Bir ‘Kahraman Korsan’ Portresi: Burt Lancaster

“The Ragman’s Son” adlı o muhteşem otobiyografisinde anlatır Kirk Douglas. Bir gün Douglas ve Burt Lancaster Palm Springs’deki Ruby’s Restaurant’da oturuyorlarmış. Sarhoşun biri yanlarına gelmiş. Kirk Douglas’ın yanındaki sandalyeye oturmuş. Burt Lancaster’ı tamamen görmezden gelip Kirk Douglas’a bakmış ve ona şöyle demiş: “Bay Mitchum (Robert Mitchum’u kastediyor), ‘Trapez’ filminde ne denli harika olduğunuzu söylemek istedim sadece.” Kirk Douglas, bu anlatı tipine “triple” (üçlük) adını verir. Benzer hikayelerin Robert De Niro, Al Pacino ve Dustin Hoffman’lı falan değişik versiyonları da var. Yeri geldikçe anlatırız.

Burt Lancaster öldüğünde, o zamanki günlüğüme, sevdiğim bir aktörün öldüğünü ve çok üzüldüğümü not düşmüşüm. Tarih, 1994 Ekim. Neredeyse 23 yıl olmuş. Hemen hemen herkes bu iki önemli aktörü karıştırır. Laurence Olivier bile Kirk Douglas ile Burt Lancaster’ı sürekli karıştırırmış. Ben Burt Lancaster ve Kirk Douglas’ı hayatım boyunca hiç karıştırmadım, sizler de karıştırmayın diye bu yazıyı yazıyorum. İkisini de çok severim ama bakış, duruş, fizik ve oyun tekniği açısından, Burt Lancaster başka, Kirk Douglas başkadır. İkisini de anlatacağım ama bugün sıra Burt Lancaster’da. Yazı biraz uzun oldu, idare edin. Hadi başlayalım.

BURT LANCASTER: OSCAR’DAN ÖNCE

Burton Stephen  Lancaster, 1913’te, Kuzey İrlanda kökenli bir çiftin beş çocuğundan biri (dördüncüsü) olarak Manhattan’da doğar. Babası bir postacıdır. New York’un acımasız sokaklarında sert bir çocuk olarak büyür ve zamanla jimnastiğe merak salar. Tam bir spor canavarıdır. 1930’da mezun olduğu DeWitt Clinton Lisesi’nin basketbol yıldızıdır. Ardından spor bursuyla New York Üniversitesi’ne girer, amacı beden eğitimi öğretmeni olmaktır. Üniversiteyi yarıda bırakır ve kısa boylu arkadaşı Nick Cravat ile birlikte Kay Brothers sirkine katılır. Bu arada, yeri gelmişken bir-iki tarihsel yanlışı/hatayı düzeltelim, Nick Cravat dilsiz falan değildir. Maalesef, bu yanlış bilgi Atillâ Dorsay hocamızdan yayılıp kitleselleşti. Nick Cravat bazen ağır aksanı, bazen de sadece rolü gereği dilsiz karakterleri oynamıştır, hepsi o. Gerçek hayatta dilsiz değildir. İkinci olarak da, Nick Cravat Burt Lancaster’ın çocukluk arkadaşı ve/veya mahalle arkadaşı değildir. Burt Lancaster ile tanıştıklarında Cravat 20, Lancaster 19 yaşındaymış, bunu da not düşmek istedim.

Burt Lancaster yıllarca sirklerde akrobasi yapar ve 1939 yılında yaşadığı talihsiz bir kaza neticesinde sakatlanana kadar da devam eder. Lancaster daha sonra Marshall Fields’ın satış elemanı olarak çalışır, restoranlarda garsonluk yapar, çeşitli işlere girer çıkar. 1942 yılında askere alınır. Aktörlükle İkinci Dünya Savaşı sırasında ordudayken ilgilenmeye başlar. USO elemanı olarak İtalya’da moral ekibinde çalışır (1943-1945). Asker dönüşünde Harry Brown’un A Sound of Hunting adlı oyununda oynar, Harold Hecht’in dikkatini çeker ve onun sayesinde Hal B. Wallis ile sözleşme imzalar. Aslında ilk filmi “Desert Fury” olacaktır. Ama Robert Siodmak klasiği “The Killers” (Katiller, 1946) daha erken tamamlanıp gösterime girer. 33 yaşında iken gösterime giren bu ilk filmiyle bir gecede star olur. Aynı yıl, ilk eşi June Ernst’ten ayrılıp ikinci eşi Norma Anderson ile evlenir.

1947 yılında gösterime giren, birbirinden sağlam iki kara filmle, Lizabeth Scott’lı “Desert Fury” ve şahsi kanaatimce gelmiş geçmiş en iyi hapishane filmlerinden biri olan “Brute Force” ile kara filmlerdeki yerini sağlamlaştırır. Kara filmler fetiş bir oyuncuya kavuşmuştur artık. Burt Lancaster, geçmişinde karanlık noktalar bulunan, tekinsiz (uncanny) karakterleri ardı ardına sıraladığı bir düzine kara filmle sinema tarihindeki yerini alır. Kirk Douglas ile ilk kez biraraya geldikleri “I Walk Alone” (1948), Arthur Miller’ın Tony ödüllü oyunundan uyarlanan Edward G. Robinson’lı “All My Sons” (1948), kurgusal tasarımı ve eşi benzeri olmayan hikâye örgüsüyle sivrilen kara film şaheseri “Sorry, Wrong Number” (Yanlış Numara, 1948) ve Gerald Butler uyarlaması, (Lancaster’ın kendi yapımevine ait ilk film olan) “Kiss the Blood Off My Hands” (1948) ile yerini sağlamlaştırır. 1949 yılında Paul Henreid’in devleştiği “Rope of Sand” ile Robert Siodmak’lı ikinci başyapıtı “Criss Cross”da oynar.

Burt Lancaster’ı “büyük” yapan şeylerden birini bu vesileyle analım: Değişime karşı duyduğu doymak bilmez açlık. Burt Lancaster devrimci biriydi, bu tespite dayanak teşkil eden nedenlerini bu yazı boyunca anıyor olacağım. Lancaster çok iyi bir eğitim almamış olmasına rağmen, zeki, sorgulayan ve her zaman sınırları zorlayan biriydi. Bir seferinde “Çoğu insan benim kaynak makinesiyle tıraş olan sert tiplerden olduğumu sanır ama oldum olası çok okuyan meraklı biriydim”, der. Entelektüel açıdan sürekli kendini geliştiren, yenilik arayışına hiçbir zaman son vermeyen biridir. Örneğin, daha sinemaya başlayalı iki yıl bile olmamışken, 1948 yılında (bazı kaynaklarda 1947 sonu), (menajeri) Harold Hecht ile birlikte kendi yapım şirketini kurar. Bunun arkasındaki gerekçe, kendi istekleri doğrultusunda film çekmenin başka bir yolu olmadığına inanmalarıydı. Bir özgünlük arayışı içindeydiler. Aktörlük kariyerinde daha iki yıl bile dolmadan, Lancaster, kendi kendi tekrar ettiğinin ayırdına varmış ve stüdyo boyunduruğundan kurtulmaya çalışmıştır. Bunu yapan ilk aktörlerden biri olduğunu bilmem söylememe gerek var mı? Zaten daha önce bunu yapanların Douglas Fairbanks, Mary Pickford ve Charlie Chaplin olduğunu söylersem, durumun önemini daha iyi kavrarsınız. Burt Lancaster kendi yapım şirketini kurup, yapımcı olarak Oscar kazanan ilk yönetmenlerdendir.

Lancaster eşinin ismini verdiği yapım şirketi Norma adına “Kiss the Blood Off My Hands” (1948), “The Flame and the Arrow” (1950), “Ten Tall Men” (Cezayir Casusu, 1951) ve “His Majesty O’Keefe” (1954) filmlerini çeker. 1951’de şirketin adını değiştirirler ve Hecht-Lancaster olur. Bu şirket adına “The Crimson Pirate” (Kahraman Korsan, 1952), “Apache” (Asi Cengaver, 1954), “Vera Cruz” (İstiklal Kahramanları, 1954) ve “Marty”yi (1955) çekerler, “Marty” ile hem En iyi Film Oscar’ını hem de Altın Palmiye’yi kazanırlar, başroldeki Ernest Borgnine de “Marty” ile Altın Küre, Bafta, Oscar ve Eleştirmenler Birliği dörtlüsünü kazanarak tarihe geçer. Burt Lancaster, James Hill’in de aralarına katılmasıyla yeniden yapılandırdıkları Hecht-Hill-Lancaster şirketi adına kendisine Berlin’de Gümüş Ayı ödülü getiren “Trapeze” (Trapez, 1956), “Sweet Smell of Success” (1957), “The Bachelor Party” (1957), “Run Silent Run Deep” (1958) ve “Separate Tables” (1958) filmlerini çeker. 1956 yılında Hecht-Lancaster’ın müzik endüstrisine girip albüm yapımcılığına da soyunduğunu not düşelim. Sinemaya da devam ederler. “The Devil’s Disciple” (1959), “Take a Giant Step” (1959), “Summer of the Seventeenth Doll” (1959) ve “The Unforgiven” (1960) ile birlikte Hecht-Hill-Lancaster şirketi dağılma sürecine girer, “Görevimiz Tehlike” dizisinden hatırladığımız Peter Graves’in başrolde oynadığı “Whiplash” adlı diziden sonra Hill ayrılır. Ama Hecht ve Lancaster (Norma Productions adına) ortak yapımcı olarak iki sağlam film daha yaparlar. “The Young Savages” (1961) ve “Birdman of Alcatraz” (1962). Bir paragraf içinde bir düzine kadar iyi film andığım dikkatinizi çekmiştir. Burt Lancaster sadece bir aktör olarak değil, aynı zamanda bir yapımcı olarak da çizgi üstü işlere imza atmayı başarmış bir isimdir.

Burt Lancaster sinemasındaki çeşitliliğin kökenine dair önemli bir anekdotu paylaşmanın zamanı geldi. Bakın, bir ülke sinemasından büyük bir isim çıkarsa, o diğer büyük isimleri de öyle ya da böyle etkiler. Hikâye şu. 1947 yılında John Garfield’a bir Tennesse Williams oyununda başrol oynaması için teklif yapılır. Garfield teklifi kabul eder ama kârdan da pay talep eder. Ondan vazgeçerler. Bu sefer teklif, sinema perdelerini titreten bir aktöre, Burt Lancaster’a gider. Lancaster teklifi geri çevirir ve yakında hem tiyatro tarihini hem de sinema tarihini değiştirecek olan bu rol Marlon Brando’ya gider. O da kabul eder. Rol, tahmin edebileceğiniz üzere Stanley Kowalski, oyun da İhtiras Tramvayı’dır (A Streetcar Named Desire). Amerikan tiyatrosuna/sinemasına düşen göktaşının ismi Marlon Brando’dur.

Lancaster, bu kaybı başlarda hiç önemsemez ama 1950’li yıllardan itibaren bir tür Marlon Brando kıskançlığı yaşar. Ve iyi ki de yaşar. Kate Buford’un “Burt Lancaster: An American Life” adlı biyografisinde Lancaster’ın zamanla kendini, o tarihlerde hiç kimsenin adını dilinden düşürmediği Brando’yla rekabette hissetmeye başladığı ve bu rekabete uygun film seçimlerine yöneldiği yazar. Gişe canavarı olmayı gözden çıkarır ve kariyerini riske attığı işlere yönelir. Bu, onun yaptığı işi ne kadar önemsediğine dair müthiş bir örnek teşkil ediyor. Üstelik, daha sinemaya başlayalı birkaç yıl olmuştur. Milyonlarca dolar kazanmış ve böyle giderse de kazanacak olan bir star, sanatını ön plana çıkarmak uğruna sahip olduğu konforu elinin tersiyle iter. İşte Burt Lancaster budur. Birbirini tekrar eden rollerden sıyrılmakla kalmaz, çeşitli rollerle saygın bir aktör olma yolunda emin adımlarla ilerler ve sonunda adını sinema tarihine altın harflerle kazır. İşte, Burt Lancaster budur.

Lancaster 1950’lerde sadece kendi şirketinin yapımlarıyla da yetinmez, her şeyden önce o bir aktördür, demiştik. Arada, casusluk komedisi “Mister 880” (1950), ilk westerni “Vengeance Valley” (1951), sportif kimliğini ustaca yansıttığı “Jim Thorpe” (Olimpiyat Şampiyonu, 1951) gibi güzel işlere imza atar. “Come Back, Little Sheba” (Dön Bana, 1952), “From Here to Eternity” (İnsanlar Yaşadıkça, 1953) ve “The Rose Tattoo” (Kırmızı Gül, 1955) gibi önemli filmlerde boy gösterir. Açık yüreklilikle, “Montgomery Clift ile olan karşılıklı sahnelerimde korkudan dizlerim titriyordu” itirafında bulunan Lancaster, “From Here to Eternity” ile ilk Oscar adaylığını kazanır. Bir rakibi Montgomery Clift, bir diğeri Marlon Brando, diğerleri de William Holden ve Richard Burton’dır. Aktörlük kariyerinde daha 8 yıl bile dolmadan devler ligine girmiştir.

“The Kentuckian” (Kentaki Kahramanı, 1955) ile yönetmenliğe soyunur. Bu filmin çekimlerindeki yorucu ve yıpratıcı süreç, ona işin yönetmenlik kısmından uzak durmayı öğretir. “The Midnight Man” (1974) haricinde kariyeri boyunca bir daha hiç film yönetmeyecektir. Burt Lancaster “The Rainmaker”da (Yağmurcu, 1956) Katherine Hepburn ile, “Gunfight at the O.K. Corral”da (Vahşi Mücadele, 1957) ise Kirk Douglas ile karşılıklı döktürür. Burt Lancaster, “The Rainmaker” (1956) ile aday olduğu Altın Küre’yi “Lust for Life”daki Van Gogh performansıyla alkış toplayan Kirk Douglas’a kaybeder. Lancaster’ın Oscar’lı aktör, aktris ve yönetmenlerle ve Oscar adayı filmlerle dolu 1950’li yılların ardından beklediğini gün gelir çatar. John Huston’ın Burt Lancaster, Audrey Hepburn ve Audie Murphy’yi biraraya getiren westerni “Unforgiven”ın ardından hayatını değiştirecek olan role kavuşur. Ama korkunç bir felaketten sonra.

Sinclair Lewis’in Evangelist bir papazı anlatan ve yayınlandığı zaman içerdiği saldırgan dil nedeniyle çok tepki toplayan, 1922 tarihli Elmer Gantry romanı filme çekilecektir. O güne kadar hiç kimse böyle bir işe soyunmaya cesaret edememiştir.

Rol için Elia Kazan’ın en güvendiği isimlerden biri olan (sinemaseverlerin daha çok Eastwood’un “Hang ‘Em High”ı ile tanıdığı) Pat Hingle düşünülüyordur. Actor’s Studio’nun umut vaat eden aktörü Hingle, kaldığı apartmanda korkunç bir asansör faciası yaşar ve yaklaşık 20 metreden asansör boşluğuna düşer. Kafatası, bilekleri ve kalçası başta olmak üzere sayısız kemiği kırılır. Bir yıl kadar yürüyemeyecektir. Rol; Christopher Plummer, James Cagney, Montgomery Clift ve William Holden gibi dişli rakiplerini ekarte eden Burt Lancaster’a gider.

Belfast kökenli Protestan bir aileden gelen (her ne kadar kendisini ateist olarak tanımlıyor olsa da) Lancaster konuya az çok hakimdir ama asıl hedefi, başta Hollywood olmak üzere Amerikan yüksek sosyetesini etkisi altına alan Billy Graham’dir. Lancaster, bir şarlatan olarak gördüğü Papaz Graham’i hicvetmek için yanıp tutuşuyordur. Yönetmen Richard Brooks ile oturup 7 ay filmin senaryosu üzerinde çalışırlar. Lancaster ne istediğini iyi biliyordur.

Bir sonraki sayfada Oscar heykelciğinin Burt Lancaster’ın kariyerinde yarattığı ivmeyi ele alacağız, lütfen devam edin.

Loading...

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir