Casablanca (1942)

 

casablanca (1)Başrollerini dönemin en ünlü oyuncuları Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman’ın paylaştığı Casablanca, kimlerin savaştığına aldırmaksızın yalnızca işinde kar etmeyi düşünen, bencil, ukala ve kibirli ancak her zaman “doğru olanı” yaptığı, her zaman faşizmin karşısında ve zayıfın yanında yer aldığı, film boyunca dost, düşman demeden hemen herkes tarafından vurgulanan Amerikalı bir bar sahibinin hikâyesidir. Kendilerinden başka kimse inanmasa da, Rick’in şahsında işlenmeye çalışılan Amerikan politikasının “bencil” olmadığı iddiası, önde gelen bir politikacı tarafından şöyle dile getirilmiştir.

“Başka hiçbir ulus, uluslararası liderlik iddiasını, bencil olmama ilkesi üzerine dayandırmamıştır. Diğer bütün uluslar, ulusal çıkarlarının diğer toplumların ulusal çıkarları ile uyumlu olup olmamasına göre değerlendirilmesini istemişlerdir. Oysa Woodrow Wilson’dan George Bush’a kadar Amerikan başkanları, liderlik rolünün en önemli özelliği olarak, ülkelerinin hiçbir zaman bencil olmadığını göstermişlerdir.” (Henry Kissinger, Diplomasi)

İçerisinde Bush ifadesinin de geçtiği yukarıda paragrafın “zaytung”dan alıntı olmadığını belirtmek isterim. Amerika’nın savaşa girmesine sebep olan Pearl Harbor baskınından sonra Müttefikler 1941 yılında Washington’da bir araya gelirler. Bu konferansta Almanya’nın çevrelenmesi gerektiğinden hareketle müttefik güçlerinin Casablanca’ya çıkması kararlaştırılır ve harekâtın adı Torch (Meşale) Operasyonu olarak belirlenir. Meşale Operasyonu, Almanların Afrika’dan atılabileceğinin ve Avrupa’dan temizlenebileceğin mümkün olduğunu gösteren ilk ciddi harekettir ve Amerika’nın “meşalesi”, Avrupa’nın “bağımsızlık”  ateşini tutuşturmuştur diyebiliriz. Rick’e aşık olan ve ondaki “bilgi, düşünce ve ideal” özelliklerine tapan Ilsa’nın özlediği değerlerin Amerika’dan Avrupa’ya aktarılmasının işlendiği filme, isim olarak Casablanca’nın seçilmesinde Meşale Operasyonu’nun etkili olduğunu düşünüyorum.

Meşale Operasyonu sırasında, Kuzey Afrika haklarına ‘’Amerikalılar yalnız kendi geleceklerinin korunması için değil aynı zamanda Fransız bayrağı altında yaşayan toplumların ideallerinin, bağımsızlıklarının ve demokrasinin geri verilmesi için de çarpışmaktadır. Biz sizi istilacıların zulmünden kurtarmak için geliyoruz. İtalyan ve Alman tehdidi üzerinizden kalkar kalkmaz topraklarınızdan derhal ayrılacağız. Bize yardım ediniz ki, geleceğin dünya barışını hazırlamakta el ele olalım’’ diye seslenen Amerikalıların Vietnam, Afganistan ve Irak başta olmak üzere barış “götürdükleri” ülkelerin ne durumda olduğuna bakmak, bu sözlerin içeriğinin neye tekabül ettiğini anlamaya yetecektir.

“Toynbee’ye göre daha çok Batı toplumlarına özgü bir önyargı olan ırkçılık, ırk duygusu 15. yüzyılın son çeyreğinden bu yana Batı uygarlığının yeryüzüne yayılışının, ırkların uygun olmayan koşullarda birbirleriyle ilişkiye geçmelerinin ürünüdür. Buradan açıkça Batı koloniciliğinin, Batı emperyalizminin bir türevi olduğu sonucu çıkarılabilir.” (Alaeddin Şenel, Irk ve Irkçılık Düşüncesi)

Hitler henüz ilk zamanlarda bile “ırksal bozulma” kavramını gündeme getirerek, “Alman halkı 70 milyon zenciyle aynı kefeye konamaz. Zenci müziği yaygın olabilir ama Beethoven’in bir senfonisiyle yan yana konulduğunda zaferin kime ait olduğu hemen belli olur.” diyordu. Bir İtalyan’ın, Sam’in kendi mekânında çalışması için para teklif etmesi karşısında, Rick’in ‘’Ben adam alıp satmam’’ yanıtı, savaşa en ön saflarda sürülecek “zenci”’ Amerikan askerlerinin gönlünü alırken hem Amerika’daki ırkçılık iddialarına hem de Hitler’e bir yanıt olarak görülebilir. Bu bir yanıt olsa da gerçekleri yansıtmamaktadır. Arkadaşı olduğunu iddia etmesine karşın, Sam ve Rick Amerika’ya dönecek olsa otobüste yan yana oturamayacak, aynı musluktan su içemeyecek hatta aynı tuvalete bile giremeyecektir. Irkçılık karşıtı mesajlar veriyor olmasına karşın Casablanca şehrinin ilk kez göründüğü esnada, sahneye iki tane maymun yerleştirilmiş olması, Batı emperyalizminin oryantalist, ırkçı ve İslam düşmanı zihniyetinin bir kez daha vücut bulmasıdır.

‘’Amerikan imparatorluğu sömürge sistemi ile bütünleşen muazzam bir köle ticaretine dayanıyordu. İnsan hırsızlığını örgütlü bir biçimde işleten Avrupalı sömürgeciler Afrika’nın kanını emdiler. ‘’Yalnız 1486–1641 yılları arasında yılda ortalama 9.000 hesabıyla sadece Angola’dan 1.389.000 köle getirilmişti. 1580 ile 1680 arasındaki yüzyıl içinde Angola ve Mozambik’ten Brezilya’ya 1 milyondan fazla köle taşındı. 1783–1793 arasındaki 10 yıllık dönemde zenci taşıyan Liverpool limanının gemileri Yeni Dünya’ya 300.000’den fazla köle getirdiler. Ortalama 350 yılda Afrika’dan 11,5 milyon zenci taşındı. Bu miktara yola çıkmadan ve yol esnasında ölenler de eklenirse, akıl almaz rakamlara varılır. Köle ticareti yapanların özellikle en sağlam, en güçlü, en genç ve en sağlıklı kişileri aradıkları göz önünde tutulursa Afrika’nın en yaratıcı ve en gerekli güçlerinden yoksun bırakıldığı sonucuna varılır.’’(Raimondo Luraghi, Sömürgecilik Tarihi)

Richard, Rich yani zenginlikler ülkesi demek olan Rick karakteri, Amerika’nın izlediği içe dönük politikanın ve dünya işlerine ilgisiz tavrının yansımasıdır. Tek başına satranç oynadığı sahne hem Amerika’nın yalnızlığını hem de olaylara yön verebilecek güçte olduğunu gösterirken, uzaktan duyulan top seslerinden düşman ordusunun mesafesini net olarak söylemesi gelişmiş silah gücünü ifade etmektedir. Ilsa Avrupa yani antik Yunan’dan, Zeus’tan beri bilinen Europa’dır. İngiliz, Fransız ve Amerikan Devrimleri ile rönesans, reform ve aydınlanmanın güçlendirdiği ancak Almanya’nın tehdit ettiği “Batı ideallerinin” temsil edilmesidir. Rick, bu ideallerin Amerika tarafından güvenceye alınması demektir. Rick’in Ilsa’ya Paris’in işgali sırasında “Almanlar gri giymişti, sen Mavi” demesi, Fransız bayrağının Mavi rengine yani “özgürlük” ilkesine yapılan bir gönderme iken Ilsa’nın “çıkarıp bir yerlere attım’’ cevabı, şu an özgürlüğün olmadığı, “Almanlar gittikten sonra giyeceğim” demesi ise özgürlük için savaşmaya devam edeceğiz demektir.

704

“Hepimizi öldürseniz dahi Avrupa’nın her köşesinden binlercesi yerimizi alacaktır” diyen Viktor karakteri Batı’nın kazanacağı zaferi (victory) simgelemektedir. Viktor’un Çekoslovak olması, Nazilerin Çekoslovakya’yı işgal etmesi üzerine İngiliz ve Fransız liderlerin hiçbir girişimde bulunmamaları, üstüne üstlük Hitler’i teşvik edercesine Münih Antlaşmasını imzalamalarının Amerika tarafından eleştirisi sayılabilir. Ayrıca bağımsızlık için savaşanların Çek, Norveç, Amerikan, Bulgar hatta Alman olması Batı ideallerinin bir bütün olduğunun vurgulanmasına yönelik hedefin on ikiden vurulmasını sağladığını söylemeden geçemeyeceğim.

“Sanki bir doğa kanunuymuş gibi, her yüzyılda tüm uluslararası sistemi kendi değerlerine göre yeniden biçimlendirecek kuvvet, irade ve entelektüel ve moral güce sahip olan bir ülke ortaya çıkmaktadır. On yedinci yüzyılda Fransa, uluslararası ilişkilere, ulus-devlet kavramına dayanan ve nihai amaç olarak ulusal çıkardan güç alan modern yaklaşımı getirmiştir. On sekizinci yüzyılda, Büyük Britanya Avrupa diplomasisine egemen olan güç dengesi kavramını geliştirmiştir. On dokuzuncu yüzyılda Avusturya Avrupa Anlaşması’nı yeniden kurmuş ancak Almanya Avrupa diplomasisini soğukkanlı güç politikası oyununa döndürerek bu anlaşmayı yıkmıştır. Yirminci yüzyılda uluslararası ilişkileri hiçbir ülke Birleşik Devletler kadar kesin bir şekilde etkilememiştir.” (Henry Kissinger, Diplomasi)

Film, bir Afrika haritası ve oryantal ezgiler eşliğinde “niçin Casablanca” sorusuna ‘’Göçmen kafileleri ıstırap içinde, dolambaçlı yollardan Fas’ın Casablanca şehrine ulaşmaya çalışıyorlar, bazıları “Yeni Dünya”ya gidebilirken diğerleri Casablanca’da bekliyorlar, bekliyorlar, yine bekliyorlar” yanıtını vererek başlıyor. “Amerika’daki özgürlüğe gözlerini diken Avrupalı tutsaklar’’ sözleriyle birlikte, büyük bir ümitle bakışların çevrildiği uçağın Rick’in mekânı olan Cafe Americain üzerinden geçerken görülmesiyle özgürlüğünün kaynağının neresi olduğu gösterilmiş oluyor. Her türden insanın bir arada bulunduğu Cafe Americain, Alman, Rus, İtalyan, Fransız, Bulgar, Norveç, Arap ve diğer milletlerin yaşadığı “beynelmilel” bir yer olan Amerika’nın ‘’eritme kazanı’’ da denilen kültürel çeşitliliğine vurgu yapmakta ve dışarıda savaşlar sürse bile insanların orada mutlu bir şekilde yaşayabilecekleri ima edilmektedir.

“Açlık ve aşırı yoksulluk normaldi. Tarihçi Teofilo Ruiz’e göre, 1300’lerin sonlarına kadar Avrupa’nın birçok bölgesinde her üç ila beş yılda bir kıtlık görülüyordu. Bologna Üniversitesi’nden Piero Camporesi’ye göre, 17. Yüzyılda “kıtlık nerdeyse yapısal bir özellik durumundaydı.” Tarihçi Richard S. Dunn ise şöyle diyor; “Hamburg, 1565’te nüfusunun dörtte birini, 1575-1577 yılları arasında Venedik nüfusunun üçte birini ve 1656’da Napoli nerdeyse nüfusunun yarısını kaybetti.” 1528 yılında patlak veren bir kıtlık döneminde oynanan kara mizah tarzı bir oyunda, karakterlerden birisi şöyle diyor: “Kendimi öldüreceğim… Ve bu daha da iyi olacak çünkü kendi kendimi yiyeceğim ve böylece en azından karnı tok olarak öleceğim.” (Alvin Toffler-Heidi Toffler, Zenginlik Devrimi)

Kaynakların kıt olduğu iddiasındaki Batı emperyalizmi, Doğu’nun düşüşe geçmesiyle birlikte, yeryüzünün her köşesindeki yeraltı ve yerüstü zenginlikleri yağmalamak, halkları köleleştirmek ve merkantilist zihniyeti bir adım ileriye taşıyarak burjuvazinin kapitalini artırmak maksadıyla doğrudan sömürgecilik hareketini başlatmıştır. İnsanlık tarihine kara bir leke olarak kazınan ve tarihte başka bir örneği görülmeyen haysiyetten yoksun bu ‘hareket’, kısa bir zaman içerisinde, yeryüzünün bir avuç Avrupalı tarafından talan edilmesiyle sonuçlanmıştır. Ne var ki gözü doymayan güçler, kendi aralarında mücadele etseler de, kendinden olmayan halkların “belirli” bir seviyeye gelinceye değin “ileri” Batılılar tarafından yönetilmeleri gerektiğinden hareketle, “beyaz adamın” Asya ve Afrika’nın ‘’insanımsı yaratıklarına’’ Avrupa uygarlığını götürmesinin bir “yük”, bir görev olduğunu iddia ederek arsızlıklarının bir sınırı olmadığını ortaya koyuyorlardı.

“Ekonomik açıdan sömürge sorunu, bizimki gibi sanayileri büyük oranda ihracata yönelen ülkeler için bir pazar sorunudur. Beyler, ele almam gereken ikinci bir nokta daha var, o da sorunun insanî ve uygarlaştırıcı yönüdür. Üstün ırkların aslında aşağı ırklara karşı bir hakları olduğunu açıkça söylemek gerekir. Tekrar ediyorum, üstün ırklar için bir hak vardır, çünkü onların bir ödevi vardır. Aşağı ırkları uygarlaştırmak onların ödevidir. Harekete geçmeden, dünyanın işlerine karışmadan, Avrupa’daki tüm birlik olasılıklarının dışında kalarak, Afrika’ya ya da Doğu’ya açılmayı bir macera, bir tuzak gibi görerek geçmişin parıltılarıyla yetinmek, büyük bir ulus için bu şekilde yaşamak, inanın bana, teslim olmak ve inanamayacağınız kadar kısa bir sürede birinci sıradan üçüncü, hatta dördüncü sıraya düşmek demektir.’’ (Fransız Başbakanlarından J. Ferry’nin Meclis’teki konuşmasından, 1885)

Afrika’daki egemenlik haklarını bir sonuca bağlamak maksadıyla 1884 yılında tarihin yüzkarası Berlin Konferansı toplanıyor ve artık sömürgecilik faaliyetlerinde fiili işgal ilkesinin esas alınması kabul edilerek Afrika’nın Avrupalı güçler arasında paylaşılmasına ilişkin yeni ilkeler belirleniyordu. Konferans kararlarının ilan edildiği tarihe kadar kendilerine kâşif diyen soysuzlar çetesi, üzerinde yaşam süren toprakları “keşfettiklerini” iddia ediyorlar, böylece geniş araziler ve halklar ‘’bunların’’ ülkelerine ait sayılıyordu. Bu durumu sömürge bölgeleri açısından tehdit olarak algılayan büyük güçler, zayıf ülkeleri bertaraf etmek adına bir bölge üzerinde hak iddia edebilmenin artık o bölgede askeri bir hâkimiyet kurmakla olabileceği konusunda anlaşmaya varıyorlardı. Günümüz emperyalizminin keşif kolu görevini üstlenen Hollywood, literatüre kazandırdığı Indiana Jones gibi karakterler aracılığıyla aynı çizgiyi sürdürmeye devam etmektedir.  Burjuva iktisadının teorisyenlerinden Adam Smith tarafından icat edilen, kendi çıkarı peşinde koşan bireylerin bencil hareketlerinin, bilinçli bir müdahale olmasa da, ilerlemeye ve toplumsal refaha katkıda bulunacağı varsayımından hareketle baş tacı ederek halkları parçalamak için kullandıkları ‘’görünmez el’’ kuramının sömürgecilerin işlerine gelmediği açık ve seçik bir biçimde anlaşılıyordu.

“Şu anda, dünyanın beş kıtası da bizim gönüllü tedarikçimizdir… Kuzey Amerika ve Rusya ovaları buğday tarlalarımızdır; Chicago, Odessa ambarlarımız; Kanada, Baltık ülkeleri ormanlarımız. Avustralya koyun ağıllarımızı, Güney Amerika sığır sürülerimizi barındırıyor; Peru gümüşünü, Kaliforniya ve Avustralya da altınını bize gönderiyor. Çinliler bizim için çay ekiyor, Karayipler ve Hindistan’dan kahvemiz, şekerimiz, baharatlarımız geliyor. […] Önceleri Amerika’dan elde ettiğimiz pamuğumuz da şimdilerde dünyanın tüm sıcak bölgelerinden geliyor.” (İngiliz İktisatçı W. Stanley Jevons, 1866)

Yalnızca birkaç ülkenin bağımsızlığını koruduğu Afrika ve Asya topraklarında Batı zihniyeti hızla güçlenirken, mücadelede geri kalan ve ortadaki ‘’zenginlik, ahlaksızlık ve vahşet’’ düzeninden kendi payına düşeni isteyen Almanya ile elindekilerden vazgeçmek istemeyen büyük güçlerin mücadelesinde önemsiz bir suikast yeryüzünün en büyük paylaşım savaşını başlatan fitili ateşliyordu. Bu savaşta mağlup düşen, elde ettiği bütün sömürgelerini kaybeden ve ‘barışa son veren barış’ olarak nitelendirilen Versay Anlaşmasını imzalamak zorunda kalan Almanya’nın, kaybettiklerini geri almak adına harekete geçmesi, dünyayı ikinci büyük paylaşım savaşına sürüklüyordu. Bu savaşlara paylaşım savaşı değil de ‘’dünya savaşı’’ denmesinde, Batı egemenliğinin ve ideolojisinin dünya halklarına kabul ettirilmesi etkin olmuştur. Amerikan Başkanı Wilson’un ‘’ilk büyük savaş sınır gözetmeden peşinde koşulan, çatışan ulusal çıkarların sonucu değil Almanya’nın uluslararası düzene, hiçbir kışkırtma olmaksızın saldırmasının bir sonucu olarak başlamıştır” sözleri bunu doğrulamaktadır.

Filmin ilk sahnelerinde Vichy hükümetine bağlı Fransız polisler, iki Alman askerin öldürülmesiyle ilgisi olabilecek direnişçileri ararken, kaçan bir adam açılan ateş sonucu öldürülür. Avucunda canı pahasına sakladığı “Free France” yazılı kâğıtlar bulunur. Dilleri konusunda dünyanın en tutucu milleti olan Fransızların İngilizce yayınlarla dolaştığını düşünmek safdillik olsa da adamın öldürüldüğü yer ve sıkılı yumruğundaki kâğıtlar çok önemli konuya temas etmektedir.

Medium shot of Paul Henreid as Victor Laszlo, Ingrid Bergman as Ilsa Lund, wearing hat, and Humphrey Bogart as Rick Blaine.
Medium shot of Paul Henreid as Victor Laszlo, Ingrid Bergman as Ilsa Lund, wearing hat, and Humphrey Bogart as Rick Blaine.

Adam, “Je tiens mes promesses, meme celles des autres” sözlerinin yazılı olduğu “Marechal De France Philippe Petain’’in duvar resminin altında, sırtından vurularak öldürülmüştür. Polislerden kaçarken sanki kendini kurtaracakmış gibi Petain’e doğru koşmaktadır ancak Nazilerle işbirliği yapacak kadar alçalabilen Mareşal, bunu gerçekleştirmekten acizdir. Bu sahne ile Nazi kuvvetleri karşısında kurtuluşu Petain’de arayan Fransızların zaten ‘’ölmüş’’ olduğunu, adamın sırtından vurulduğu sırada Petain’in gözlerine yakın çekim yapan kamera ise halkının ölümü pahasına Petain’in soğukkanlı ihanetini vurgular. “Özgür Fransa”nın kukla Vichy hükümetinin ve Petain’in eseri olmayacağını, bu “işbirlikçilerden” kurtuluş bekleyenlerin Nazi silahlarıyla can vermeye mahkum olduklarını anlatan müthiş bir sahnedir. Petain’in idama mahkum edilmesi ve hapisteyken ölmesi filmin öngörülerinden birisi sayılabilir.

Topraklarının yarısından fazlası Alman işgali altına giren Fransa’da, Mareşal Petain yönetimindeki kukla Vichy hükümeti, Almanların savaştan başarılı çıkması halinde ”yeni düzen”de daha çabuk yer bulabilecekleri hayaliyle Nazilerin bir dediğini iki etmiyor topraklarındaki yüz binden fazla Yahudi’nin Nazi kamplarına yollanmasına yardım ediyor “Devrimin” mirası sayılan ve bayrağın renklerinde ifadesini bulduğu iddia edilen “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” ilkeleri yerine Petain’in “İş, Aile, Vatan” kavramları öne çıkarılıyordu. Genç bir Bulgar çifte vize vermek için çaresiz durumdaki kadınla yatma hesapları yapan alçak, ikiyüzlü, haysiyetsiz ve çıkarcı komiser tiplemesiyle Avrupa halklarını küçümseyen ve sömüren Fransız zihniyetinin eleştirildiğini düşünüyorum.

“1940 yazının başlarında Nazi savaş makinesi Batılı ittifaka saldırmak için hazırdı. (…) 14 Mayısta Fransız sınırının geçilmesinin ardından Paris’in 16 Haziranda düşüşüne kadar Fransa’nın yenilmesi beş haftadan daha az bir süre aldı. Verdun kahramanı Mareşal Petain teslimiyeti imzalaması için Compiegne’deki sembolik vagona bir astını gönderdi. Fransa silahsızlandırılacaktı, iki milyon Fransız askeri Reich’ta çalıştırılmak üzere tutuklanacaktı; Auvergne bölgesinde, Vichy kenti merkez olmak üzere özerk bir hükümet, Alsace-Lorraine’in Almanya’ya devredilmesi karşılığında varlığını sürdürecekti ve kuzey Fransa Alman işgali altında kalacaktı. General de Gaulle “Fransa bir çarpışmayı kaybetti, savaşı değil diye ilan etti.” (Norman Davies, Avrupa Tarihi) 

Birinci Paylaşım Savaşı’na son veren Versay Anlaşması Fransız yapımı tahta bir vagonda imzalanmış ardından da bir müzeye kaldırılmıştır. İkinci Paylaşım Savaşı esnasında Hitler müzelerin araştırılarak vagonun bulunmasını emretmiş ve Fransa’nın teslimiyet anlaşması, Petain’in ‘’gururuna yediremediği’’ için gitmediği bu vagonda imzalanmıştır. Daha sonra Almanya’ya götürülen ve 1945 yılında Müttefiklerin savaşı bitirecek anlaşmanın imzalanması için şart koştukları bu vagon Almanlar tarafından son anda imha edilmiş ve böylece “alman gururu’’ kurtarılmıştır. Bu gibi şeyleri bulup ortaya çıkarmakta Batı zihniyetinin üzerine yoktur. Örneğin 1917’de Kudüs’e giren İngiliz Orduları Komutanı General Allenby, Selahaddin Eyyubi’nin mezar taşına küstah bir şekilde vurarak “Kalk Selahaddin biz yine geldik” diyebilmiştir.

“Özgür Fransa” simgesine film boyunca pek çok gönderme yapılır. Bunlardan biri direnişçilerin birbirlerini tanımak için parola olarak kullandıkları Lorraine Haçı’dır. Almanya’ya teslim olma fikrine şiddetle karşı çıkarak savaşa devam edilmesi gerektiğini savunan De Gaulle, yasallığını kabul etmediği Petain hükümetinin Almanya ile yaptığı ateşkese karşı çıkarak savaşa devam etme çağrısında bulunmuş, Londra’ya giderek ‘’Özgür Fransa’’ kuvvetlerini kurmuş ve Loraine Haçı bu direniş hareketinin sembolü olarak kullanılmıştır.

Annex - Bogart, Humphrey (Casablanca)_16

Rick’in “Kimse için kendimi riske atmam” sözleri Başkan Monroe’nun Kongre’ye sunduğu ve kendi adını taşıyan “Monroe Doktrini”ne ve Amerikan dış politikasının kayıtsızlığına bir gönderme sayılabilir. Başkan John Adams, Amerika’nın hiç kimse için kendini riske atmaması politikasını “Her nerede özgürlük ve bağımsızlık bayrağı açılmış veya açılacak ise, Amerika’nın kalbi ve iyi niyetleri oradadır. Fakat Amerika canavarları ortadan kaldırmak için denizaşırı girişimlerde bulunmaz. Herkese özgürlük ve bağımsızlık için iyi dileklerde bulunur. Ancak Amerika yalnızca kendisinin şampiyonu ve kendi hakkının koruyucusudur.’’ Sözleriyle ifade etmiştir.

Amerikan dış politikasının en önemli kuralı, hiçbir şekilde Avrupa’ya bulaşmamak iken 1823’te ilan edilen Monroe Doktrini’yle birlikte, Avrupa’nın da Amerika’nın işlerine bulaşmaması gerektiği, gerekirse savaşa girebileceği konusunda Avrupalı güçler kesin bir dille uyarılmıştır. Batı’ya doğru durmadan genişleme planları yaparken Avrupa’nın, “Amerika kıtasının” herhangi bir parçasına müdahalede bulunmasını barış ve güvenliği için bir tehlike” şeklinde göreceğini ilan eden ve kendi yaptıklarından dolayı hiçbir sorumluluk duymayan Amerikan zihniyetini Kissinger şöyle ifade etmektedir.

“Genişlemesini bir dış politika sorunu olarak görmediğinden, Birleşik Devletler gücünü Kızılderililer, Meksika ve Teksas üzerinde rahatlıkla ve hiçbir vicdan rahatsızlığı duymadan kullanmıştır.’’ (Henry Kissinger, Diplomasi) 

Amerika Birleşik Devletleri, kıtanın fethi tamamlandıktan sonra kendisine yeni hedefler belirlemiş, Porto Rico ilhak edilmiş, Hawaii Adaları işgal edilmiş, Küba ve Filipinler denetim altına alınmış böylece Karayip Denizi bir “Amerikan gölü” haline getirilmiştir. Amerikan tarihinin, baştan sona sürekli bir yayılıp genişleme eğilimini ortaya koyduğunu ve hiç durmayacağını Amerikalı gazeteci Max Lerner “Kendi sınırlarını bir kıtanın son sınırlarına dek genişletebilecek bir ulusun, gelip de Okyanus’un kıyısında durabileceğini düşünmek hafiflik olur” sözleriyle ifade etmiş olması günümüzü anlamayı kolaylaştırmaktadır.

Amerikanın düzeni ve zenginliği sürekliliği genişlemeye ve savaşlara bağlıdır. Bu politikayı mazur göstermek için en güçlünün ayakta kalmasının doğal bir süreç olduğu ve Tanrı’nın Amerika’nın genişlemesini ‘’istediği’’ iddia edilmiştir. Başkan Monroe’nun “Toprak genişlemesi her hükümete daha büyük hareket serbestisi sağlar, güvenliklerini sağlamlaştırır ve diğer yönden bütün Amerikan halkı üzerinde iyi etkiler gösterir. Toprağın büyüklüğü bir ulusun birçok özelliğini belirler. Kaynaklarının, nüfusun ve fiziksel gücünün sınırlarını gösterir. Kısacası büyük güç ile küçük güç arasındaki farkı ortaya koyar” sözleri Amerikan emperyalizminin başlangıcını gözler önüne sermektedir. 

‘’Amerikan emperyalizminin özgünlüğü, istila usulleri yerine daha ince bir hareket şekli getirmiş olmasıdır: bu da dolar diplomasisidir. Birleşik Devletler küçük Amerika devletlerine mali nüfuzunu yerleştirme peşindeydi. Hazine ya da bankalar bu devletlere ödünç para veriyor, kapitalistler özel sektöre yatırım yapıyorlardı. İç karışıklıkların ardı arkası kesilmeyen bu cumhuriyetlerde kamu borçları faizlerin ödenmesi ve yatırımların emniyeti er geç tehlikeye giriyordu. Bunun üzerine Washington alacaklıların çıkarlarını korumak için harekete geçiyor ama burada da durmuyordu. Bu karışıklıkları bahane edip ya kredi vererek, ya vermeyi reddederek, diplomatik baskı yoluyla ya da silaha davranarak bu cumhuriyetlerin iç politikasına karışıyordu.’’ (Pierre Renouvin, Birinci Dünya Savaşı) 

Başkan John Adams “Amerika’nın kuruluşu, Tanrı’nın hala tutsaklık durumunda bulunan insanlığı aydınlatıp ve zincirlerinden kurtarmak yolunda taşıdığı bir niyet gibidir” derken, Başkan Woodrow Wilson Amerika’nın güvenliğinin, insanlığın geri kalan bölümünün tümünün güvenliğinden ayrılamayacağı şeklinde bir doktrin ortaya atarak “Bundan böyle Amerika’nın görevi, dünyanın neresinde olursa olsun her türlü saldırıya karşı koymaktır. Bunu, dünyanın her yerindeki bağımsızlığın ve doğruluğun engebeli yollarında yürümeye çalışan insanlar için hissediyoruz” demiş ve eklemiştir.

‘’Allah’ın takdiri ile bu kıta başkaları tarafından kullanılmamış olarak bırakıldı; özgürlüğü ve insan haklarını her şeyden çok seven barışçı bir ulus gelsin, yerleşsin ve bencil olmayan bir birlik kursunlar diye bekletildi.” (Woodrow Wilson)

Fransız komiseri tarafından tanıştırılan Rick ve Nazi binbaşı el şıkışmazlar. Nazi Binbaşının Rick’e “Habeşistan ve İspanya dosyanı biliyoruz, Paris’ten buraya da görev icabı geldin” demesinin üç anlamı vardır. İlki Afrika’da yeni bir Roma İmparatorluğunun temellerini atabileceğini düşünebileceğini düşünen Hitler’in ahmak emirerinin Habeşistan işgali, ikincisi doktorunun ölüm raporunu ancak saatler sonra imzalamaya cesaret edebildiği faşist generalin zaferiyle sonuçlanan İspanya İç Savaşı, üçüncüsü ise bir Amerikan müdahalesi korkusuyla yaşayan Nazilerin korkularının başına gelmesini sağlayan Meşale Operasyonu’dur. Nazi Binbaşının ‘’aptal bir Amerikalı” sözlerine -Amerika’nın savaşa girmesinin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine dair düşüncesi- Fransız komiserin “Hiç de aptala benzemiyor, 1918’de Berlin’e girerken yanlarındaydım” diyerek karşılık vermesi Birinci Paylaşım Savaşı ve Versay Anlaşmasının Nazilere hatırlatılması anlamına gelmektedir.

Rick’in, Viktor’a “biz uğraşıyoruz, siz başardınız” demesi Amerika’nın savaşa müdahil olma yolunda geç kaldığını ima ederken Başkan Roosevelt’in ‘’dar görüşlülükle’’ itham etmekten çekinmediği halkını, sömürgeci yazar Kipling’e şikâyet etmesini bir kez daha hatırlamak yerinde olacaktır. Kipling’e yazdığı bir mektupta Amerika’nın Avrupa savaşına sokulmasının zorluğunu ‘’Bizim halkımız dar görüşlüdür ve uluslararası konuları anlamaz’’ sözleriyle dile getiriyordu. 1904 yılında Japonya Rusya’ya saldırdığında tarafsız olduğunu açıklamasına karşın Rusya’nın zaferinin “uygarlık için bir darbe” olacağını iddia eden ve Japonya, Rus donanmasını yok ettiğinde ‘’son derece memnun’’ kaldığını söyleyen Roosevelt, “Japonya bizim oyunumuzu oynuyor” diyordu. Bu tarihten kırk yıl sonra atom bombasıyla yerle bir ettikleri Japonların Pearl Harbor esnasında ‘’kimin oyununu’’ oynadığı sorusu karanlıkta kalmaya mahkumdur diyebiliriz.

Almanlar Rick’in yerinde ulusal marşlarını söylemeye başlayınca orada bulunan Viktor, Fransız marşını söyleterek karşılık vermek ister. Müzisyenler Viktor’un isteğine uymadan önce üst katta bulunan Rick’ten onay almış olmaları, Amerika’nın yardımı olmaksızın Avrupa’nın bağımsızlığına kavuşamayacağının, Amerika’nın savaşa girmezse Avrupa’nın zafere kavuşamayacağının vurgulanmasıdır. Rick’in uygun bulmasıyla birlikte herkesin hep bir ağızdan “La Marseilles”i söylemeye başlaması üzerine Nazi binbaşı mekânı kapattırır. Mekânın kapatılması Amerika’nın hiç beklemediği bir anda Pearl Harbor baskınına uğramasıdır diye düşünüyorum. Başkalarının işlerine karışmaya başlar başlamaz felaketlerle karşı karşıya gelen Rick gibi, Amerika da Japonların saldırısına uğramıştır. Bir Çek vatandaşının Fransız Marşı’nı çaldırması ve marşı söyleyenler arasında Alman ve Rus vatandaşlarının da bulunması bunun Fransız marşı olmaktan çok Avrupa’nın özgürlüğüne yapılan bir göndermedir.

Kukla Vichy hükümetine bağlı bir sömürge olan Casablanca’nın polis müdürü ‘’Almanya yani Vichy’’ diyecek kadar işbirlikçi bir görünüm çizer. Nazi binbaşının “Vichy tarafında mısın yoksa özgür bir Fransız mısın” sorusuna ‘’Hiçbir inancım kalmadı. Kendimi rüzgâra bıraktım ve rüzgâr Vichy’den esiyor” diyen fırsatçı Fransız, Amerika’nın savaşa girmesiyle “rüzgârın” özgürlüklerden yana esmeye başladığını görünce üzerinde “Vichy Water” yazılı maden suyu şişesini nefretle çöpe atarak, direnişçilerin saflarına geçer. De Gaulle imzalı transit mektuplar, Amerika’nın savaşa girmesi için yapılan çağrı sayılmalıdır yoksa Casablanca’da  Vichy yandaşı bir yönetimin bu izin belgesini tanıması ve işlemlerde kolaylık gösterecek olması mantık dışıdır.

Viktor, kendisi ile birlikte Ilsa’nın uçağa binmesine yardım eden Rick’e “Savaşa hoş geldin” der. Uçak havalandıktan sonra Nazi binbaşının anlamsızca silah çekmesi ve ateş etmesi 1941’de Hitler’in Amerika’ya savaş ilan etmesi olarak okunabilir. Bu sahne ile ilk silah çekenin Almanya olduğu ve Amerika’nın da gereken karşılığı verdiği anlatılmaktadır.

casablanca

Filmin en etkileyici anı ise Sam’in, Ilsa’ya “as time goes by” parçasını çaldığı sahnedir. Tereddüt içindeki Sam, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağının farkındadır. Rick’in duyacağını bilse de Ilsa’nın ısrarlarına dayanamaz ve parçayı çalmaya başlar. Böylece harikulade güzellikteki Ingrid Bergman’ın yüzünden aşkı, hasreti, hüznü ve çaresizliği okuyabildiğimiz, bu içten, dokunaklı ve muhteşem sahnede içinizden bir parçanın kopmaması elde değildir.

Almanların birliğini sağladığı 1871 Fransız-Alman Savaşı sırasında, ilk topun, Napolyon’un beceriksizliği ayyuka çıkmış oğlu tarafından törenlerle ve ‘’Berlin’e’’ naralarıyla ateşlenmesine karşın müthiş bir Alman gücü sınırı geçip Fransız ordusunu kısa zamanda yok etmiş, imparator tahttan çekilerek İngiltere’ye kaçmak zorunda kalmıştır. Fransız generali Bazaine bu savaşı ‘’Bir oturağın içindeyiz ve yarın üstümüze sıçacaklar’’ sözleriyle tanımlamıştır. Bu tarihten sonra Fransa için benzer sahneler yaşanmaya devam edecek, aralarındaki düşmanlık hiç bitmeyecek, Almanya ile karşı karşıya geldiği savaşlarda topraklarının işgale uğramasından kurtaramayacak ve General Bazaine’ın sözleri bir kehanet gibi sürekli kendini gerçekleyecektir.

Fransa, gücünü pekiştirmek için çıkar yol olarak Almanya’yı küçük devletlere bölmek istese de Bismarck’ın kurduğu Almanya, iki büyük savaş yenilgisine, yabancı işgaline, kuşaklar boyunca bölünmüş ve iki farklı dünya görüşüne sahip olarak yaşamasına karşın birlik duygusunu korumuştur. Çok değil, günümüzden 20-25 yıl önce, Berlin Duvarı yıkıldığında, Fransız yöneticiler Almanya’nın birleşmesini engellemek uğruna Sovyetlere “yalvarmışsa da”, Gorbaçov’un yüz vermemesi sonucu, kendi başına bir girişimde bulunacak kadar güçlü olmadığı korkusuyla baş başa kalmıştır. Aşağıdaki alıntı Fransa’nın modern zamanlardaki acizliğinin bir özeti olarak okunabilir.

‘’İki yüzyıl boyunca Avrupa’nın efendisi olmak için savaşan Fransa, savaş sonrasında artık sınırlarını yenilmiş bir düşmana karşı bile koruyabilme yeteneği olduğuna güvenmeyen bir devlet haline düşmüştü. Fransız liderleri, içgüdüsel olarak Almanya’yı zapt etmenin bu harap olmuş toplumun olanakları dışında olduğunu anladılar. Savaş Fransa’yı tüketmişti. Fransa-Prusya Savaşı’ndan yüzyıl sonra, güçlü bir Almanya, Fransa’nın korkulu rüyası olarak kalmıştır. Fransa artık kendi başına Almanya’yı kontrol altında tutacak kadar güçlü değildi; bu nedenle kendini savunmak için müttefiklere gereksinimi vardı. Böylece Fransız gururu, Alman üstünlüğünü kabul etmek pahasına bile olsa Fransa’yı, bir Avrupa birliği ile Birleşik Devletler’i dengelemek için bir grup kurma arayışına yönlendirdi. Modern dönemde Fransa, alternatif dünya liderliği için Avrupa Topluluğu’nu kurmaya çalışarak ve egemen olabileceği veya egemen olabileceğini sandığı devletlerle bağlarını geliştirerek zaman zaman Amerikan liderliğine karşı bir çeşit parlamenter muhalefet gibi tavır almıştır.’’ (Henry Kissinger, Diplomasi)

İngiliz Başbakanlarından Palmerston’un “Bizim ne ebedi müttefikimiz, ne de devamlı düşmanımız vardır. Çıkarlarımız ebedidir ve bizim görevimiz de bu çıkarlarımızı izlemektir’’ sözleri güç dengesi politikasının temel taşıdır. Kıtanın bütün kaynaklarının tek bir gücün emri altına girmesinin çıkarlarını tehlikeye düşüreceğini bilen İngilizler, mevcut güçlerin belirli sınırları aştığını görünce anında taraf değiştirir veya dengenin korunması için eski müttefiklerine karşı yeni koalisyonlar oluşturmaktan çekinmez. Bu çıkarcı tutumu ve kendi bencil amaçları için gösterdiği kararlılık İngilizlere “Hain Albion” lakabını kazandırmıştır. Örneğin Churchill, kendisinin Alman düşmanı olduğu konusundaki suçlamaya karşılık verdiği yanıtında “Şartlar ters olsaydı, biz eşit şekilde Alman taraftarı ve Fransız düşmanı olabilirdik” diyebilmiştir.

Başbakan Disraeli, Alman birliğinin kurulmasını, Fransız Devrimi’nden daha büyük ve önemli bir olay olarak görüyor, birleşmiş bir Almanya’nın Fransa’yı, dengeleyecek bir güç olarak ortaya çıkmasına olumlu bakıyorlardı. Almanya’nın Avrupa dengesi için ya çok zayıf ya da çok güçlü olduğu günümüzde de geçerliliğini koruyan tarihi bir gerçekliktir. Zayıf ve parçalanmış Almanya başta Fransa olmak üzere komşularını mutlu ederken, birliğini muhafaza ediyor olması büyük korku vermektedir. Berlin’deki İngiliz Büyükelçisinin 1930’lu yıllarda “Almanya, ahenkli bir bütün olarak kaldığı sürece, Avrupa’da aşağı yukarı bir denge var demektir. Almanya dağılırsa, Fransa ordusuna ve askeri ittifaklarına dayanan askeri ve politik bir kontrolün tartışmasız sahibi olacaktır.’’ Şeklindeki sözleri geçerliliğini korumaya devam etmektedir.

Hitler iktidara geldiğinden beri İngiliz ve Fransız hükümetleri, Almanya’nın doğuya doğru bir ‘’toprak genişlemesini’’ (Lebensraum) uygun görüyor, destekliyor ve Hitler’e cesaret veriyorlardı. Lordlar Kamarası Başkanı ve sonradan Dışişleri Bakanı olan Lord Halifax’ın, Hitler’in Doğu Avrupa’daki toprak isteğini uygun karşıladığı bilinmektedir. Berlin’deki İngiliz Büyükelçisi Navile Henderson Hitler’i ziyaret ederek gizli bir mülakat esnasında ‘’İngiliz Hükümeti’nin Hitler’in Almanya’nın çıkarı doğrultusunda Avrupa’yı değiştirmesini büyük bir içtenlikle kabullendiğini’’ anlatmıştır. Osman Öndeş bu konuda şöyle bir yargıda bulunmaktadır.

‘’Eğer Hitler gerçekten İngiltere’nin de katılacağı bir dünya savaşını düşünmüş olsaydı İngiltere’nin hâkim olduğu denizlerde mücadele edebilecek güçlü bir donanma inşa etmek üzere azami gayret saf ederdi. 1935’de imzalanmış olan Anglo-German Deniz Anlaşması’nda belirtilen sınırları aşacak şekilde bir donanma inşasına girişmedi.’’ (Osman Öndeş, İkinci Dünya Savaşı)

Silaha başvurulması bir sonuçtur ve anlamak için nedenlerin incelenmesi gerekir. Almanya’nın var olan düzeni kabul etmeyerek kendi çıkarlarının peşinde koşması, milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuştur. Avrupa düzenini tehdit eden bir diğer ülke olan Komünist Rusya üzerine gönderilen ve Doğu’ya doğru genişlemesi desteklenen Hitler’in bu yemi yutmasıyla bir taşla iki kuş vurulmuştur diyebiliriz. Kendine biçilen “sınırı’’ geçtiğinin farkında olmayan Hitler, sırtını sıvazlayanların ordularıyla karşısına dikildiğini görünce hayli şaşırmış olmalıdır. Rusya’nın bütün gücüyle direndiği ve adım adım yok olduğu savaşta Müttefik güçler ikinci cepheyi açmak için ayak sürümüş ve iki tarafın birbirini ‘’kırmasını’’ izlemişlerdir.

Fransızlara destek veren böylesine güçlü bir film çekmeleri Amerikan bağımsızlık savaşındaki Fransız yardımının unutulmadığının göstergesi sayılabilse de İkinci Paylaşım Savaşı’nın sona ermesinin ardından Amerikan gücü Fransızları da bir kenara atmıştır. İngilizler klasik politikaları ve ortak kültürel geçmişleri sonucu “ikinci” olmayı kolaylıkla içine sindirmişlerse de, Fransızlar bunu yapamamış, Marshall Planı ve Truman Doktrini karşısında Fransız Cumhurbaşkanı ‘’her geçen gün bağımsızlığımızı yitiriyoruz’’ diyerek korkusunu dile getirmiştir. Yine de Amerikan düşüncesi, Birinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra Avrupa tarafından aldatıldığı hissinden kurtulamadığını, söz verdiği halde gelmeyen Ilsa’nın Rick’i habersizce terk edişi üzerinden anlatarak araya sıkıştırmıştır.

Poster - Casablanca_13

Casablanca’nın Yahudi soykırımına ve Sovyet direnişine yer vermemesi ciddi eksikliktir ve ayrı bir yazıda üstünde durulacaktır. Viktor’un toplama kampına götürülmüş olması küçük bir eğilim olarak görülebilirse de fazlasıyla zorlama bir okuma olacaktır. Yine de Vichy Hükümetini tanımak yerine Nazilere karşı savaşa girerek “Özgür Fransa”nın ve özgür Avrupa’nın yanında yer aldığını çok güçlü anlatımlarla ifade eden Casablanca en başından bir dünya görüşünü ortaya koyuyor ve Amerika-Avrupa arasındaki “umutsuz” aşkı Rick-Ilsa karakterleri üzerinden anlatıyor. Amerikan gücünün propagandasını, günümüzde olduğu gibi ‘’kör parmağım gözüne’’ tuzağına düşmeden başarıyla yapan, savaşın gidişatına göre sürekli yeniden yazılan birinci sınıf bir senaryo olduğu ve usta ellerden çıktığı çok açıktır. Hollywood’un bu işleri ne kadar ustalıkla ve yıllar öncesinden yaptığına güçlü bir işarettir.

‘’Aydınlatıcı bir ışıldak olması veya kendi değerlerini bütün dünyaya yayma görevi yapması, demokrasi, serbest ticaret ve uluslar arası hukuka dayanan bir küresel uluslar arası düzeni öngören Amerikan düşünce ekolü diğer uluslar tarafından aptalca değilse bile ütopik olarak görülmüş ve şüpheyle yaklaşılmıştır. Ancak bu şüphe Woodrow Wilson, Franklin Roosevelt yahut Ronald Reagan’ın veya 20. yüzyıldaki herhangi bir Amerikan başkanının idealizmini hiçbir zaman söndürememiştir. Yabancıların bu şüpheciliğinin bir etkisi olduysa,  bu ancak Amerika’nın, tarihin üstesinden gelinebileceği ve dünya gerçekten barış istiyorsa, Amerikan ahlaki reçetelerini uygulamasının şart olduğuna olan inancını güçlendirmek olmuştur.’’ (Henry Kissinger, Diplomasi)

Hem Amerikan hem de Avrupa kamuoyuna seslenen mükemmel bir propaganda ürünü olan hatta zaman içerisinde bu yönünün geriye atılarak, bir aşk filmi etiketiyle pazarlanmasının muhteşem bir başarı olduğunu düşünüyorum. Filmin gösterime girmesine günler kala, yapımcı tarafından Amerika-Avrupa ittifakının göstergesi olarak Rick’in ağzından “Louis sanırım bu güzel bir arkadaşlığın başlangıcı olacak” sözlerinin filme eklenmesi de bu etkinin izlerini taşımaktadır.

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir