Byzantium (2012)

Ölümsüzlüğün Bedeli ‘Acı’dır

10840452966_44ac6c17d0_z1994’te Interview with the Vampire ile bizlere görkemli bir vampir hikayesi sunmuş olan Neil Jordan yıllar sonra yeniden özlediğimiz o türe dönerek ölümsüzlüğün bedelini başka bir pencereden anlatıyor… Ama sabit olan bir şey var… Ölümsüzün kaderi hep acıyla yaşamak…

Öteki Sinema için yazan: Egemen Tokatlıoğlu

Vampir hikayeleri hüzünlü hikayelerdir. Her ne kadar popülist algı vampir hikayelerinde vampirleri birer ölüm ve zevk makinesi olarak gösterse de klasik algıda vampirin hikayesi derindir. Anlatılacak hep bir şeyler vardır. Tıpkı bir roman kahramanı gibi… Tıpkı bir köyde doğup büyümüş ama köyünü terk ederek uzak denizlere yelken açmış acemi bir gencin hikayesi gibi saf ve doğaldır. Bu tip hikayeleri başarıyla işleyen nadir yönetmenlerden birisi de kuşkusuz Neil Jordan’dır. Hikayelere kattığı derin anlam ile bizlere klasik bir vampir hikayesinden çok dram yüklü anılar sunar usta yönetmen… Sanki bir vampir filmi değil de ölüm döşeğindeki bir kadının hikayelerini aktarır içimize işleyerek.. İşte tam bu devrede Interview With The Vampire (1994) ile başlayan serüven gelir gözümüzün önüne. Jordan, türe o kadar farklı açıdan bakar ki, bizler tarih kitabı sayfalarını çevirirken New Orleans’ın o kasvetli derinliklerine inip kayboluruz sanki… O kasvetli havayı çekeriz içimize ve sanki ‘vampir’in o acıklı hikayesine, herhangi bir romanda herhangi gerçek olabilecek bir karakterin başından geçmiş hüzünlü olaylar misali üzülürüz. Bunu hissettirmek şüphesiz ki kolay bir şey değil.

Byzantium1

Byzantium, tıpkı Interview With The Vampire de olduğu gibi derine inmeyi hedefliyor. Hikayenin ardında yatan nedir, kitabın sonu nasıl biter? Bizlere olabildiğince gerçek bir platform ve gerçeğe yakın karakterler sunarak empati sağlamamıza, karakterlerin içine girmemize izin verir Jordan. Bizler Interview With The Vampire da travmatik bir süreçten geçen Louis’in (Brad Pitt) acıklı dünyasına girmeye, onu anlamaya çalışırken bu sefer de hikayenin odağında bulunan Eleanor’u anlamaya çalışıyoruz. Bunu büyük ölçüde de başarıyoruz. Çünkü her ne kadar bir vampir hikayesi anlatılsa da insani olgular daima bir adım önde. Fedakarlık, sevgi, acıma duygusu… Günlük yaşamda bizlerin sergilediği bu tepkiler bir vampirin gözünden de aynı şekilde yansıyor. Tek farkla, bizler vicdanımızı bir köşeye bırakabilirken Eleanor ölümsüzlüğün ve yıllarca yaşamışlığın ağır yükü ile daha duyarlı olabiliyor.

Byzantium7

Filme dönecek olursak; Eleanor 1800’lerin başında, 16 yaşında annesi vasıtasıyla vampir olmuş ve bu laneti annesiyle birlikte 200 yıldır yaşayan bir vampir kız… Peşlerindeki vampir konseyi kadınların vampir olmasını uygun görmeyerek onları idam ettirmeyi amaçlamıştır. Bu nedenle yıllardır yer değiştiren anne kız tam huzuru bulduklarını düşündüklerinde peşlerindeki bela yine çalacaktır kapılarını. Konseyde onu öldürmek isteyenlerden birisi de Anne Clara’nın gençliğinde gönül verdiği bir adamdır… Adam da zamanında onu sevmiştir ama talihsiz olaylar onları sürekli ayırmış, üstüne üstlük bu vampir hikayesinden sonra düşman yapmıştır…

Byzantium4

Günümüze döndüğümüzde anne Clara, hayat kadını olarak para kazanırken bir gün karşısına rastgele çıkan iyi yürekli bir adamı deyim yerindeyse kandırarak otelinde konaklamaya, işlerini buradan yürütmeye başlamıştır. Duygusal kızı Eleanor ise bu süreçte kalbini okul arkadaşı Frank’e kaptırır. Frank’e güvenmek isteyen Eleanor büyük sırrını ona anlatır. Yaptığı belki de büyük bir hatadır ama 200 yıldır taşıdığı bu yükü bir şekilde hafifletmek ister. Tıpkı Interview With The Vampire’da Louis’in (Brad Pitt) dayanamayarak yüzyıllar sonra bir gazeteci olan Daniel’a (Christian Slater) röportaj vererek sırrını açıklaması gibi Eleanor’da bu yükten kurtulmak istemektedir ve erkek arkadaşına, yazdığı günlüğünü teslim eder. Buradaki ortak nokta, duygusal karakterlerin bir şekilde bu ağır yükten kurtulmak istemeleridir.

Byzantium6

Eleanor hikayesinde ısrarcıdır ve gerçek olduğunda diretir. Ne erkek arkadaşı Frank ne de öğretmenleri bu hikayenin gerçek olabileceğini akıllarından ucundan geçirmezler. Annesi Clara ise kızının yaptığı bu hareketi olumlu bulmaz ve geride iz bırakmak istemediği için çareyi bu hikayeye ortak olan herkes öldürmekte bulur. Kızının hoşlandığı çocuk Frank’i bile… Bu sırada anne kızın izlerini süren gizli konsey ortaya çıkarak Eleanor’u kaçırır. Annesi Clara ise son dakikada kızını kurtarmak için varını yoğunu ortaya koyar. Sonunda konseyde Clara’nın bir zamanlar aşık olduğu adam Darvell (Sam Riley) kızı ve annesini kurtarmış olsa da baki olan bir şey vardır; hiçbir şey düzelmemiştir aslında…

Kızıyla yollarını ayıran ve onun artık kendi başına hayatını devam ettirmesini isteyen Clara, Darvell ile ölümsüz hayatına devam eder. Peki sonuç nedir? Bitmek bilmeyen acı diner mi? Sadece ölümü arzulayan yaşlıların kanını içerek hayata tutunan minik Eleanor, huzura ermiş midir? Ya da Clara, yüzyıllar sonra aşık olduğu adam tarafından kurtarılarak, ona yeniden kavuşarak mutlu olmuş mudur? Hayır… Sadece hikaye tamamlanmıştır ama usta yönetmen Jordan’ın vermek istediği şudur; ‘ölümsüzlüğün bedeli ‘acı’dır. Ve bu hikayede mutlu son yoktur…

https://twitter.com/egementk

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir yorum var

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir