Yoga Hakwon / Ölüm Peşimizde (2009)
Yazan: Murat Tolga Şen 11 Temmuz 2010
Kategori: Asya Sineması, Doğaüstü Fenomen, Film İncelemeleri, Korku Filmleri, Son Yazılarımız
->
Asya korku sinemasının yükselişi değilse de, bilinilirliği artarak sürüyor. 2000′lerin başında, Hollywood işi sentetik korku filmlerinin iyice tadının kaçtığı bir zamanda, internet üzerinde popülerleşen ve hemen Hollywoodlaştırılarak devşirilen “Ringu”, “Ju-on”, “Dark Water” gibi filmler bu coğrafyadan gelen tür filmlerine seyirci ve eleştirmen gözünde hatırı sayılır bir kredi kazandırdı. Aslında Asya sinemasının oldukça güçlü bir korku geleneği ve bu türe ait verilmiş Onibaba, Kaidan (1964) gibi güçlü erken zaman örnekleri var. Türk seyircisinin de korku filmlerine ve özellikle “supernatural” denen doğaüstü fenomenlere meraklı olduğunu da düşünürsek bu filmlerin iyice sıkıcılaşmış fantastik sinemaya ciddi katkı yaptığını kabul etmek gerek… Fakat “Ringu” ve benzerleri ile gelen; kadim lanetler, ıslak, uzun saçlı kızlar, ölmüş ikiz kardeşler gibi ögelere sıkışan yeni Asya korku sinemasının çabuk bir tükeniş yaşadığı da ortada…
Yoga/Ölüm Peşimizde, Asya korku sinemasının ürettiği klasik reçetelerin dışına çıkmak isteyen, bunun için de şehirli bir öykü kurgulayarak, lanetli bir yoga okulunu ve onun genç ve güzel kadınlardan oluşan öğrencilerinin/kurbanlarının başına gelenlerden medet uman ve korkunç olmaya çalışan bir film… Devamını oku
El Día de la Bestia (1995)
Yazan: Ezgi Aksoy 25 Nisan 2010
Kategori: Doğaüstü Fenomen, Eurohorror, Fantastik, Film İncelemeleri, Korku Filmleri, Son Yazılarımız
- Günah çıkarmak istiyorum peder.
- Söyle ne yaptın?
- Hiçbir şey. Henüz günah işlemedim. Ama işleyeceğim. Yapabileceğim bütün kötülükleri yapacağım.
Bask asıllı İspanyalı yönetmen Álex de la Iglesia’nın 2. filmi El Día de la Bestia (Şeytanın Günü), yukarıdaki diyalogla açılıyor. Üstelik işleyebileceği tüm günahları işleyeceğini söyleyen de filmin ana karakteri Peder Angel Berriartua’dan başkası değil. Peder Angel, sözünü de tutuyor üstelik. Çünkü hikayeye göre Peder Angel, tüm hayatını bir kitabı incelemeye adamış. Ve onlarca yıllık çalışma sonucunda “Şeytanın Oğlu”nun Noel arifesinde Madrid’de doğacağı kanısına varmış. Ve kendince, şeytanı bulup onu oğlunun nerede doğacağını söylemeye ikna edebilmesi için, günah işlemesi ve şeytana gerçek bir günahkar olduğunu kanıtlaması gerektiğine inanmış. Üstelik bunu yapması için de sadece 2 günü var. İşte film, bu absürt hikayeyle yola çıkıyor. Ve film boyunca dünyayı kurtarmak için günah işlemeye çalışan bir rahibin paradoksal macerasını izliyoruz. Devamını oku
D@bbe 2 (2010)
Yazan: Masis Üşenmez 06 Ocak 2010
Kategori: Canavar-Yaratık filmleri, Doğaüstü Fenomen, Fantastik, Felaket Filmleri, Film İncelemeleri, Korku Filmleri, Post Apokaliptik, Son Yazılarımız
->
D@bbe ilk gösterime girdiğinde heyecanlandığımı, evde “Bu Dabbe’t-ül Arz olmalı” diye dolandığımı kabul etmem gerek. Hasan Karacadağ’ın 4 yıl önce Japon filmlerinin etkisinde kotardığı D@bbe, Büyü ile birlikte Türk korku filmlerine bir ivme kazandırmıştı. İlk filminde Türk-İslam Korkusu gibi bir alt tür yaratma çabası ile büyük bir riske giren Karacadağ bütçe ve oyunculuk problemlerine rağmen orta halli ilginç bir filme imza atmıştı. Ancak bilemezdik ki bu göreceli başarısı Karacadağ’a en büyük kötülüğü yapsın ve bir ego şişkinliğine yol açsın.
Death Bed: The Bed That Eats (1977)
Yazan: Anıl Seçkin 02 Ocak 2010
Kategori: Doğaüstü Fenomen, Film İncelemeleri, Korku Filmleri, Son Yazılarımız
Amerika’nın ormanlık bir bölgesi. Kalabalık genç bir grup, tatil için metruk bir eve yerleşirler. Fakat küçük bir problem vardır: Evin çıldırmış hormonlu çiftleri, çılgınca ve her şekilde sevişirken (zaten bir korku filminde kalabalık genç grubu ne işe yarar) kocaman dişli, “testere” sesli ve azman boyutlu bir yatak tarafından canlı canlı yenilmektedirler. Hatta tecavüze bile uğrarlar. Grup içindeki tek anasının kuzusu, yalnız ve saf kızımız ise ulvi ışıklı bakirelik gücüyle, yatağı, kurduğu dehşet imparatorluğundan alaşağı eder. Ve fakat… Hmmm… Spoiler uyarısı yapmış mıydım…? Devamını oku
Seventh Moon (2008)
Yazan: Murat Kızılca 13 Kasım 2009
Kategori: Doğaüstü Fenomen, Film İncelemeleri, Korku Filmleri, Son Yazılarımız
Seventh Moon 2008 yılı mahsulü Eduardo Sánchez tarafından yazılıp yönetilmiş olan ABD yapımı bir film. 1968 Küba doğumlu yönetmenin şimdilik son filmi.
Sánchez bilindiği üzere yakın arkadaşı Daniel Myrick ile beraber sinema dünyasına bomba gibi bir giriş yapmışlardı. Sadece korku sineması göz önüne alındığında değil bütün sinema tarihine bakıldığında şimdiye kadar yapılmış en yüksek maliyet-kar yüzdesini yakalayan filmleri The Blair Witch Project (1999) ile asla unutulmayacakları aşikar. (Bana kalırsa koca bir balon olan filmleri nedense birçokları tarafından baştacı ediliyor. Evet, karşımızda harika bir tanıtım kampanyası ile piyasaya sürülmüş bir ürün var. Evet, özellikle internetin gücünü kullanarak ürünü bütün dünyaya nerdeyse sıfır maliyet ile tanıtmayı başardılar. Evet, reklam kampanyaları o denli başarılıydı ki birçok insan bir sinema filmi değil de, bir belgesel, hatta doğaüstü bir olayın kanıtına şahit olduğunu düşünerek filmi izledi. Evet, film vizyona girmeden ve dahi girdikten sonra milyonlarca kişi filmi izlemek için kuyruğa girdi. The Blair Witch Project bütün bu kampanya sonrasında sadece ve sadece merak duygusunu kaşıyarak o inanılmaz gişe başarısını elde etti. Peki film nasıldı? Bence iyi bir fikirden ortaya çıkmış vasat bir film idi. Ki o iyi fikrin babası ise bizim ikili değil, Cannibal Holocaust (1980) ile sınırları sinema perdesi çerçevesi dahilinde zorlamayı tercih eden Ruggero Deodato’dur.)
The Blair Witch Project (adı üstünde) projesinden sonra yollarına kendi başlarına devam eden ikiliden Myrick, The Strand (2007), Believers (2007) ve Solstice (2008) isimli video filmlerinden sonra 2008 yılında nihayet vizyon şansı bulan ilginç bir bilim kurgu/korku filmi diyebileceğim The Objective isimli filmi yönetti. (Film ile ilgili sitemizde Murat Tolga Şen’in kaleme aldığı güzel bir inceleme yer alıyor.)
Sánchez ise ilk olarak benim çok sevdiğim Altered (2006) isimli filmi, sonrasında ise yazımıza konu olan Seventh Moon’u yönetti. Bir hayli etkileyici bir fragmana sahip filmin konusu kısaca şöyle:
Film bir Çin efsanesinin tanımı ile başlar:
“On the full moon of the seventh lunar month, the gates of hell open and the spirits of the dead are freed to roam among the living.“
Kabaca çevirecek olursak;
“Ay takvimine göre yedinci ayın ilk dolunayında, cehennemin kapıları açılır ve ölülerin ruhları serbest kalarak yaşayanların arasında gezmeye başlar.”
Çin asıllı Amerikalı Yul (Tim Chiou) ile safkan(!) Amerikalı Melissa (Amy Smart) evlenip balayı için Çin’e gelirler. Hem Yul’un hala Çin’de olan ailesini ziyaret edecekler, hem de egzotik bir balayı hayallerini gerçekleştireceklerdir. Şans bu ya, tam da Aç Ruh Festivali’ne (Hungry Ghost Festival) denk gelirler. Şehir merkezinde güle oynaya geçirdikleri festival gününden sonra akşama doğru Yul’un köyüne gitmek üzere kiraladıkları araç ile yola çıkarlar. Kiralık aracı kullanan Ping (Dennis Chan) aynı zamanda çiftimizin rehberliğini yapmaktadır. Gecenin karanlığında Çin’in ıssız yollarında ilerlerken Ping, yolu kaybettiğini söyleyerek yanından geçmekte oldukları köye uğrayıp yol sormak üzere aracı terkeder. Aradan uzun bir süre geçmesine rağmen Ping dönmez. Ne olduğunu anlamayan çiftimiz Ping’i aramak üzere arabadan inip köye gider. Köy terkedilmiş gibidir. Meydana geldiklerinde aç ruhlara sunmak üzere çeşitli hayvanlar ve meyve sebzelerden oluşmuş bir sunak görürler. Aniden nerden geldiği belli olmayan (aslında köyün her tarafından gelen) Çince uğultular duymaya başlarlar. Uzun süreden beri ABD’de yaşamakta olan Yul, anadilini tam olarak bilmediğinden ne söylendiğini anlayamaz. Bu ürpertici atmosfere daha fazla dayanamayan çiftimiz arabaya geri döner. Araba kanlar içindedir. Çaresiz bir şekilde Çin’in ortasında yapayalnız kalan çiftimiz, nereye gittiklerini, neden, kimden kaçtıklarını bilmeden köyden uzaklaşırlar.
Yönetmen Sánchez filmdeki herhangi bir karaktere yoğunlaşmadan, bodoslama konuya girerek (ya da girmeyerek desek daha doğru olur) bir atmosfer filmi çekmek istemiş gibi geldi bana. Bunu da filmin ilk bir saatlik kısmında layıkıyla başardığını söyleyebilirim. Filmdeki karakterler neyi neden yaptıklarını anlayamadan oradan oraya sürüklenirken, Sánchez olanları takip etmeye çalışan izleyecileri neler döndüğü hakkında fikir yürütmeye zorluyor. Bir yandan kurduğu güçlü atmosfer ile tedirgin etmeyi (hatta yer yer korkutmayı) başarırken, bir yandan da kaşıdığı merak duygusu ile filmin izlenirliğini arttırıyor. Ama gel gör ki filmin final bölümü tam bir facia. Hatta sabotaj diyebilirim. Film son yirmi dakikalık bölümde o dakikaya kadar başarıyla kurmuş olduğu korkutucu atmosferi kendi elleriyle yıkıyor, olanları açıklamaya çalışırken inandırıcılığını yitiriyor ve final bölümündeki abartılı, buram buram sahte fedekarlık kokan, amerikanvari diyebileceğim can sıkıcı kovalamaca sahnesi ile son darbeyi vuruyor, böylece kendini sabote etme işlemini nihayete erdiriyor. Laf olsun diye söylemiyorum, filmin son bölümünü komple çıkartıp atsak ve filmin finali adına herhangi bir sahne eklemeden olduğu gibi bıraksak, şu anda sadece övgü cümleleri ile yere göğe sığdıramayacağım bir filmden bahsediyor olabilirdim.
Filmin eksenindeki iki karakter yaşadıkları yerden çok uzakta, bilmedikleri tanımadıkları bir ülkede, ait olmadıkları bir kültürün ortasında, daha ne olduğunu anlayamadan kendilerini bilinmez ama tehlikeli olduğunu hissettikleri bir “şey”den kaçarken bulurlar. İki kültür arasında sıkışıp kalmış, ama aslında iki tarafa da ait olmayan Yul karakteri filmin içindeki gizemleri çözmeye yardımcı olmaktan çok uzak. Aksine, bulundukları toprakların kültürüne tamamen zıt bir karakteri temsil eden Melissa, içinde bulunduğu koşullara uyum sağlamayı Yul’dan çok daha iyi beceriyor. Ama bu uyum sağlama sürecinden sonra işleri çözme noktasında temsil ettiği değerlerin yöntemleri ile mücadele etmeyi seçiyor. Yöntem işe yaramadığı / yaramayacağı için başarılı olamıyor ama, Yul’un çizdiği teslimiyetçi portreden çok daha saygıdeğer bir görüntü ortaya çıkıyor. (Aklıma nedense kendi topraklarından çok uzaklardaki ülkelere yeri geldiğinde kendi kültürünü empoze ederek yozlaşmalarını sağlayan, yeri geldiğinde kafasına estiği gibi girip silah zoruyla gücünü kabul ettirmeye çalışan bir ülke geliyor. Bir de film acaba bu tip bir görüşün savunuculuğuna soyunmuş olabilir mi sorusu.)
Filmin özellikle ilk bir saatlik kısmını çok beğendim. Nerdeyse tamamı karanlıkta geçen gece çekimleri çok başarılı. Filmin ürkütücü atmosferine müthiş katkı sağlıyor. Film temel gücünü bilinmezlikten alıyor. Final kısmındaki olan biteni açıklamaya çalışan sahneler yerine ucu açık, başladığı gibi bilinmezliklerle örülü bir biçimde bitse bana çok daha etkileyici olurmuş gibi geldi. (Ucu açık biten finalleri severim oldum bittim.) Buna rağmen bütün Ötekilere tavsiye edebileceğim bir film. Kimbilir, belki benim rahatsız olduğum noktalardan siz rahatsız olmazsınız. Ya da tam tersi, benim sevdiğim her sahneden nefret edebilirsiniz…
Öteki Sinema için yazan Murat Kızılca





![Reblog this post [with Zemanta]](http://img.zemanta.com/reblog_e.png?x-id=f94e3065-0860-4660-aa75-067edd46f896)























