Can Evrenol’dan FrightFest Günlükleri…

Avrupa’nın en büyük korku filmi festivali Film4 Frightfest, bu sene artık çıtayı iyice yükseltti. Ağustos’un son haftasonunda Londra’nın göbeğinde 1300 kişilik EMPIRE sinemasında 5 gün süren festivalde bu sene korku sinemasının en ünlü simaları da vardı. Hostel filmlerinin yönetmeni ve vahşet sinemasının temsilcisi haline gelen Eli Roth, yapımcılığını üstlendiği The Last Exorcism‘in (2010) Avrupa galası için Frightfest’teydi. Gelmiş geçmiş en iyi birkaç korku filminden biri sayılan orjinal Texas Chainsaw Massacre‘ın (1973) ve Poltergeist‘ın (1982) yönetmeni Tobe Hooper, Total Film dergisinin sponsorluğunda, Total Icon blümünde seyircilerin sorularını cevapladı. Ayrıca 13. Cuma filmlerinde ünlü Jason Voorhees’i canlandıran Kane Hodder ve Candyman‘ın (1992) korkunç Şekeradam’ı Tony Todd 5 gün boyunca festivalcilerle birlikte Frightfest’in tadını çıkardılar. Tabi bunlardan başka daha bir çok filmin yönetmeni ve oyuncuları da festivalde boy gösterdiler.

Bu sene bence festivalin iyi filmleri Monsters (2010), The Loved Ones (2009), Dream Home (2010), Red Hill (2010) ve Red White & Blue (2010) oldu. Ayrıca Afrika’da çekilmiş olan çok sağlam zombi filmi The Dead (2009), biraz Hollywood kaçmasına rağmen bütün film tek bir tabutta geçtiği için enteresan ve etkileyici bir film olan Buried (2010), 40 saniye kesilerek sansürlü bir şekilde gösterilebilen ancak yine de vahşetin sınırlarını zorlayan I Spit On Your Grave (2010) festivalin diğer önemli filmleriydi. Festivalin kapanış filminde gösterilen The Last Exorcism ise herkesi kesinlikle çok eğlendirdi, koltukların birkaç defa zıplattı ve çok güzel bir final oldu.

Bu sene Frightfest yazımı her gün, festivalden eve dönünce günlük gibi yazmayı planlıyordum. Ancak günde 6-7 film, üstüne bir de Frightfest’in barı Phoneix’e uğrayınca bu plan yalan oldu tabi. Ancak 3 filmin gösterildiği ilk gece yazabildim.

Bu sene Frightfest’teki 3. senem… ve bu festivale 2. defa bir kısa filmle katılmanın keyfini yaşıyorum. 2009’da Sandık‘ın Frightfest’e seçilmesiyle başlayan serüvenimde bugün artık ucundan da olsa bu büyük ailenin bir parçası olarak hissetmeye başladım. Bilmeyenler için kısaca geçmek gerekirse, Frightfest Avrupa’nın en büyük ve en popüler korku filmi festivallerinden biri (belki de birincisi). Yüzlerce korku filmi hastası, her Ağustosun son haftasında, Londra Leicester meydanında Demons tshirt’leriyle, Dawn of The Dead dövmeleriyle, ellerinde posterleri ve Frightfest çantalarıyla Frightfest’te buluşuyorlar. Kolay kolay başka biryerde rastlayamayacağınız, biraz antisosyal, biraz kafayı sıyırmış, ama aslında sanata ve dünyaya karşı çok ilgili, çok özel bir grup insan…

5 gün boyunca günde ortalama 6-7 korku filmi üst üste izleniyor bu festivalde. Artık bir filmde kafa kopması, omurganın sökülmesi, kan fıskiyeleri, ağlayan kızlar, ve çeşitli yaratıklar görmek sıradan bir tecrübe haline dönüşüyor. Vampirsiz, zombisiz veya seri katilsiz bir film gördüğünüz zaman yadırgayacak duruma geliyorsunuz. Çok enteresan bir kafası var. Artık nerdeyse hertürlü şok edici olaya duyarsızlaşacağınız bir durumda, yine aradan bir film geliveriyor, nefesinizi kesiyor veya sizi gülmekten yerlere yatırıyor, veya 1300 kişiyle beraber hepbir ağızdan bağırarak alkışlamanıza neden oluyor. Diğer festivallerden farklı olarak bir parti ve bir aile havasında olan Frightfest, bu sene 11 yaşında! Festivalin bu seneki özel konuğu ise büyük üstad Tobe Hooper!

Dürüst olmak gerekirse bu sene Frightfest biraz sallantılı bir açılış yaptı. Festivalin şahsen en sevdiğim bölümü olan ”Frightfest’e hoşgeldiniz” klibi bu sene yoktu. Onun yerine Duke Mitchell Film Club’ın (Evrim Ersoy & Alex Kidd) hazırlamış olduğu eski fragmanlardan oluşan esprili ve şık giriş videosu ise makinist’in laptop’unun gazabına uğrayarak takıldı. Festivalin en merakla beklenen filmi, A Serbian Film‘in sansüre takıldığı ve festivalden son anda çıkartılmak zorunda kalındığı haberi büyük hayal kırıklığı yarattı. Bütün bunların üzerine açılış günündeki 3 filmin 3’ü de (benim için) vasatı aşamadı.

Hatchet II (2010) – Festivalin açılış filmi, festivalin sevgili oğlu Adam Green’in Hatchet II‘sinin dünya ilkgösterimiydi. Filmde Kane Hodder (Jason Voorhees) ve Tony Todd’ın (Candyman) oynuyor olması, ve ikisinin de şahsen bu gece Frightfest’e teşrif etmiş olmaları, ve ikisiyle de fotoğraf çektirip bir iki cümle sohbet etmiş olmam benim için muhteşem bir olaydı! Kane Hodder’a tezimi Jason üzerine yaptığımı söylemeden duramadım. Tony Todd’a da Türkiye’de Candyman’in çok ünlü olduğunu, küçükken yazlıkta nasıl Şekeradam hikayesini dinlerken heycanladığımı anlattım. Tony Todd da ben söyleyince ”Şekeradam” diye Türkçe tekrarladı, ve bu işe çok sevindiğini söyledi!

Adam Green’in ilk filmi Hatchet, 2006 yılında Frightfest’te oynadıktan sonra patlayınca, Adam ve Frightfest arasında güzel bir dostluk başlıyor ve 2006’dan sonra her sene Adam Green ve Joe Lynch Frightfest için ufak videolar yapıyorlar. Bu yüzden Hatchet II ile Adam Green’in Frightfest’e dönmesi, ve Frightfest’in de bu filmi açılış filmi olarak vermesi çok manidardı. Filme gelince, izlerken biraz sıkıldığımı ve zaten ilk filmin de pek hayranı olmadığımı söylemeliyim. Yine aynı şeyler. Benim Adam Green’e duyduğum saygı, esas olarak Frozen‘dan kaynaklanıyor. Frozen baya iyi film!

Primal (2009) – Frightfest’te her sene Avustralya’dan bir veya birkaç bomba oluyor. Bu seneki ilk Nu-Ozploitaion filmi Primal‘dı. Garip bir film Primal. Sevdim mi sevmedim mi anlayamadım. Karakterlerin yarısını sevdim, yarısından nefret ettim. Yer yer çok sulu, yer yer çok banal, ama bazen de baya komik ve hatta bir iki şok edici olay vardı. Kanguruya saldırıp yiyen kız sahnesi bombaydı. Filmin başı çok yavan başladı ama sonunu iyi getirdi. O yüzden gecenin sonunda ağzımda fena bir tad bırakmadı doğrusu…

Dead Cert (2010) – İngiliz mafya/vampir filmi Dead Cert, arkadaşlarımın neredeyse tamamının nefretini kazandı. Filmde Guy Ritchie filmlerinden tanıdığımız bir çok aktör vardı. Hepsi de iyi oynuyorlar aslında ama film teknik açıdan çok zayıftı! Kendini olması gerektiğinden fazla ciddiye alan, teknik olarak çok hatası olan (özellikle ses dizaynı daha bitmemiş falan sandım ben), ve görüntü yönetmenliği yerlerde bir film… Ama bütün bunlara rağmen ben (arkadaşlarım arasında bir tek ben!) filmi ucuz bir film olarak bir nebze sevdim.

Geçen sene arkadaşlarımdan Japon Melis İstanbul’dan kalkıp Frightfest’e gelmişti. Bu sene festivalde bütün Frightfest arkadaşlarımdan başka, ayrıca arkadaşım Mert Jr ile birlikteyiz Frightfest için buraya geldi.

İlk gün sallantıda başlayan festival, 2. gün de vasat devam etti. İkinci günün benim için tek özelliği Tobe Hooper‘ın olması ve dev ekranda 1300 Frightfest’çiyle Texas Chainsaw Massacre‘ı izlemek oldu.

Eggshells (1969) – Hooper’ın son zamanlara kadar kayıp sanılan ilk filmi Eggshells, tam bir öğrenci hippi trip filmi. Filmin çok nadir olması, bir daha kolay kolay beyaz perdede izlemeye imkan olmaması açısından önemliydi. Ama izlerken uyuya kalmamak için kendimi zor tuttuğumu da eklemeliyim.

Texas Chainsaw Massacre (1974) – Kaçıncı defa izliyorum, hala ilk izleyişimdeki gibi rahatsız olduğuma ve hayran kaldığıma şaşırıyorum. Gelmiş geçmiş en sevdiğim biriki filmden biri.

Total Icon: Tobe Hooper – Seyircilerle söyleşi yapan Hooper çok sempatik, biraz da komik bir adam. Hooper’a ilk soruyu soran Mert Ediz oldu.

Isle of Dogs (2010) – İngiliz mafya filmi. O kadar kötüydü ki Mert’le 20. dakikada fln çıktık filmden.

F (2010) – Bir başka İngiliz filmi. Heartless‘ı (2009) hatırlatı biraz. Heartless‘ı da sevmemiştim, bu filmi de hiç sevemedim. Nedense akadaşlarımın birçoğu çok sevdi ama.

Red Hill (2010) – Avustralya yapımı Red Hill festivalin en iyilerindendi. Red Hill bir korku filmi değil. Şehirden kaçıp hamile karısıyla küçük bir kasabaya taşınan genç ve dürüst bir polis, daha ilk günden kendini bir kabusun içinde bulur. Komşu kasabanın hapishanesinden kaçmış bir seri katil, intikam için geri dönmüştür…

Alien vs Ninja (2010) – Tokyo Gore Police‘den sonra patlayan bu yeni dalga çoktan kabak tadı verdi. Japonya’dan gelen bu yeni janrda, ucuz splatstick komedi, ucuz CGI efektleri ve ultra-vahşet iç içe. Geçen seneki Zombie Girl vs Frankenstein Girl‘ü zaten zar zor sonunu getirmiştim. Bunu 10 dakika izledikten sonra eve kaçtım.

İlk 2 günkü filmlerden hayal kırıklığına uğrayınca 3. gün ilk 4 filmi izlemek yerine öğlene kadar uyuyup enerji depolamaya karar verdim. Zaten Tortured (2010) yakında dvd’ye çıkıyor. İzleyenlerden duyduğum kadarıyla 13 Hrs (2010) yine çok kötü bir İngiliz filmiymiş. Cherry Tree Lane‘i (2010) beğenenler var, beğenmeyenler var… Ünlü sömürü klasiğinin yeniden çevrimi olan I Spit On Your Grave (2010) ise 40 saniye sansürlü olduğu için izlemek istemedim. İzleyenler oldukça beğenmiş ama…

Festivaldeki belki de en iyi filmdi; Monsters! Meksika – A.B.D. sınırına bir Nasa uzay mekiği düşmesiyle iki ülke arasında bir yasak bölge oluşur (ama nerdeyse Meksika kadar bir alandan bahsediyoruz). Bir fotoğrafçı ve bir gazeteci başka bir yol bulamayınca ülkelerine dönmek için bu bölgeden kara yoluyla gitmek zorunda kalırlar. Çok küçük bir bütçeyle çekilmiş film, perdede muhteşem bir sonuç veriyor. Filmi Sony EX3 ile çektiklerine inanamadım. Gerçekten çok ama çok güzel görünüyor.

Filmin havası son derece ciddi. Karamsar. Yolculuk teması iyi işlenmiş. Klişelerden uzak. Filmin efektlerini (uzaylıları) yapan, filmin yönetmeni Gareth Edwards. Tıpkı District 9 ve Neill Blomkamp gibi. Ancak District 9′dan farklı olarak Monsters hiç bir zaman bir kaç-kovala Hollywood aksiyon filmine dönüşmüyor. Filme kesinlikle çok saygı duydum. Jurrasic Park‘ta hani T-Rex’in arabaya saldırdığı sahne ve sonrasında Dr. Grant ve çocukların elektrikli tellere ulaşmaya çalıştığı yolculuk vardır ya, film tam bu hissi yakalıyor.

Monsters‘ın yönetmeni Gareth Edwars’la kısa bir süre sohbet etme imkanı buldum. Edwards, gösterimin ertesi günü eşiyle İstanbul ve Peri Bacaları’na tatile gidiyordu.

Dream Home (2010) – Monsters’ın üstüne, geceyarısı kuşağında yine çok iyi bir film vardı. Hong Kong’daki ev kiralarının korkunç bir şekilde yükseldiği günümüzde, genç bir kız bir daireyi almayı saplantı haline getirmiştir. Ve bu daireyi almak uğruna herşeyi yapmaya hazırdır… Aslında ne sinopsisi, ne posteri ne de ismi bana pek ilgi çekici gelmemişti bu filmin. Ancak filmdeki cinayet sahneleri çok başarılı. Sanki 80’lerin başında 13. Cuma filmlerini izlermişçesine etkiliyor izleyiciyi. Hem absürt, hem rahatsız edici. Yakalaması zor bi çizgi. Bu özelliğiyle de tam bir korku festivali filmi Dream Home!

Monsters‘la beraber festivalin adeta rengi değişti diyebilirim. Son 2 gün birbirinden keyifli ve etkileyici filmler vardı. Hala 3. günün son 2 filmini kafamda sindirmekle uğraşırken 4. gün ve kısa filmler geldi çattı. Açıkçası bu sene kısa filmler oldukça iyiydi. 2 sene önce Sandık‘la katıldığımda diğer kısa filmlerin hemen hemen hepsinin komedi olmasına çok bozulmuştum. Bu sefer durum farklıydı. Kanımca Le Madre (Alberto Evangelio) ve Through The Night (Lee Cronin) seçkinin en iyileriydi. Ayrıca komedi olmakla beraber Papa Wrestling (Fernando Alle) ve Rise of The Appliances (Rob Sparckling) de çok güzel kısa filmlerdi. Genel olarak herkesin favorisi Papa Wrestling oldu. Festival sonrası afterparty’de bara gidip kendimi tanıştırmadan (tebdil-i kıyafet) insanlara en sevdikleri kısa filmleri sorduğumda birçok insanın To My Mother and Father‘ı söylemesi de benim için çok sevindiriciydi.

Filmler başlamadan önce 1300 kişinin önünde sahneye çıkıp birkaç cümle söylemek de biraz heyecanlandırdı doğrusu. tek başıma değildim tabi sahnede. 8-9 kısa film yönetmeni beraber çıkıp filmlerimizi tanıttık. Keyifliydi.

Kısa filmlerle birlikte bir de korku filmi quiz’i vardı. To My Mother and Father‘ın yapımcısı arkadaşım James, bütün salon içinde 5. oldu! Tebrikler edelim.

Günün diğer filmleri: We Are What We Are (2010) – Meksika’nın Let The Right One In‘i olarak tanımlanan film bu sene Cannes’da da yer almıştı. Latin Amerika varoşlarında 3 çocuklu bir aile, babalarının ölmesiyle birlikte içlerinden yeni liderin kim olacağına karar vermeye çalışırlar. Ancak bu aileyi varoşlardaki diğer ailelerden ayıran şey, yam yam olmaları ve gizemli ayinler düzenlemeleridir. Birçok sosyal sembolizme açık olan bu enteresan ve durağan film, festivalcilerin büyük beğenisini kazandı. Ama açıkçası ben çok hayranı olmadım.

Damned by Dawn (2010) – Eğlenceli ve sempatik başlayan film, yeni Evil Dead olarak lanse ediliyordu ama büyük hayal kırıklığı yarattı. Festivalin en kötü filmlerinden biriydi.

Buried (2010) – A Serbian Film yerine yedek film olarak sunulan Buried fena değildi. Bütün film tek bir tabutun içinde geçtiği için enteresan. Filmin başarısı sürükleyici olması. Ancak bu kadar zor ve seyirciler için cazip bir durumda, bu kadar sürükleyici olmayı da başarmışken filmin Hollywood klişelerinin içine düşmesi filmin fiyakasını çiziyor. Başrolde (tek rolde) Ryan Reynolds çok iyi!

The Loved Ones (2009) – Geceyarısı kuşağındaki The Loved Ones, sadece tartışmasız festivalin en filmlerinden biri değil, aynı zamanda hayatımda izlediğim en iyi Avustralya filmlerinden de biri oldu. Komedi ve dehşeti bu kadar tadında sunabilen çok ama çok az film var. Kesinlikle kaçırmayın!

5. gün, sabah ilk film için uyanmayı yine başaramayarak Video Nasties ile ilgili belgeseli kaçırdım; ”Video Nasties: Moral Panic, Cencorship and Videotape”. Ancak ardından üst üste 4 çok iyi filmle Frightfest’in harika finalinin tadını çıkardım.

The Dead (2010) – geçen sene Frightfest’te La Horde (2009) vardıysa bu sene de The Dead vardı. İngiliz Ford kardeşler tarafından Afrika’da, Burkina Faso’da, oldukça küçük bir bütçeyle çekilen The Dead, çok sıkı bir zombi filmi! La Horde gibi, the Dead’de zombi janrasına pek bir yenilik getirmiyor aslında. La Horde kadar pahalı ve aksiyon dolu da değil. Ama tamamı Afrika’da çekilmiş olmasıyla farklı ve etkileyici bir dekora sahip. Makyajlar oldukça iyi, aksiyon da yer yer hiç fena değil. Filmden sonra yönetmen Ford kardeşler ve filmin başrol oyuncuları, hatta bir de Afrikalı zombi aktör sahneye çıkıp soruları cevapladılar.

Bedevilled (2010) – Frightfest’in olmazsa olmazları var. Her sene illa bir zombi filmi, illa bir vampir filmi, illa Japonya’dan aşırı vahşet dolu bir komedi filmi falan filan gibi… Bu olmazsa olmazlardan biri de her sene illa Güney Kore’den oldukça sert, insanın midesine yumruk gibi inen, ve alışagelmişin çok dışında bir yapıya sahip bir filmin festivalde yer alması… İşin enteresanı bunlar Kore’de gişe filmleri! E tabi D-War‘un (2007) gişede rekor kırdığı bir ülkeden bahsediyoruz… Bu sene Frightfest’te Güney Kore’den bayrağı taşımaya devam eden film Bedevilled‘dı. Kadına şiddet temasına işleyen, ve erkek egemen Kore sinemasına göre farklı bir biçimde merkezinde kadın olan Bedevilled oldukça ses getirdi. Ancak yine ben filmin senaryosunu biraz yapmacık/zorlama bulduğumu ekleyemeden geçemeyeceğim. Ancak festivalden sonra kime sorsam en etkilendiği filmlerden biri olarak Bedevilled‘ı söylüyordu.

Red White & Blue (2010) – Yönetmenlik koltuğunda The Living and The Dead‘den (2006) hatırladığımız Simon Rumley’nin olduğu filmi oldukça keskin ve affı olmayan bir film olarak tasvir edebilirim. Film, önüne gelenle seks yapmayı ve yattığı erkekleri bir daha aramamayı kendine bir intikam ve bir hayat felsefesi haline getirmiş bir kız, rock yıldızı olma hayalinde tembel bir genç, ve bir Irak gazisinin hayatlarının araba kazasından beter bir şekilde birbiriyle çarpışmasını anlatıyor. Irak gazisi rolünde Tomb Raider filmlerinden hatırlayacağımız Noah Taylor harikalar yaratıyor. Film bittikten sonra bütün kalabalık alkışlarken, ben sessizce yerimde durup filmi sindirmeye çalıştım. Bazı filmlerin gücü, film bitince ayağa kalkıp alkışlamanıza engel oluyor.

The Last Exorcism (2010) – Kısa bir süre sonra sinemalarda göreceğimiz gişe filmi The Last Exorcism, çok başarılı bir korku tüneli efekti veriyor! Blairwitch project (1999) kadar gerçekçi kesinlikle değil. Ama oldukça yakın. Filmdeki el kamerasının doğası, Cloverfield veya Rec‘ten çok daha üstün ve dürüst. Tanrıya inancını kaybetmiş sahte bir din adamı, ruh çıkarma törenlerinin soytarılık olduğunu kanıtlamak için kamera ekibiyle yola çıkar. Ancak tahmin ettiğiniz gibi ava giden avlanır ve olaylar çok farklı yerlere gider… Yapımcı Eli Roth’un yönetmen ve başrol oyuncularıyla birlikte sahneye çıkıp sunduğu film, oldukça iyi bir Frightfest’e son derece eğlenceli ve yakışan bir final oldu doğrusu!

Böylece 5 günde 36 filmlik bir dehşet maratonu daha sona ermiş oldu… Farklı ülkelerden her sene Frightfest için Leicester Square’e gelen festivalciler birbirleriyle vedalaştılar, Phoneix Bar’da son içkiler içildi, ve deliksiz bir uyku çekmek için evlerin yolu tutuldu…

Yazar hakkında: Can Evrenol

2007 yazında tamamen kendi imkanlarıyla, doğup büyüdüğü mahallede, arkadaşlarının da yardımıyla çektiği SANDIK adlı kısa film, ''Fantasia Film Festival'', ''BIFFF'' ve ''Frightfest'' ve dünyanın en önde gelen korku ve fantastik film festivallerine seçildi. Londra’da Middlesex Üniversitesi’nde ''Moving Image'' master'ı yaptı.

14 Yorumlar

  1. Rüya gibi (kabus gibimi demeliyim) bir festival. Orada olmayı çok isterdim. Filmlerin gelmesini merakla bekliyorum…

  2. o giydiğiniz üçkenin içindeki göz ve tepedeki pentagramla birlikte o t-shirt’ün ne anlama geldiğini umarım biliyosunuzdur..

  3. üçken değil üçgen

  4. Can, devamını merakla bekliyoruz!

  5. Name zorunlu arkadaşın ne zoru olduğunu anlayamadım doğrusu. T-shirtün bu yazıyla ne ilgisi var. Adam gitmiş gezmiş ve bizim için izlenimlerini aktarmış birarada göremeyeceğimiz korku ustalarıyla diyaloglar kurmuş ne güzel yazılan şeye bak enteresan..

  6. valla ne yalan söyleyim kıskandım seni..:) müthiş izlenimler edinmişsin..umarım bizim de yolumuz düşer bir gün o taraflara.. ;)

  7. Onunkisi iş olsun Yasin…

  8. Masis Üşenmez

    Can t-shirt’ü imzalayıp bana ver :)

  9. Name Zorunlu arkadaş sanırım İsrail ya da masonlukla alakalı takıntıları dile getirmeye çalışmış sanırım.

  10. Sanırım ve sanırım
    Ne güzel Türkçe

  11. @name sen ve senin gibiler uzak dursunlar bu siteden.eminim yaziyi dahi okumamissindir .

  12. Sandıkla feste katıldığınızı bilmiyordum. Gurur verici bir olay. Epey güzide bir çalışmaydı. Bunun için, Can bey sizi, bilahare tebrik ederim. Umarım devamıda gelir.

    Fest izlenimlerinizi bizimle paylaştığınız içinde önce Can bey’e, akabinde Ötekisinema.com’a teşekkür ederim. Keyifli bir günce/izlenim yazısı olmuş.

  13. Keyifli demişim ürkütücü, ürkütücü ☻☻☻

  14. Berkin Imamoglu

    Can’ın kardeşi ilkokul arkadaşım ama ara sıra görüyodum eskiden kendisini evlerine gittiğimde.Canı bilmemde mete büyük piskolardandır.:)(Mete benim kardeşim gibidir) Şaka bi yana Can’ı tanımam ama bu kadar başarılı ve kaliteli işler yaparak kendi alanında zirveye çıkışını izlemek gurur verici.Kendini canı gönülden tebrik eder başarılarının devamını dilerim.

    Saygılar
    Berkin Imamoglu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: