makineyi almak için çabalarken fotoğrafçının tek eli önünde nerdeyse diz çökmesi ve tüm gücünü kullanmasına karşın makineyi almayı başaramamasında bu durum tam anlamıyla görülebilir.

“Fotoğrafları böylesine trajik ve olağanüstü kılan şey, insanın onlara bakarken bunların generalleri hoşnut etmek, sivil halkın moralini yükseltmek, kahraman askerleri yüceltmek ya da dünya basınını sarsmak için çekilmediklerine inanmasıdır.’’ (John Berger)

Thomas fotoğraf çekerken rastlantıları tercih etmekte ve kendisinin birleştireceği dağınık öğeleri aramaktadır. Sokakların fotoğraflarını çekerken kıyafetlerinden ve rahat tavırlarından zengin olduklarını tahmin edebilecek iki sevgilinin neşeyle parkta dolaştığını gören Thomas gizlice fotoğraflarını çekmeye başlar. Kadın genç ve cüretkâr, erkek yaşlı ve çekingendir. Fotoğraflarının çekildiğinden habersiz el ele dolaşmakta, gülüşmekte ve öpüşmektedirler. Kadın, Thomas’ı görünce, izinsiz çekim yapamayacağını söyleyerek resimleri ister ancak kendisini ciddiye almayan Thomas’ın ukala tavırlarının kadını çıldırtması üzerine makineyi alabilmek için hamle yapsa da başarılı olamaz ve kızgınlıkla oradan uzaklaşır. Bu karışıklık sırasında erkeğin hiç gözükmemesi gariptir.

Şehrin her türlü yüzünü gösterecek bir fotoğraf albümü hazırlayan Thomas kitabının taslağı hakkında görüştüğü yayıncısına “Müthiş bir şey var. Parkta bu sabah çektim. Çok sakin. Çok sessiz. Kitap şiddet dolu olacak. Sonuna da huzur dolu bir şey koyalım’’ demesiyle, sevgililerin fotoğraflarını niçin çektiğini seyirciye izah eder. Ayrıca Londra’dan uzaklaşmak istediğini, model resimleri çekmekten bıktığını söyler ve ‘’Keşke çok param olsa, o zaman özgür olurdum’’ der. Arkadaşı ise tam bu sırada yanındaki kitap taslağından yoksul ve evsiz barksız olduğu her halinden belli bir adamın fotoğrafını göstererek ‘’Onun gibi mi olmak istiyorsun’’ diye sorar. Özgür olmak için çok para olması gerektiğini düşünen Thomas ‘’özgürlüğünü’’ satın almak için bir aldatmacanın yani modern toplum yaşantısının içine düşmüş olur çünkü aşağıladığı, alay ettiği ve insan yerine koymadığı manken kızların fotoğraflarını çekmeye mahkûm olmuştur. Fabrikaya ve işçilerin yaşamına ilişkin fotoğraf çekebilmek için onların arasında karışacak ve onların kıyafetlerini giyecek kadar ‘’fedakârlık’’ yaptığı kitabının satışından para kazanacaktır oysa ‘’Kitabın para kazanma yolu değil bir ifade biçimi” olduğu Zerkalo (1973) filminde söylenmiştir.

Filmde yer alan simgelerden biri de Thomas’ın satın aldığı uçak pervanesidir. Pervane nasıl uçakla bağlantısını yitirmiş ve işlevsiz hale gelmişse burjuvazinin başkasının emeğini sömürmeyi, sermayeyi hedefleyen, her şeyi kuşatan iktisat aygıtının yardımcısı durumuna indirgenen akıl da insandan koparılmış ve işlevselliğini yitirmiştir. Aydınlanmanın insan aklının kullanılmasına duyduğu ilgi ile özel sigortacılığın insan ölümlerine olan ilgisi aynı şeydir diye ifade okumuştum. Çok yerinde bir tespit olduğunu söylemeliyim. Böylece aslında halkın aydınlanması en başından engellenmektedir diyebiliriz.

“Üretim sistemine gerektiği gibi hizmet edebilmesi için insan bedenini çoktan kendine uygun hale getirmiş olan toplumsal, ekonomik ve bilimsel aygıt ne kadar karmaşık ve hassas hale gelirse, bedenin muktedir olduğu yaşantılar da o oranda fakirleşir. Kitlelerin bugünkü gerileyişi duyulmamış olanı kendi kulaklarıyla işitme, dokunulmamış olana kendi elleriyle dokunma becerisinden yoksun olmalarıdır. İnsanlar bütünsel olanın yani tüm ilişkileri ve devinimleri elinde tutan toplumun dolayımıyla, toplumun gelişim yasasının yani benlik ilkesinin karşı çıktığı varlıklar haline getirilirler: tecrit aracılığıyla uygulanan zorlanılma yönetilen kolektiflik içinde birbiriyle aynı, salt türsel varlıklar. Birbirleriyle konuşamayan kürekçilerin her biri; fabrika, sinema ya da kolektif içindeki modern işçininkiyle aynı ritimde kurulmuştur.” (Theodor W. Adorno-Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği)

İdeal bir karakter olmayan Thomas bir gün aniden parkta fotoğrafını çektiği kadını görür gibi olur ve peşi sıra girdiği bir pasajda kendini bir konserin ortasına bulur. Müziğin hareketli ve canlandırıcı melodisine karşın insanların tepkisiz nerdeyse uykulu gözlerle olması dikkat çekicidir. Ses sisteminde meydana gelen arızaya sinirlenen gitarist, gitarını parçaladıktan sonra izleyicilerin arasına atar. Az önceki ruhsuz, hissiz kalabalık birden hareket geçerek kırık parçaya sahip olmak için birbirlerine saldırmaya başlar. Bu gitar parçası da Thomas’ın satın aldığı pervane gibi asıl işlevini yitirmiştir. Gitarın parçası konserle uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmayan Thomas’ın elinde kalır ve çılgınca üzerine gelen insanlardan koşarak uzaklaşır ancak bir müddet sonra kimsenin kendisini izlemediğini görünce tüm çekiciliğini yitirmeye başlayan elindeki parçayı yere atar. Bu sırada yoldan geçmekte olan başka bir adam merakla yerden alır ve işe yaramadığını görünce o da aldığı yere fırlatır. Konser anında uğruna onca insanın birbirine girdiği gitar parçasının dışarıdaki insanlar için çöpten başka bir şey ifade etmemesi insanların ‘’popüler kültür’’ bağımlığı eleştirisi olarak görülmelidir. Değerli anları yaşamak yerine fotoğrafını çeken modern insanın durumu da bu durumdan farksız değildir. Kendi deneyimlerini yaşayamayan modern insan için gerçek hayat bitmiştir ve yeryüzü büyük bir hipergerçekliğe dönüşmüştür.

Thomas’ın, bir “uyuşturucu partisinde” “Hani bugün Paris’e gidecektin?” diye sorduğu kadının ‘’Paris’teyim’’ yanıtı Paris kaynaklı gerçeküstücü akıma bir gönderme olarak değerlendirilebilir. Bazı gerçeküstücüler aklı bastırıp tüm alanı hayal gücüne bırakmak, bilinçdışının derinliklerindeki şeyi yüzeye çıkarabilmek için haşhaş veya çeşitli uyuşturucu madde kullanmayı denemişlerdir. Breton ‘’salt ruhsal özdevim’’ adını verdiği yönetimini şöyle anlatır ‘’Usun hiçbir denetime, hiçbir töresel ya da estetik tasaya bağlı olmaksızın, düşüncenin kendini olduğu gibi ortaya koyması için, düşüncenizin kendi üstüne kapanmasına en elverişli bir yerde oturun. Bütün bilgilerinizden ve yeteneklerinizden sıyrılın. Önceden bir konu düşünmeksizin, duraksamayarak ve yazdıklarınızı okuyup düzeltmeden, yapabildiğiniz kadar hızlı yazın. Sözcükleri, hiçbir düşünsel düzen katmadan, gelişigüzel art arda sıralayın. Elde edeceğiniz yapıt, gerçeküstücü bir yapıt olacaktır.’’ Kendiliğinden çizimin amacı rasgele hareketler, tesadüfler ve hatalar kullanılarak bilinçaltını ortaya çıkarmaktır. Thomas’ın yanına gittiği ressam arkadaşı yaptığı resmi anlamlandıramadığını şöyle ifade etmektedir. ‘’İlk yaptığımda bir şey ifade etmiyorlar, yalnızca karmaşa, sonradan bir şeyler görüyorum, şunun gibi… Şuradaki bacak gibi… O zaman toparlanıyor ve bir şeye dönüşüyor.’’

Parktaki kadının fotoğraflarını alabilmek için Thomas’la yatmaya razı olması yani yasak ilişkisinin ortaya çıkmaması için başka bir erkekle birlikte olmayı kabul etmesi tuhaftır. Kadının abartılı ve tuhaf tavırları sonucu Thomas kadının teklifini reddeder ancak resimlerde kendisinin göremediği “neyin” olduğunu merak etmeye başladığından, yanlış negatifler vererek kadını gönderir. Thomas’ın kadının ilişkisinin ortaya çıkmaması için böyle davrandığını değil de fotoğraflarda “gizli” bir gerçeklik olabileceği düşüncesine kapılması manidardır. Kadın gittikten sonra fotoğrafları incelerken bir şeyler gördüğü hissine kapılır, sanki çalılıkların arasında kadın ve adamı gözleyen, elinde silah bulunan üçüncü bir kişi vardır. Ağaç dalları, ışığın yansıması ve açının kendisini yanıltmaması için beyazlar arasından beyaz ve anlamsızlıklar arasından anlam seçme kaygısına düşer.

“Her bakma ediminde bir anlam beklentisi vardır. Bu beklenti açıklama yapılması isteğinden ayırt edilmelidir. Hayatta anlam anlık değildir, anlam bağlantı kurulan şeyde keşfedilir, gelişim olmaksızın var olamaz. Bir hikâye yoksa anlam da yoktur. Bir olaya anlam verdiğinizde bu anlam yalnızca bilinene değil bilinmeyene de bir yanıttır. Anlam ve gizem birbirinden ayrılamaz, her ikisi de zamanın geçişi olmaksızın var olamaz. Kesinlik anlık olabilir, kuşkuysa sürem gerektirir, anlam bu ikisinden doğar. Bir fotoğrafı anlamlı bulduğumuzda, ona bir geçmiş ve gelecek atfediyoruz demektir.’’ (John Berger, Görme Biçimleri)

Thomas, kadını gönderdiğinde zaten bir anlam vermeye, fotoğraflarda gizli bir gerçekliğin bulunduğuna inanmaya başlamıştır. İlk anda kadının hayatını kurtardığını düşünürken sonra adamın öldürüldüğünü düşünmeye başlar. Seyirci, nasıl kendine gösterildiği kadarıyla kadın ve adam hakkında fikir ileri sürebiliyorsa Thomas da fotoğrafın bir karesine bakarak zihnindeki anlam kaygısını güçlendirecek delil bulmaya çalışır. Thomas’ın aklına ilk gelen bir cinayet olur. Kadının ve silahlı işbirlikçisinin zengin bir adamı baştan çıkarma numarasıyla tenha bir yere götürerek öldürmüş olabileceğini düşünür. Ancak böyle olmuş olsa bile gündüz vakti olması anlamsızdır. Belki öyledir, belki değildir ancak kendi kurgusunu gözden geçirdikçe iyice ikilemde kalır nerdeyse hayatının her anında olduğu gibi. Polise gidemeyişi bundandır.

Görüntü, gerçek bir şeye benzediği müddetçe, benzer olmayanlar uydurma olarak görülür. Merakına yenilen ve olay yerine giden Thomas, yerde bir adam cesedi görür. Tuhaf bir ses duyarak korkuyla etrafında bakar. Yaşadığı, nedenlerin bilgisinden yoksun insanlarda görülen korku halinden başka bir şey değildir. Korktuğu için hiçbir şey yapamadan geri döner. Daha sonra yeniden parka gittiğinde hiçbir şey yoktur. Sanki hiçbir şey olmamış gibi… Elinde kalan tek şey belli belirsiz bir şeylerin gözüktüğü fotoğraf karesidir, tıpkı ressam arkadaşının resimleri veya parktaki kadının caddede görünmesi gibi…

“Günümüzden dört bin yıl önce yaşayan antik Hint uygarlığının bilgeleri, evrenin yaşının dört milyardan fazla olduğunu ileri sürmüşlerdi. Sümer halkının astronomları, güneş sistemimizin ve göklerin eksiksiz bir haritasını çıkarabiliyorlardı. Peki, ne olmuş, nasıl olmuştu da aradan binlerce yıl geçtikten sonra bilgi ve birikimimizin çok daha ileri bir düzeye erişmiş olması gerekirken, on yedinci yüzyıl sonunda bile yaratılışın İ.Ö. 4004’te olduğunu kabul edebilecek denli gerilere gitmiştik? Ne oldu da birden insan düşüncesinde dramatik bir değişim oldu ve dünyanın güneş çevresinde döndüğünü söyleyen Galilei, beş yüz yıl önce engizisyon işkenceleriyle karşı karşıya geldi. Beş bin yıl önceki atalarımızın bile farkında olduğu, evrenle ilgili yalın ve temel bilgiler yok edilerek dünya nasıl iki bin yıl karanlıkta bırakıldı. Bunun sorumlusu Hıristiyan Roma’dır. Roma’nın Hıristiyanlığı kabul edip devlet dini haline getirmesiyle başlayan ‘’antik bilginin kaybı’’ süreci, dünyayı karanlığa düşürmüştür.” (Burak Eldem, 2012 Marduk’la Randevu) 

Kendilerine kadim bilgeliğin temsilcisi diyen burjuvazi, yalnızca güç olarak kullanabilecekleri bilgiyi sahiplendiklerini, nasıl olsa ‘’insan bile sayılmayan’’ ‘’Afrikalıların, Asyalıların, Latin Amerika uygarlıklarının, Müslümanların, Yerlilerin’’ kısaca Batılılar haricindeki herkesin umursanmadığı aşikârdır. Hemen her yerde, filmlerde, kitaplarda, dergilerde, beyaz olmayan insanların ‘’beyaz’’ insana veya ‘’beyaz insanın icadı makineye’’ tanrı muamelesi yaptığını, tekniğe duyduğu hayranlığını açıkladığı görülür ve “beyaz adam” için sıradan olan basit şeylerin diğerleri tarafından tanrısal olarak görülmesinin komikliği gösterilir. Böylece aydınlanmasını başaramayan bu insanların yok edilmesine ve sömürülmesine kimse karşı çıkmaz. Dünyanın herhangi bir yerindeki açlık ve yoksulluk haberi duyulduğunda ilk tepki insancıl değil sorgulayıcı olmaktadır. Niçin suları yok, yıllardır ne yapmışlar, bir sürü yardım ediliyor hala niçin aynı durumdalar sözleri hemen her yerden işitilir. Dünya üzerindeki yoksulluk ve açlık sorununun çözülmesi için gereken para, silaha yatırılan paranın belki de yüzde biri olduğunu herkes bilir kimse bir şey yapmaz.

blow-up-02

Filmin finalinde parka dönen Thomas pantomim yapan gruptan ikisinin hayali bir topla tenis oynadığını görür. İlk anda bir ‘’…mış gibi yaptıklarından’’ emin bir haldeyken, zamanla algısı değişmeye başlar. Arkadaşları oyunu pür dikkat izlemekte ve tezahüratlar yapmaktadır. Seyirci de raketin topa vururken çıkardığı sesleri duymaya başlar. Bu esnada Thomas’ın da duyduğunu varsayabiliriz. “Top” sahadan çıkar, Thomas’ın önüne düşer. Seyirci dâhil herkes Thomas’ın ne yapacağını merak etmektedir. Thomas düşünür, olmayan topa bakar, bekler, kendine yönelen bakışları görür, “topu” yerden alır ve onlara fırlatır. Bir süre sonra kendisi de yemyeşil parkın ortasında birdenbire gözden kaybolur. Günümüzde insanın karşılaştığı her türlü olay ile arasına fotoğraf makinesinin objektifini soktuğu gibi pozitivizm de eylemle insan arasına akıl diyerek kendi ideolojisini sokmuştur. Blow-Up, ilerleme denilen gerçekliğe son vererek, gerçek olmayanı gerçekten daha gerçekmiş gibi göstermeye yapılan bir eleştiridir.

Bu bir yerde, gençliğinde hiç bulaşmadığı ibadet, seyahat, okuma, ailesine ve kendisine daha fazla zaman ayırma gibi faaliyetleri emekliliğine, ihtiyarlığına bırakma ve ömrünün son günlerinde iyi bir insan olma niyeti, gerçekliğin yok olduğunu, içeriğinin boşaltıldığını gösterir. Kişi, inandığı bir hayatı sürdürmeyi kırk yıl sonraya erteliyorsa, arada geçen zamanda neye inanmış olduğu sorusu anlam kazanıyor. Arada geçen zaman gerçeğin yaşanması değil simüle edilmesidir, “-miş gibi yapmak” değil, inanmadığı bir hayatı “inanarak” yaşamaktır. Ömrünün elli yılını inanmadığı bir hayatı yaşayarak geçiren bir kişi, son zamanlarında hiçbir şeye inanmayacak ve “-mış gibi” yapacaktır. Bu kişinin ömrünün hangi bölümü gerçek, hangi bölümü hipergerçektir. Kapitalizmin en büyük başarısı tam da burada gizlidir.

Filmde, fiziki mekân değişiklikleri karakterlerin hapsoldukları ilişkilerin katılığı gizlese de salt zengin veya güzel olmak her şeye sahip olmak için yeterliymiş gibi görünür. Hatırlanırsa, Thomas para ile manken kızlar ise güzellikleriyle özgürlüklerini satın alabilecekleri yanılsaması içindedirler. Yönetmenin filmini İngiltere’de yani her şeyin başladığı yerde çekerek, eleştiri oklarını daha en başından atmaya başladığını söyleyebiliriz. Film, içinde yaşanılan dünyanın gerçekliği üzerine bir sorgulama, bir “pozitivizm” eleştirisidir. Tekniğin ilerlemesi hem özneyi, hem de aklı ortadan kaldırmış, bireyleri “şey”leştirmiştir. Teknolojinin olanakları “Aydınlanma Ütopyası”nın aksine insanlara mutluluğu getirmemiş aksine insan her geçen gün esir konumuna düşmüştür. Peki, kimliğini kaybetmiş, “şey”leşmiş insan için gerçek nedir ve yaşadığı dünya ne kadar gerçektir?

Öteki Sinema için yazan: Salim OLCAY

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

2 Yorumlar

  1. Son zamanlarda okuduğum en sıkıcı, en alakasız yazı!

  2. Yirmi yıldır film eleştirisi okuyorum, bu hayatımda okuduğum en iyi film eleştirisi olabilir.

    “Sinema sadece sinema değildir”in altını kalın bir kalemle çizen, özellikle de selfie -çılgınlığı demeyeceğim- ahmaklığının vıcık vıcık dünyayı sardığı günümüzde “fotoğraf”ın altında yatan ruhsal toplumsal ekonomik altyapıyı gösteren son derece etkileyici bir yazı olmuş, elinize sağlık.

    Yazıyı okurken gözümün önüne hep bu fotoğraf geldi;
    https://goo.gl/images/GDA5eo

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: