Çağan Irmak: ‘Korku sineması da politik olabilir’

Merhaba, uzun zamandır aklımızda olan bir sohbeti sonunda Öteki Sinema’da yayınlıyoruz. Usta sinemacı Çağan Irmak ile Gülizar dizisinin setinde buluştuk ve son filmi Çocuklar Sana Emanet vesilesiyle hem filmi hem de onun fantastiğe düşkünlüğünü konuştuk. Sıkı bir B movie seyircisi olan sinemacıyla uzun ve samimi bir sohbet yaptık. Canavarlar, yaratıklar, şamanlar, efektler ve daha fazlası… Umarız ki okurken sizler de keyif alırsınız.

Öteki Sinema için söyleşenler: Murat Tolga Şen – Murat Kızılca

Deşifre: Özgür Ilgın

Hoşgeldin Çağan… Yeni filmini çektin, adıyla pek renk vermiyor ama bu bir korku filmi… Bu türde çok fazla eser veriliyor artık, eskisi gibi dutluk değil buralar. Filmden yana beklentin nedir?

Seyirciye doğru geçip geçmeyeceği konusunda çok korkuyordum. Dünkü galadan çok mutlu ayrıldım çünkü görsel durum bambaşka bir yere çekebilirdi hikayeyi. Buna salt bir korku filmi veya cin filmi gibi de yaklaşabilirlerdi. Hikaye çok doğru yere gitmiş, yerine ulaşmış. İnsanların temel derdinin çok daha büyük travmatik bir yara, toplumsal bir sorun olduğunu anlayarak çıkmış seyirci. O yüzden de çok mutlu oldum.

Filmi Öteki Sinema’dan Murat Kızılca ile birlikte izledik. Murat’a biter bitmez söylediğim şey şu oldu: Nihayet dedim, bir musallat hikayesi işin içine hacı-hoca karıştırılmadan yapılabilmiş. Ben bu topraklardaki paranormal öykülerin dinin de ötesine geçen folklorik bir şey olduğunu düşünüyorum.

İlk inanışlara kadar gidiyor.

Tabi tabi… ODTÜ mezunu arkadaşımız var. Bir sıkıntısı oldu, kızcağız gitti muska yaptırdı. Evine falan koydu. Bildiğin seküler biri, akıllı, beşeri bilimler okumuş bir insan ama bu sadece dini inanışla, hacıyla, hocayla, sureyle, ayetle alakalı değil.

Aslında filmi hiç böyle okumayabilirsin de… Filmi gerçeküstü yolla değil de tamamen rasyonel bir yolla, yani gerçek bir yolla da okuyabilirsin. O travmanın, o kocaman canavarın, siyah korkunç kalbin tepemizde atıp durması. Bir taraftan da özellikle tacizciyi eve çok yakın tuttum. Hep evin arkasında, hep yanımızda çünkü onlar. Böyle şeyler var. Bunlar güzel güzel geçmiş seyirciye.

Seni ben Atıf Yılmaz’a benzetirim. Niye biliyor musun? Atıf Yılmaz’ın filmlerinde çok fazla fantastik öğe vardır. Ama fantastik sinema yönetmenleri sayıldığı zaman Atıf yılmaz kimsenin aklına gelmez. Halbuki bir sürü fantastik filmi var. Ama o filmler bile o kadar toplumcu bir damardan gider ki… Evet fantastiktir ama aynı zamanda senin yaşadığın hayattır. O yüzden fantastik onu güçlendiren bir unsurdur ama tek başına da ele geçirmez. Senin filmlerinde de, şimdiye kadar gördüğümüz en fantastik işin Kabuslar Evi’nde de böyle. Bu filmin de bu damardan gitmesi, yani geçerliliği olan bir metni olması…

Çünkü böyle bir hikayeyi farklı bir sinema türüyle -tür sineması diyelim biz buna- anlatmazsan kimse izlemez. Özellikle ana akım sinemada… Peki, bu durum bu denli ağır bir hikayeyi hafiflettiğini mi gösterir? İşte korku sinemasını kullanırsan hiç de hafifletmez.

Ben ana akım sinemacıların tür sinemasından yeterince faydalanamadığını düşünüyorum. Komedi, korku…

Ana akım sinemacı var mı? Üç-beş kişiyiz, o kadar!

Evet, ben de o kadar sayabiliyorum. Hakikaten de bir tweet’e sığıyor hepsi.

Çok üzücü. Ana akım, sinemanın çarkını çevirir. Hem sinema tarafını korumaya çalışır, hem de seyirciyi göz ardı etmez. İşte bu yüzden ana akım sinema, çarkı döndüren şeydir ama keşke biraz daha önem verilse. Bizdeki kişisel ve bağımsız film yapma algısı da yanlış bence. O, öyle değil kardeşim! Hani bağımsız diye baktığında Türkiye’nin en bağımsız sinemacısı neredeyse benim. Çünkü zaten kendi hikayelerimi karışan girişen olmadan kendi istediğim oyuncularla çekiyorum. Bağımsız sinema, kişisel film benim için Dövüş Kulübü’dür. İki insanı gerçekliği olmayan bir şekilde yere oturtup Norveçli gibi davrandırdığın zaman bu kişisel sinema olmuyor.

Hepimize Doğu Avrupalı muamelesi yapıyorlar diye bazen yazılarımda dile getiririm. Bağımsızmış gibi yapan bir bağımlı sinema var. Sinemanın zaten bağımsız bir sanat olması bana göre çok mümkün değil. Niye dersen, bir kilo boya ve bir fırça alıp yapabileceğin bir sanat değil sinema. Mesela şu an bir dizinin setindeyiz, bir sürü araba, yüzlerce insan dizilmiş yani bir dizi bölümü için.

Ben şu söylemi biraz tehlikeli buluyorum. Mesela “Sinemanın en son istediği şey paradır” gibi… Yok efendim “Biz gönlümüzü ortaya koyduk” gibi… Bunlar çok tehlikeli söylemler. Çocuklar böyle pembe romantik olmayın. Sinema pahalı bir sanat. Neyi hafifletmeye çalışıyorsun? “Biz emeğimizi ortaya koyduk” deyince iyi film yapmış olmuyorsun.

“Çok hevesliyiz, emek verdik” gibi…

Hah! Adam ameliyat masasında ölmüş ama herkes emek veriyor.

Murat’la dün konuşurken beyin fırtınası yaptık. Tabi biraz uçuk fikirler bunlar, ayağı yere basmayan. Bir kurul oluşturulsun dedik. Bu kurul vizyon filmlerini izlesin ve kaç lira bilet parası verilerek salona girileceğine karar versin. Sinema işi enteresan, ortada iki çeşit peynir var ama biri çok kötü. Dünyanın hiçbir yerinde aynı parayı verip farklı kalitede mal alabildiğin bir ticaret yok. İyi peynir 20 lira ise kötü peynir 10 liradır, değişmez. Böyle olsa salonlar ucuz biletli filmleri göstermekten vazgeçerler ve teknik açıdan çıta yükselir. Murat da “Peki, kurulda kim olacak?” dedi. “Senle ben” dedim. Konuyu böylece kapattık. Sinema kesinlikle para isteyen bir şey ama bizim sinemacıların ağzında “Biz bu filmi imkansızlıklar içinde yaptık” diye bir motto var ve bununla övünülüyor. İmkansızlıklar içinde yapmakla övünülüyor.

Övünülecek bir şey değil bence.

Bu aslında çok tehlikeli bir şey. Böyle olunca da ortaya çıkan işlerin standardı çok belli oluyor. Zavallı zavallı işler… Tekrar filme döneyim. Çocuklar Sana Emanet bir korku filmi, tür sineması alanına rahatlıkla giren ama başka bir hikayesi olan bir film.

Evet, canavar filmi desinler yani… Ben çok severim öyle terimleri.

Bizim korku filmlerinde ünlü oyuncular rol almıyor. Ama Çocuklar Sana Emanet’te karşımıza Engin Akyürek çıkıyor mesela. Sosyal medyada korkunç fanları olan, gayet ünlü bir oyuncu. Onu korku filminde oynamaya nasıl ikna ettin? Sen Çağan Irmak olduğun için mi böyle oldu?

Engin bu filme korku filmi olarak bakmadı zaten. “Bu karakterin çok fena bir derdi var, ben bu adamı çok sevdim” deyip geldi. Çözüldüğü noktaları oynamak çok keyifli geldi. Bugüne kadar bütün o sırları saklayan ve normali oynayan adamı oynamak çok keyifli geldi. Bir de filmin şaşırtan yerleri var. Şaşırtıyor ama hayat kadar şaşırtıyor. Mesela son dönemde böyle bir trend var. Kandır, kandır, kandır seyirciyi, sonra bitiyor. Sen film yapmadın, iki saattir beni kandırdın sadece. Meğer o çocuk yokmuş. Meğer ki onun kardeşi aslında yaşamıyormuş. Çok sıkıldım, bu elli kere yapıldı. Tamam, bunu The Others ile yaşadık, bitti. Mesela İspanyol sineması da bunun suyunu çıkardı son zamanlarda. Sadece entrika yapmak için… Tamam ama sıkıldım. La Casa De Papel adlı dizide sadece bizi şaşırtmaya yönelik akıl mantık almaz şeyler var. Biraz düşünün bari üstüne. Bir polis üç gün telefonunu nasıl açmaz? Üstelik bu kadın operasyon yönetiyor. “Seyirci bunu yer” diyorlar ama yemiyor işte.

Yok yemiyor tabi ama “giriş ve gelişme tamam, sonuç kısmında film batsa da mühim değil” gibi bir sinemacılık anlayışı oldu ya.

En azından ben bu filmde bir şeyin mantığını kurmaya çalıştım. Korku filmlerinde veya bu tarz fantastik filmlerde beni çocukluğumdan beri en rahatsız eden şey şudur: Ortada gerçeküstü bir varlık var ve adamı öldürmek istiyor diyelim. Bu gerçeküstü varlık 120 dakika boyunca cam kırıyor, yangın çıkartıyor ama adamı öldürmüyor. Eee? Bunları yapabilen bir varlık varsa niye ilk etapta gidip adamı öldürmüyor? Ben bunun mantığını şöyle kurmaya çalıştım: Seni öldürmek istemiyor. Seni delirtmek istiyor. Seni delirtirse cehenneme çekecek ve işte o zaman orda seni bulacak ve intikamını alacak. O yüzden çocukluğumdan beri korku sinemasını sevmemin de çok artılarını gördüm bu arada. Yarattığımız karakter ne kadar fantastik olsa bile onun da bir mantığı olmalı.

O evrenin fizik kanunlarını oluşturmazsan patır patır çöküyor aslında. Mesela bütün eşyaları havalandırıp adamı havaya fırlatan bir yaratık sonuna kadar oynuyor seninle. İlk başta boynunu kırıp öldürüverirdi. Bitti!

Üstelik derdi de seni öldürmek yani.

Çağan, sen B-filmleri seviyorsun, şu an şöyle bir trend var. Özellikle yurtdışında B-film çekenler o B duygusunu taklit ediyorlar. Mahsus absürtleştiriyorlar, öyleymiş gibi yapıyorlar. Ben onları seyredince pek keyif almıyorum. Öbüründe, adam Killink çekerken canla başla deli bir avantür çekmeye çalışıyor. Parçalıyor kendini ama bütçe yok, her şey dökülüyor, oyuncular kötü. Dublajcılarla biraz idare ediyorlar işi falan filan. Ama zaman içinde mayalanıp asıl lezzeti oluşturan da bu işte.

Mesela Benim Prensesin Uykusu diye filmim var, orda Genco Abi’ye bir yönetmen oynatmıştım. O Yılmaz Atadeniz’dir.

Kritiğini yapmıştım o filminin… Onun Yılmaz Atadeniz olduğunu da yazdım hatta. Bu dedim kesinlikle Yılmaz Atadeniz. Çok değerli sinemacılar. Onları anmak da oldukça hoş. Peki bir şey diyeceğim. Senin böyle bir öncü tarafın var. Mesela bu Issız Adam ile plak işine soktun herkesi… Ben plaktan bahsederken, “Issız Adam’dan önce de biriktiriyordum ha!” demek zorunda kalıyoruz.

Hiç tahmin etmiyordum. Plaklar hayatımda var olan şeylerdi, sadece filme koydum.

Geçen Kadıköy’deyiz. Her yer plak dükkanı olmuş. Aynı sokaktan geçerken tam dört tane plak dükkanı gördüm ve çalışıyorlar yani. Ama bir kötülük yaptın. Eskiden gayet ucuz güzel fiyatlara iyi plaklar buluyorduk. Senin filminden sonra bu iş kötüleşti. Fena yani. Ucuza plak bulamıyoruz! Böyle bakıp yutkunarak çıkıyoruz falan. Çocuklar Sana Emanet’i bir korku filmi olarak görenlerin nazarında şöyle bir intiba oluşacak; “Ne güzel! A sınıfı bir yönetmen, A sınıfı oyuncularla bir korku filmi çekmiş.”

Bir de aslında bizim unuttuğumuz türde bir film bu. Eskiden yapılmış mı, yapılmış. Yapılmamış değil. Türk sinemasında örnekleri var. Mesela benim Metin Erksan’a en yakın olduğum filmim bu. İnsanın doğa ile mücadelesi… O tatta bir şey. Ayağından zincirli bir adam… Şeyden çok korkuyordum; bazen istemediğin alt metinlere sebebiyet veriyorsun ya. Bu da kötü bir miras Türkiye’de. Hani ayağından zincirli olma hali Prometheus’a mı gidecek? Bir sürü alt metin, alt metin… Ne olur, sadece zincirli işte o adam.

O ilişki çok güzel kurulmuş filmde. Başta adamı zincirli göstermen. Derviş karakteri ona son yemeğini yediriyor, seyircinin kafasında hemen ¨ne oldu da böyle oldu¨ sorusu beliriyor ve hikaye açılıyor.

O sahnede bir de oyuncu olarak değil, köylü olarak kötüyü oyanayacak. “Osman Abi aman” dedim. Bak, sen buralarda rol yapıyorsun ama Derviş olarak rol yapıyorsun. Sen onu da bir süzgeçten geçir. Derviş ne kadar rol yapabilir? Oralarda mesela oyunculuğu değişti hemen.

Osman Alkaş müthiş bir oyuncu. Kıbrıs’a gitmiştik Derviş Zaim’in filmi için. Rum kesimi  ile Türk kesimini buluşturan bir gala yaptı Derviş Zaim. Osman Abi de Gölgeler ve Suretler’de oynuyordu. Ben onu ilk orada keşfettim. Çok iyi oynuyordu. Oynadığı dizinin kalitesini de yükseltiyor. Filmin sınıflandırması ne?

15+ almış. Bu iyi bir şey, 18+ almaktan korkuyorduk çünkü.

Filmde bazı şeyleri bilinçli mi bıraktın bilmiyorum. Mesela Yağız karakteri…

Yağız aslında çok enteresan bir yerde duruyor. Hayaletlere inanmayan bir karakter. Ne yapsa da göremedi zaten. Gerçeküstü hiçbir şeye şahit olmadı. Yani Yağız, inanmayanlar grubunu temsil ediyor bu filmde. En son finalde mesela olay bitti, koştu geldi oraya, dedi ki: “Derviş Abi ne oldu burada?”

Video furyasında ünlenen bir film var, Eric The Viking diye. İzlemişsindir. Eric The Viking’de Hristiyan olmuş bir tip var. Valhalla’ya gidiyorlar. O hiçbir şey görmüyor. Hepsi Valhalla’nın kapısında kalakalıyor. O “ne kapısı?” diye geziniyor. Aynı onun gibi olmuş. Ünlü bir korku sinemacısıyla konuşurken, “Benim filmlerim aslında cin filmi değil” dedi ve ekledi: “Büyü filmi bunlar. Bu filmlerin  seyirci yaş grubunu ölçtürdüm, 14-25 yaş arası muhafazakar kadın seyirci” dedi. Ve onların dünyasında herkes birbirine muska yazdırıyor, büyü yapıyor, herkes eltisinin yastık altına büyü sokuşturuyor. Tamamen paranormal bir dünyada yaşıyorlar ve inanıyorlar. O yüzden de başlarına gelen her şeyden böyle şeyleri sorumlu tutuyorlar. Sen korku filmi izliyorsun, o kendi hayatını izliyor. Burda da filmi şehirde başlatıp kırsala taşıyorsun, kırsala aldığın anda da paranormal duygu ister istemez güçleniyor, heybetleniyor.

Şunu da düşündük, ölmüş bir tacizci bu. Şimdi öldü ya, nasıl geri döndü? Nereden ceza yedi öbür tarafta ve niye bu şekle geldi? 1000 Voltla oturup onun mantığını kurmak çok keyifliydi. Mesela ne oluyor? Çarpılırsın. İşte, ayakları tersti. Efendime söyleyeyim, cinselliğini tamamen yok ettik. Önü tamamen çıplak görünse de cinsel organı yoktu hadım ettik ceza olarak gibi hep böyle bir şeyler ile o mantık kuruldu. Adım adım onu izlemek keyifli idi. Hatta ilk belirdi böyle, işte ben çok korkuyordum. Efektler iyi olmazsa göçeriz, o yüzden çok tedirgindim. Adım adım gittik. Ben biraz daha Prensesin Uykusu’ndan, Ulak’tan, Kabuslar Evi’nden bu 3D ile baya haşır neşir olduğum için “Gel bak hareketlere” dediler. Gittim. İlk plan o yukarıdan kolunun indiği an idi. Bilgisayara “Yavrum benim!” diye sarıldığımı hatırlıyorum!

CGI bir korku filmi için en tehlikeli şey. İnandırıcı olmazsa iş büyük yara alıyor ama senin yaratık hiç fena durmuyor.

Bence çok iyi oldu, çok mutlu oldum!

Açıkçası CGI bir yaratıkla karşılaşacağımı bilmiyordum. Normalde önyargılıyımdır CGI’a karşı. Bir de Türk filminde karşıma çıkacak olması… Daha önce karşıma çıkanları biliyorum. Mesela Hasan Karacadağ’ın Semum’unu düşün. Iron Maiden’ın Eddie’sini koymuş adam, iyice çizgi film gibi, çok kalitesiz, çok kötüydü. Burada filmi yaralamıyor ve inandırıcılık ile ilgili bir sıkıntı çektirmiyor.

O yüzden dedim ki “Et, çıplak et kadar gerçek olsun” Çok uğraştılar ama yani…

Kaça malettin filmi?

Ben hiçbir filmimin bütçesini bilmem. Çok zorlanmadık ama. Garip bir şekilde her şey yolunda gitti. “Şöyle zorlandık, böyle zorlandık” olmadı. Assos’a gittik ve film bitti. Orada karavan şoförümüz vardı, onun cümlesini söyleyeyim: “Ya ne kadar güzeldi. Hiçbir şey anlamadan bitti. Keşke Çağan Hoca hiçbir şeyi beğenmese de bir daha baştan çeksek filmi.” Ben de bu arada duyuyorum yani. Arkadayım. Onlar kendi aralarında konuşuyorlar.

Filmdeki köyü, Kabuslar Evi’nde kurtadamlı bölümü çektiğin yere benzettim. Dar köy yolları falan. Orası gibi görünüyordu.

İlk oraya baktık, yapabilir miyiz diye ama olmadı. Çok da iyi oldu aslında Assos’ta olması. Assos başka bir hava getirdi filme. Yani orada daha korkunç olacaktı belki ama burada biraz daha doğayla yumuşamış oldu. Gerçi dün galada gördüm, baya gözlerini kapatanlar vardı. Şimdi tabi biz bu türü sevdiğimiz için bize öyle gelmiyor… Ama gerçekten birkaç mesaj aldım “Çağan gerçekten uyuyamadık sabaha kadar” falan diyenler oldu. Mesela ben Babam ve Oğlum’da da o dozajı bilemiyordum. Orada ölüm de düğün de büyük yaşanır. Mesela o “açaydım kollarımı” sahnesinin benim hayatımda karşılığı var. Ben gördüm o sahneyi çocukken. Yaşadım. Komşumuzun başına gelen bir olayı alıp koymuştum ama ben o kadar çok insanın perişan olacağını gerçekten bilmiyordum. Çünkü bana hiç yabancı olmayan bir durumdu o. Ben direkt aldım, filme koydum. O kadar çok ağlayan insanı görünce gerçekten çok şaşırdım.

O filmini İzmit’te izlediğim sinemayı ve anı hatırlıyorum. Hepimiz ağlamaktan helak olmuştuk.

Ama ben bunu gerçekten beklemiyordum yani. Çok şaşırdım.

O zaman oradan bir soru üreteyim ben sana. Şöyle bir şey var. Orada “açaydım kollarımı” çok tehlikeli bir sahne.  O sahneyi iyi oynayamadığın an komedi olabilir, karikatür olabilir!

Ama işte sinema böyle bir şey.

Bir yönetmenin sette en iyi yapması gereken şey bana göre oyuncu yönetimi. Sen bunu iyi beceriyorsun.

Bir de ben hayatımda komik olmaktan hiç korkmadım. Dayak yemekten hiçbir zaman korkmadım. Komik olmaktan, dayak yemekten korksam bu yaratık işine girmezdim zaten. Birilerinin de korkmaması gerekiyor bu durumdan. “Mış gibi” davranarak nereye kadar götürebiliriz bu tarz hikayeleri? Mustafa Hakkında Herşey’de de öyle. Dayak yemekten korksaydım öyle bir senaryo yazmazdım. Çünkü evet, bazen hiç inanmadım diyorsun bir şeylere ama bunu dedikten sonra, ertesi gün gazetede bir üçüncü sayfa haberi okuyorsun. “Filmde bunun dörtte birine inanmamıştım, burada on katı olmuş” diyorsun. Hayat böyle bir şey. Mesela çok enteresan bir olaydı. Bir doktor beyefendi  demiş “Ya ben darbe sabahı doğumu eleştirmiştim, kendi başıma geldi. Takside bebeği ben doğurtmak zorunda kaldım” Biliyor musunuz o hikayeyi? Yani işte hayat bazen böyle inanılması zor anlarla karşımıza geliyor. O yüzden olaya senin inanman karşındakini de inandırıyor. Bu filmde ben yönetmen olarak bir tek şeye karar vermeliydim: Çağan Irmak olarak bu olaylara inanıyor muyum, inanmıyor muyum? O önemli değil. Ben filmin yönetmeni olarak o hayalete, o canavara inanacak mıyım, inanmayacak mıyım? İlk sorum bu olmalıydı, benim kendime sorduğum ilk soru. Mesela bazı filmleri karakterin gözünden bazılarını yönetmenin gözünden anlatırsın. Bu kararlar benim bir film yaparken verdiğim ilk kararlar oluyor. İnanacak mısın, inanmayacak mısın? Çünkü inanmasam başka türlü anlatacağım hikayeyi. O da bir yöntem. Örneğin Unutursam Fısılda’da sadece ve sadece o iki kız kardeşin gördüğü anlara şahit olmalıydım. İlk kararım buydu. Üçüncü bir göz istemiyordum. Mesela filmde kaza oluyor. Şimdi çok üzülerek söylüyorum, bir eleştirmen yazmış: “Mehmet’in kazasını görmeliydik” diye. Hayır, görmemeliydin! Çünkü onu Ayperi görmedi. Ayperi’de de yavaş yavaş demans oluyor. O ve ablasının hatıralarından yola çıkıyoruz. Sen onun görmediği bir şeyi görmeyeceksin bu filmde. Mesela başka bir kişi daha… Hümeyra kendi şarkılarını söylesin. Hayır! O film Ayperi’nin filmi! Ayperi’nin müziğiydi o. Hümeyra ile alakası yoktu. Şarkıcı oyuncu yani. Barbara Streisand’ı da oynatabilirdin. Şunu demek istiyorum: Bazen üzülerek izliyorum algıyı. Tamam mıyız? filmine de “Viski dolaba konmaz”… Evet konmaz, ben de biliyorum. Ama çocuğun annesi baskın yapıyor eve ve durmadan viskiyi dolaba saklıyor. Anne “Burada ne varmış?” diye dolabı açıyor ve viskiyi çöpe atıyor. Ama ben de biliyorum viskinin dolaba konmayacağını. Böyle şeylerle uğraşmak zorunda kalıyorsun bazen.

Bu arada, bunu araya sıkıştırayım, hep düşündüğüm şeydir: Unutursam Fısılda olmasaydı Arif V 216 olmazdı. Ben Arif V 216’nın genel konseptini Unutursam Fısılda’nın etkilediğini düşünüyorum.

Neden?

O plastik geçmiş resmine esin verdiğini düşünüyorum.

Haa! Ben şöyle bir şey söyleyeyim. Cem Yılmaz’ı ve filmlerini çok seviyorum.

Ben de çok seviyorum. Ama Cem Yılmaz orada doğru bir şeyi görüp kendi filminde de uygulamış gibi geldi bana.

Zannetmiyorum. Çünkü Cem o dünyanın çocuğu. Çok sever onları yani kendi estetiğidir o. Miraslar güzel. Biz de çok şeyin mirasını aldık. Mesela ben sette bile kendimi Lütfi Akad’ın bir sahnesini çekerken yakalıyorum. “Aaa, bu Lütfi Abi’nin filminde vardı” diyorum yani. Onlar güzel şeyler yani beslenmek.

Esprili bir soru sorayım sana. Çok seviyorum Şerif Abla’yı. Antalya’da şurada burada festivallerde görüyorum, üç kişi gezerler. Festival çetesi diyorum ben onlara. Bizden daha çok film seyrediyorlar. Çağan asıl merak ettiğim soru şu: Acaba Şerif Sezer senin sünnet düğünü kasedinde de oynuyor mu?

(Kahkaha atıyor) Uzun zamandır çalışmıyorduk. Özledim de onu yani. Bu filmde de gerçekten gözlerindeki lenslerle hiçbir şey göremeden oynadı. Film konusu hakkında en az bilgiye sahip olan o aramızda. (Gülüyor)

Şerif Sezer, sesini yüzünü çok iyi tanıdığımız birisi olmasına rağmen kırsaldaki şaman teyzeyi çok güzel oynamış. O rolde çok iyi durmuş ya, harika!

Biz biraz çalıştık şamanların cin çıkarma ritüellerine. YouTube’da bazı gerçek videolar var. Tabi ortada bir cin min görmüyorsun orada da. Böyle ilk inanışlara, kök, ağaç, kadın, şifacılık… Mesela o çok önemlidir şamanlıkta. Otacılık derler. Bunları biraz serpiştirdik. Çünkü ucu doğaya denk geliyor. Bir de bizim kahramanımızın arınma hikayesi bu.

Ben filmde bazı şeyleri getirip bıraktığın yerleri çok sevdim. Mesela bir şey yakaladığı zaman sinemacı, onu böyle kanırtana kadar kullanır. Mesela çocuğun babası. Çocuğun babasını oraya bir tehdit unsuru olarak yolluyorsun. Sonra çocuk babasını korumak için bir şeyler yapıyor.

Soruna cevap veren bir örnek olacak. Prensesin Uykusu diye bir film yaptım ya, Prenses’in Uykusu’nun senaryosu yazılırken ellinci sayfaya kadar fantastik ögelerin hiçbiri yoktu. Şöyle bir şey oldu: Aziz annesinin öldürüldüğü anı anlatmaya başladığında ben “Off! Yine mi flashback Çağan, senden nefret ediyorum! Yine mi o öldürmeyi  göreceksin? Yapma artık ya!” dedim. Sonra “Aaa, bir dakika çizgi film yap bunu” dedim ve başa dönüp o elli sayfayı bir daha yazdım. Bütün o çizgi filmler, kuşlar o zaman girdi filme. Çünkü ben kendimden sıkılıyorum artık bir yerden sonra. Yine mi flashback, yine mi geçmişi anlatacağız? Yine mi o travma? “Aaa!” dedim, “Çizgi film yap ya.” Oldu bitti. İnsanın kendinden sıkılma durumu var. Yine aynı filmi çekmeme isteği. O, kendime uyguladığım otosansürün en güzeli işte. O beni bambaşka bir yaratıcılığa itiyor.

Filmde küçük oyuncular da var…

Çocuklarla çalışmak çok keyifliydi. Şimdi çok nazik davranıyorsun. Korkacaklar mı acaba diye endişeleniyorsun. Olayı anlatmaya çalışıyorsun. “Bak, yaptığımız sadece bir oyun” diyorsun. O senden daha çok biliyor onları. Bitirmiş onları tablette. “Ne olacak, yaparım” diyor ve yapıyor. Acayip bir şey bu. Ben şimdi şunu demek istemiyorum: “Biz eskiden sokaklarda top oynardık, şanslı çocuklardık” falan. Bu biraz eskidi. Şimdiki çocuklar tableti ellerinden bırakmıyorlar ama hepimizden daha fazla farkındalar dünyanın. Şimdi dünya böyle bir farkındalık istiyor. Özellikle ülkemiz bu farkındalığı çok istiyor yani.

Bir soru daha. Kabuslar Evi benim televizyonda gördüğüm en müstesna işlerden biri. O zamanlar her bölümü yayınlandığında aramızda konuşuyorduk. Hatta şu anki Netflix’in, BluTV’nin, PuhuTV’nin denediği butik dizi olayının öncülü. Şimdi böyle bir şey yapmak ister misin? Yapar mısın?

Çok isterim, hatta çok erken bir projeydi o. Orada yazdığım bazı hikayeler hakikaten sıkı hikayelermiş. Yıllar sonra dönüp bir daha baktım. Belki bir gün bir remake yapabilirim. Onların hepsi yalnızlık hikayeleriydi. Yapayalnız karakterler. Yapayalnız ruhlar. Mesela o anlamda benim hayatımı değiştiren küçücük bir diyalog vardı Poltergeist filminde. Ordaki eve gelen ruhları gören kadın var ya hani. Böyle bir bakar ve şöyle der: ”O kadar yalnızlar ki.” İşte o beni çocukken acayip bir melankoliye sokmuştu. Evet küçücük bir cümle benim bütün korku filmi algımı değiştirdi. Kabuslar Evi’ndeki melankolik hayaletler, iyi huylu hayaletler, ne bileyim böyle yapayalnız, haksızlığa uğramış hayaletler, onları çok büyük bir keyifle yazmıştım o yüzden.

Bazı filmlerde mekan oyuncuları kadar öne çıkar. Mesela bana Sapık dediğinde Alfred Hitchcock’tan önce ev geliyor aklıma. Kabuslar Evi’ndeki ev de çok etkileyiciydi. Burada da şaman teyzenin evi… O ev var mı, yoksa sen mi yaptırdın?

Biz yaptık. Orası kullanılmayan bir ahırdı. Köy de gerçekten terkedilmiş bir köydü. Bir muhtar kalmıştı neredeyse. Ağaç ve evi yan yana görünce uzaktan, “burası” dedim. Kabuslar Evi’ndeki evin de ilginç bir hikayesi var.

Evet, o evi de çok merak ediyorum.

O ev, bütün duvarları dökülmüş ve çatısı da olmayan bir evdi çünkü yarım bırakılmış bir inşaattı. Çok garip bir hikayesi var. Üç tane işçi ev yapımında nedeni belirlenemeyen bir şekilde ölmüş. Evin sahibi de öldürmüş kendini ve orada bırakmışlar.

Meğer gerçekten kabuslar eviymiş! Bu filmin bazı şeyleri hareketlendireceğini düşünüyorum, daha sağlam ve ciddi korku prodüksiyonlarını karşımıza çıkarması açısından. Türkiye’de yıllar sonra komediden sonra korku türü de oturdu. Her yıl 20-30 örnek çıkıyor ama en azından sen ciddi bir ana akım sinemacı olduğun için türleri alıp böyle bir kalite düzeyine çekebiliyorsun.

Bir de bizim kuşak Martı Adası, Logan’ın Kaçışı, Hitchcock filmleri ile büyüdü. Televizyonda ilk onları gördük. Müzedeki Hayalet vardı mesela ben çocukken. Ve bu çok acayip bir miras getirdi. Çocukken olumlu anlamda zehirlenmeye başlıyorsun. O yüzden, bir anlamda old-school bir korku filmi bu. Yani eski moda korku filmi. Hani mesela o elin geldiğinde “daaan, daaan” Hitchcock müziğinin yükselmesini Hollywoodvari bir soundtracki özellikle istedim. Ayrıca korku sineması da politik olabilir ve bir şeyler anlatabilir. Yani sinema en başından beri bir karşı duruşsa, bir karşıt söylemse her şeye karşı… Aşk filmi ile de politik olabilirsin. Politik film diyorlar. Her şeyle politik olabilirsin. Aşk filmiyle, western filmle, hepsiyle politik olabilirsin aslında istersen.

Burada da filmin vicdanının durduğu nokta önemli. Bu filmde bir imdat çığlığı da var. Çağan, samimi cevaplar için çok teşekkür ederiz. Film için de, röportaj için de. Öteki Sinema’da bir Çağan Irmak röportajı yayınlamak bizim için çok keyifli olacak. Takip ettiğimiz bir sinemacısın. Senin de Öteki Sinema’yı okuyup sevdiğini duymaktan da çok mutlu olduk.

Ben teşekkür ederim.

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun'da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda "Öteki Sinema" yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar'da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu... Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

Bir yorum var

  1. Mansur Yıldırım

    Çağan Irmak sevdiğim bir yönetmen. Türk sinemasında böyle değerli yönetmenlerimizin korku denemeleri yapması, Türk korku türüne bir kalite getirecektir. Umarım Çağan Irmak buna örnek olur. Röportaj için murat tolga şen, murat kızılca ve özgür ılgın’a teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: