Brief Encounter (1945)

Yaklaşık 30 yıllık bir süreçte dünyanın iki büyük savaşına tanıklık ve kaynaklık eden Avrupa kıtası, sadece ekonomik açıdan değil; sosyal ve kültürel bir çok alanda yıkıma uğradı ve çağının gerisinde kaldı. 1929 yılından beri yaşadığı iktisadi bunalıma rağmen, hazırladığı müzikal ve komedilerle seyircisini sinemaya çekmeyi başaran Amerikan sinemasının aksine, Hitler ve Mussolini gibi faşist önderlerle uğraşmakta olan Avrupalılar büyük bir durgunluk içine girmişlerdi. Savaşın yarattığı yıkımı ve moral bozukluğunu-propaganda amaçlı kullanılanlar dışında-çekilen az sayıdaki filmde yansıtan Avrupa sineması her şeye rağmen, savaşın sona erdiği yılda Brief Encounter gibi, İngiliz yapımı bir şaheseri sinema dünyasına armağan etmekten de geri kalmadı. En İyi 100 Britanya filmi listesinde ikinci sırada olan bu eser, İngiliz insanın tabiatını yansıtan romantik bir başyapıt olarak karşımıza çıkıyor.

Savaş döneminde çekilen belgesellerle tutucu bir dönem yaşayan İngiliz sineması, barışın gelmesiyle birlikte kültürel anlamda canlanmaya başladı. Bu dönemde sinemacılar daha çok savaşın insan üzerinde yol açtığı yıkıma değinerek, iki savaş arası dönemin ruh halini yansıtan eserler ortaya koydular. Söz konusu dönemde, tam da savaşın sona erdiği yılda gösterime giren Brief Encounter, ülkemizdeki adıyla Kısa Karşılaşma, bu ruh halinin bireyler üzerindeki etkisi ve toplum baskısının ilişkilere yansıması açısından oldukça etkileyici bir yapım. Kısaca konusuna değinmek gerekirse; haftalık rutin işleri arasında bir tren garının kafeteryasında karşılaşan Laura ve Alec, birbirlerinden etkilenir ve yeniden görüşmeye karar verirler. Her ikisi de evli olan bu iki insanın hayatı, görüşmeden sonra asla eskisi gibi olmaz çünkü birbirlerine aşık olmuşlardır. Rachmaninov’un İkinci Piyano Konçertosu eşliğinde müthiş bir açılış sahnesiyle başlayarak daha en başından seyircisini ekrana kilitlemeyi başaran filmin devamında Alec’in, birlikte oturdukları kafeden sessiz ama bir o kadar hüzünlü vedasını izliyoruz. Aklımızı neden ayrılıyorlar sorusu meşgul ederken, Laura’nın iç monologlarıyla sadakat ile aşk arasında gidip gelen bu kadını daha yakından tanıyor, yaşadıkları aşka tanık oluyoruz. Mutlu bir evliliği ve çocukları olan “sıradan” bir kadının, tesadüf eseri bir adamla tanışıp ona aşık olmasıyla yaşadığı çalkantılı ruh dünyasını dinlerken, bir yandan da yaşadıkları aşka hak vererek kendimizi onun gibi hissetmeye çalışırken buluyoruz. Karakterlerinin yaşadıkları saf ve gerçekçi hislere bizi inandıran film böylece seyircisini, mantık ile aşk arasındaki büyük uçurumda seçimimiz ne olurdu sorusuyla baş başa bırakıyor. İri gözleri ve muhteşem oyunculuğuyla, canlandırdığı karakterin aşka direnişini kusursuz bir biçimde yansıtan Celia Johnson’ın, bu rolüyle En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar’a aday gösterilmesine de şaşırmamak gerekir.

Noel Coward’ın 1936 tarihli Still Life isimli tek perdelik oyunundan sinemaya uyarlandığı için oldukça sade bir öyküye sahip olan Brief Encounter’ın bu sebeple, derin bir arka plana sahip olduğunu söylemek zor. Fakat yönetmen bu açığı, oyuncu seçimiyle kapatıyor ve özellikle Laura’nın kocasını neden aldatmadığının sebebini onun hüzün dolu bakışlarıyla seyirciye açıklamaya çalışıyor. İngiliz bireyciliği ve gerçekçiliğinin yanı sıra, toplum baskısı altında büyüyüp gelişen bir aşk hikayesinin bu denli etkileyici olmasının sebebi ise kuşkusuz herkesin başına gelebilecek bir olaydan ibaret olması. Nitekim kapanış sahnesi de filmin gerçekçiliği kadar vurucu diyaloglara sahip olsa da bana göre Brief Encounter’ın en etkileyici sahnesi Laura ile Alec’in birbirlerini son kez gördükleri andır. Laura’nın omzuna dokunan Alec’in gidişiyle birlikte, bu kadının gözlerindeki çaresizlik sizin de boğazınızda bir düğüm olup, yüreğinizin tam ortasına yerleşiyor…

Doktor Jivago, Arabistanlı Lawrence’ın yanı sıra Oliver Twist ve Büyük Umutlar gibi Charles Dickens’ın önemli eserlerini sinemaya uyarlamış olan David Lean’in üçüncü yönetmenlik deneyimi olan Brief Encounter’da başrolleri Celia Johnson ile birlikte Trevor Howard paylaşıyor. Üç Oscar adaylığı bulunan film, 1946 yılında aldığı Altın Palmiyeyle birlikte toplamda üç ödüle sahip. Total Film dergisince tüm zamanların en iyi 44. Britanya filmi olarak kabul edilen film aynı zamanda yönetmenine de akademi ödüllerine aday olan ilk İngiliz yönetmen unvanını da kazandırmış. Audrey Hepburn’ün, My Fair Lady’sinde “With A Little Bit Of Luck” şarkısıyla hafızalara kazınan Stanley Holloway’i bu filmde yeniden muzur bir karakter rolüyle görmek de, yüzünüze mutlu bir ifade kazandıracaktır.

Son olarak; aşk ve ihanetin anatomisini bir kadının gözleriyle ve iç sesiyle ifade eden bu etkileyici baş yapıtı hala izlemediyseniz, çok şey kaçırdığınızı söyleyebilirim. Çünkü bir kadının yaşadığı aşk ve onun getirdiği pişmanlık, Laura’nın ancak şu sözlerinde kendisini en güzel şekilde ifade edebilirdi:

Bu devam edemez. Bu acı süremez. Bunu unutmalı ve kendimi kontrol etmeye çalışmalıyım. Aslında hiçbir şey uzun sürmez. Ne mutluluk, ne de umutsuzluk. Hayat bile çok fazla sürmez. İlerde, artık buna daha fazla kafayı takmadığım, arkama bakıp huzur içinde ne aptal olduğumu söyleyeceğim bir zaman gelecek. Hayır, o zamanın gelmesini hiç istemiyorum. Her dakikayı hatırlamak istiyorum. Her zaman… Hayatımın sonuna dek…”

Yazar hakkında: Başak Bıçak

1987 yılında İzmir'de doğdu. İzmir Özel Tevfik Fikret Lisesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tarih bölümünden mezun olduktan sonra Türkiye Cumhuriyeti Tarihi üzerine yüksek lisans yaptı. Bilhassa Fransız Devrimi olmak üzere Avrupa Tarihi üzerine uzmanlaştı. Sinema özel tutkusu ve 2012 yılından bu yana filmler üzerine yazılar yazıyor. Akşam Gazetesi, Film Arası Dergisi ve Cinedergi yazarı... Dans, seyahat, fotoğraf ve şarap meraklısı...

Bir yorum var

  1. *Spoiler içermediğini ve filmi izlemeyenler için pek bir şey ifade etmeyeceğini düşünsem de belirtmekte fayda var: Okuyacaklarınız filmin çok sevdiğim giriş bölümünün anlatımıdır.

    “Kamera bir istasyona odaklanır. İstasyon görevlisi saatini kontrol eder ve rayların üzerinden geçerek kafeye yönelir. Gülümsemektedir, çünkü kafede çalışan kadını görecektir az sonra. İçeri girer, barın arkasındaki kadınla konuşmaya başlar. Biz onlara dikkat kesilmişken, yönetmen sanki buradan bir hikaye çıkmaz dercesine ani bir kararla arka masalardan birine yönelir. Masada bir adamla bir kadın oturmaktadır. Göz göze bakıyorlardır, ama ikisinin yüzünde de bir hüzün.. Konuşuyorlardır da, ama biz duymayız onları, hala istasyon görevlisiyle kafede çalışan kadını duymaktayız çünkü. Kamera tekrar görevli ile kadına döner. Biz onları dinlerken, kafeye bir kadın girer. Kamera arkada oturan adamla kadına yönelir birden, kafeye giren kadın şaşırıp o masaya yönelir. Tanıyormuş masada oturan kadını, teklif edilmeden oturur masaya, başlar konuşmaya. Masada oturan kadın şeytan görmüş gibi olur adeta, nereden çıktı bu kadın dercesine.. Bir adamla göz göze bakarlar, bir teklifsiz masaya oturan kadına. Durmadan konuşmaktadır kadın. Adam, doktor olduğunu söyler arada bir yerde. Acaba deriz, az önce kadına öleceğini mi söyledi, çünkü kadının yüzünde öyle bir ifade.. Sonra adamın treninin geldiğinin anonsu yapılır. Adamla kadın göz göze bakarlar.. anlamlı.. Adam yavaşça kalkar.. Montunu alır, elini kadının omzuna şöyle bir koyar. Hoşçakalın der ve kapıdan çıkar gider.. Bizim tüm gördüğümüz budur.. Oysa… ”

    Eskiden yazdığım bu paragrafı ne zaman okusam filmi tekrar yaşarım… Sizin incelemeniz de filmin hissettirdiklerine yakışır güzellikte olmuş, teşekkürler. Yazınız sayesinde bu harika klasiğin çok daha fazla kişiye ulaşacağına eminim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: