D@bbe 2 (2010)

D@bbe ilk gösterime girdiğinde heyecanlandığımı, evde “Bu Dabbe’t-ül Arz olmalı” diye dolandığımı kabul etmem gerek. Hasan Karacadağ’ın 4 yıl önce Japon filmlerinin etkisinde kotardığı D@bbe, Büyü ile birlikte Türk korku filmlerine bir ivme kazandırmıştı. İlk filminde Türk-İslam Korkusu gibi bir alt tür yaratma çabası ile büyük bir riske giren Karacadağ bütçe ve oyunculuk problemlerine rağmen orta halli ilginç bir filme imza atmıştı. Ancak bilemezdik ki bu göreceli başarısı Karacadağ’a en büyük kötülüğü yapsın ve bir ego şişkinliğine yol açsın.

Devamını oku

Death Bed: The Bed That Eats (1977)

Amerika’nın ormanlık bir bölgesi. Kalabalık genç bir grup, tatil için metruk bir eve yerleşirler. Fakat küçük bir problem vardır: Evin çıldırmış hormonlu çiftleri, çılgınca ve her şekilde sevişirken (zaten bir korku filminde kalabalık genç grubu ne işe yarar) kocaman dişli, “testere” sesli ve azman boyutlu bir yatak tarafından canlı canlı yenilmektedirler. Hatta tecavüze bile uğrarlar. Grup içindeki tek anasının kuzusu, yalnız ve saf kızımız ise ulvi ışıklı bakirelik gücüyle, yatağı, kurduğu dehşet imparatorluğundan alaşağı eder. Ve fakat… Hmmm… Spoiler uyarısı yapmış mıydım…? Devamını oku

Seventh Moon (2008)

Seventh Moon 2008 yılı mahsulü Eduardo Sánchez tarafından yazılıp yönetilmiş olan ABD yapımı bir film. 1968 Küba doğumlu yönetmenin şimdilik son filmi.

afis 01Sánchez bilindiği üzere yakın arkadaşı Daniel Myrick ile beraber sinema dünyasına bomba gibi bir giriş yapmışlardı. Sadece korku sineması göz önüne alındığında değil bütün sinema tarihine bakıldığında şimdiye kadar yapılmış en yüksek maliyet-kar yüzdesini yakalayan filmleri The Blair Witch Project (1999) ile asla unutulmayacakları aşikar. (Bana kalırsa koca bir balon olan filmleri nedense birçokları tarafından baştacı ediliyor. Evet, karşımızda harika bir tanıtım kampanyası ile piyasaya sürülmüş bir ürün var. Evet, özellikle internetin gücünü kullanarak ürünü bütün dünyaya nerdeyse sıfır maliyet ile tanıtmayı başardılar. Evet, reklam kampanyaları o denli başarılıydı ki birçok insan bir sinema filmi değil de, bir belgesel, hatta doğaüstü bir olayın kanıtına şahit olduğunu düşünerek filmi izledi. Evet, film vizyona girmeden ve dahi girdikten sonra milyonlarca kişi filmi izlemek için kuyruğa girdi. The Blair Witch Project bütün bu kampanya sonrasında sadece ve sadece merak duygusunu kaşıyarak o inanılmaz gişe başarısını elde etti. Peki film nasıldı? Bence iyi bir fikirden ortaya çıkmış vasat bir film idi. Ki o iyi fikrin babası ise bizim ikili değil, Cannibal Holocaust (1980) ile sınırları sinema perdesi çerçevesi dahilinde zorlamayı tercih eden Ruggero Deodato’dur.)

The Blair Witch Project (adı üstünde) projesinden sonra yollarına kendi başlarına devam eden ikiliden Myrick, The Strand (2007), Believers (2007) ve Solstice (2008) isimli video filmlerinden sonra 2008 yılında nihayet vizyon şansı bulan ilginç bir bilim kurgu/korku filmi diyebileceğim The Objective isimli filmi yönetti. (Film ile ilgili sitemizde Murat Tolga Şen’in kaleme aldığı güzel bir inceleme yer alıyor.)

Sánchez ise ilk olarak benim çok sevdiğim Altered (2006) isimli filmi, sonrasında ise yazımıza konu olan Seventh Moon’u yönetti. Bir hayli etkileyici bir fragmana sahip filmin konusu kısaca şöyle:

Film bir Çin efsanesinin tanımı ile başlar:

On the full moon of the seventh lunar month, the gates of hell open and the spirits of the dead are freed to roam among the living.

Kabaca çevirecek olursak;

Ay takvimine göre yedinci ayın ilk dolunayında, cehennemin kapıları açılır ve ölülerin ruhları serbest kalarak yaşayanların arasında gezmeye başlar.

Çin asıllı Amerikalı Yul (Tim Chiou) ile safkan(!) Amerikalı Melissa (Amy Smart) evlenip balayı için Çin’e gelirler. Hem Yul’un hala Çin’de olan ailesini ziyaret edecekler, hem de egzotik bir balayı hayallerini gerçekleştireceklerdir. Şans bu ya, tam da Aç Ruh Festivali’ne (Hungry Ghost Festival) denk gelirler. Şehir merkezinde güle oynaya geçirdikleri festival gününden sonra akşama doğru Yul’un köyüne gitmek üzere kiraladıkları araç ile yola çıkarlar. Kiralık aracı kullanan Ping (Dennis Chan) aynı zamanda çiftimizin rehberliğini yapmaktadır. Gecenin karanlığında Çin’in ıssız yollarında ilerlerken Ping, yolu kaybettiğini söyleyerek yanından geçmekte oldukları köye uğrayıp yol sormak üzere aracı terkeder. Aradan uzun bir süre geçmesine rağmen Ping dönmez. Ne olduğunu anlamayan çiftimiz Ping’i aramak üzere arabadan inip köye gider. Köy terkedilmiş gibidir. Meydana geldiklerinde aç ruhlara sunmak üzere çeşitli hayvanlar ve meyve sebzelerden oluşmuş bir sunak görürler. Aniden nerden geldiği belli olmayan (aslında köyün her tarafından gelen) Çince uğultular duymaya başlarlar. Uzun süreden beri ABD’de yaşamakta olan Yul, anadilini tam olarak bilmediğinden ne söylendiğini anlayamaz. Bu ürpertici atmosfere daha fazla dayanamayan çiftimiz arabaya geri döner. Araba kanlar içindedir. Çaresiz bir şekilde Çin’in ortasında yapayalnız kalan çiftimiz, nereye gittiklerini, neden, kimden kaçtıklarını bilmeden köyden uzaklaşırlar.

Yönetmen Sánchez filmdeki herhangi bir karaktere yoğunlaşmadan, bodoslama konuya girerek (ya da girmeyerek desek daha doğru olur) bir atmosfer filmi çekmek istemiş gibi geldi bana. Bunu da filmin ilk bir saatlik kısmında layıkıyla başardığını söyleyebilirim. Filmdeki karakterler neyi neden yaptıklarını anlayamadan oradan oraya sürüklenirken, Sánchez olanları takip etmeye çalışan izleyecileri neler döndüğü hakkında fikir yürütmeye zorluyor. Bir yandan kurduğu güçlü atmosfer ile tedirgin etmeyi (hatta yer yer korkutmayı) başarırken, bir yandan da kaşıdığı merak duygusu ile filmin izlenirliğini arttırıyor. Ama gel gör ki filmin final bölümü tam bir facia. Hatta sabotaj diyebilirim. Film son yirmi dakikalık bölümde o dakikaya kadar başarıyla kurmuş olduğu korkutucu atmosferi kendi elleriyle yıkıyor, olanları açıklamaya çalışırken inandırıcılığını yitiriyor ve final bölümündeki abartılı, buram buram sahte fedekarlık kokan, amerikanvari diyebileceğim can sıkıcı kovalamaca sahnesi ile son darbeyi vuruyor, böylece kendini sabote etme işlemini nihayete erdiriyor. Laf olsun diye söylemiyorum, filmin son bölümünü komple çıkartıp atsak ve filmin finali adına herhangi bir sahne eklemeden olduğu gibi bıraksak, şu anda sadece övgü cümleleri ile yere göğe sığdıramayacağım bir filmden bahsediyor olabilirdim.

scenes

Filmin eksenindeki iki karakter yaşadıkları yerden çok uzakta, bilmedikleri tanımadıkları bir ülkede, ait olmadıkları bir kültürün ortasında, daha ne olduğunu anlayamadan kendilerini bilinmez ama tehlikeli olduğunu hissettikleri bir “şey”den kaçarken bulurlar. İki kültür arasında sıkışıp kalmış, ama aslında iki tarafa da ait olmayan Yul karakteri filmin içindeki gizemleri çözmeye yardımcı olmaktan çok uzak. Aksine, bulundukları toprakların kültürüne tamamen zıt bir karakteri temsil eden Melissa, içinde bulunduğu koşullara uyum sağlamayı Yul’dan çok daha iyi beceriyor. Ama bu uyum sağlama sürecinden sonra işleri çözme noktasında temsil ettiği değerlerin yöntemleri ile mücadele etmeyi seçiyor. Yöntem işe yaramadığı / yaramayacağı için başarılı olamıyor ama, Yul’un çizdiği teslimiyetçi portreden çok daha saygıdeğer bir görüntü ortaya çıkıyor. (Aklıma nedense kendi topraklarından çok uzaklardaki ülkelere yeri geldiğinde kendi kültürünü empoze ederek yozlaşmalarını sağlayan, yeri geldiğinde kafasına estiği gibi girip silah zoruyla gücünü kabul ettirmeye çalışan bir ülke geliyor. Bir de film acaba bu tip bir görüşün savunuculuğuna soyunmuş olabilir mi sorusu.)

Filmin özellikle ilk bir saatlik kısmını çok beğendim. Nerdeyse tamamı karanlıkta geçen gece çekimleri çok başarılı. Filmin ürkütücü atmosferine müthiş katkı sağlıyor. Film temel gücünü bilinmezlikten alıyor. Final kısmındaki olan biteni açıklamaya çalışan sahneler yerine ucu açık, başladığı gibi bilinmezliklerle örülü bir biçimde bitse bana çok daha etkileyici olurmuş gibi geldi. (Ucu açık biten finalleri severim oldum bittim.) Buna rağmen bütün Ötekilere tavsiye edebileceğim bir film. Kimbilir, belki benim rahatsız olduğum noktalardan siz rahatsız olmazsınız. Ya da tam tersi, benim sevdiğim her sahneden nefret edebilirsiniz…

Öteki Sinema için yazan Murat Kızılca

Reblog this post [with Zemanta]

Maléfique (2002)

Maléfique 2002 yılı mahsulü Eric Valette tarafından yönetilmiş olan Fransa yapımı bir film. Eric Valette’nin ismini ilk olarak Takashi Miike‘nin filmografisinde vasatın altında diyebileceğim filmlerinden biri olan Chakushin Ari (2003) isimli filmin yeniden yapımı (remake) olan One Missed Call (2008) ile duymuştum. Filmi çok beğenmediğimden yönetmeni dikkatimi çekmemişti. Meğerse filmografisinde bu yazıya konu olan ilginç bir film barındırıyormuş: Maléfique.

afis 2Carrère yöneticilik yaptığı şirketi dolandırdığı için hapishaneye düşer. Karısı ve çocuğu ile vedalaştıktan sonra hücresine giden Carrère burada birbirinden garip hücre arkadaşları ile tanışır. Dört kişilik hücredeki ranza arkadaşı, altmışlı yaşlarında olan Lassalle bir yazar ya da öğretmendir. Hapse girme nedeni bir sabah “doktorlara göre” geçirdiği iki dakikalık bunama sonucu karısını öldürmesidir. “Lassalle’a göre” ise o iki dakika bunamadan çok aydınlanma sürecidir. Komşu ranzanın sakinleri(!) ise transseksüel Marcus ve tuttuğu her şeyi (mesela film boyunca bir köstekli saati, etrafta dolanan böcekleri ve buldukları kitabın sayfalarını) yiyen Pâquerette’dir.

Lassalle kafasını tercihlerle bozmuştur. Ona göre bir olaydan zevk almak ya da acı çekmek önemli değildir, önemli olan tercih etmektir. Mesela hiç zevk almadığı halde kendisini transseksüel hücre arkadaşına düzdürmeyi tercih eder. Ya da tam tersine hayatta en çok sevdiği şey kitap okumak olmasına rağmen kitap okumamayı tercih eder.

Pâquerette akli dengesi yerinde olmadığı için ailesi tarafından ilk çocukluk yıllarından beri ahıra kapatılmıştır. Burada dışarıyı görmeden domuzlarla beraber büyüyen Pâquerette, eline ne geçerse yeme alışkanlığı kazanmıştır. Bir gün ahırdan kaçar. İlk gördüğü kişi altı aylık kardeşi olur. Hiç düşünmeden kardeşini yediği için hapse düşer. Devamını oku

Borderland (2007)

borderlandBorderland, Meksika’nın başkenti, Amerika Kıtasının en büyük metropolü ve dünyanın en kozmopolit kentlerinden olan Mexico City’nin varoşlarında bir polis baskınıyla başlıyor…

İki Meksikalı dedektif bir malikaneyi basıyorlar. Ancak malikanede duvarlara ve yerlere çizilmiş tuhaf şekiller, ortalığa sıçramış kan lekeleri, totemler ve eski dinleri hatırlatacak pek çok nesne buluyorlar. O kadar ki ortalıkta bir tür ayin malzemesi olan keçiler geziyor. Bazı kaplarda kurtlanmış hayvan dilleri bile var. Malikanede kimse olmadığı için ayrılmaya karar verdikleri sırada, iki adet gangster tarafından rehin alınıyorlar. Fakat bu gangsterlerin olağan gangsterler olmadığı hemen anlaşılıyor. Polislerden biri olan Ulises’in ellerini ve ayaklarını bağlıyor ve gözlerinin önünde ortağını son derece acılı metotlarla öldürüyorlar. Bu metotlar, son dönem istimrar sineması örneklerini hiç de aratmayacak cinsten. Ulises’e ise orada olanları polis arkadaşlarına anlatmasını ve delilleri unutmasını söylüyorlar. Bu sahneden sonra filmin açılış jenariği akmaya başlıyor ve o bilindik uyarı not düşülüyor;

Yaşanmış olaylardan esinlenilmiştir.

Mexico City’deki olaydan “1 yıl sonra”, Galveston Texas’ta çölde bir eğlence kampında eğlenen bir grup genç görüyoruz. İçlerinden biri arkadaşlarını sınırı geçip Meksika’da özgür bir tatil geçirmeye ikna etmeye çalışan, düz mantık sahibi, ukala bir Amerikalı. İstedikleri her şeyi yapabilecekleri, şeytana uyabilecekleri, hayvani isteklerini tatmin edebilecekleri, birer “erkek” olabilecekleri ve buna polisin bile sesini çıkarmayacağı bir yer olarak algıladığı Meksika’ya gitmek için uzun uzun dil döküyor diğer iki arkadaşına. Zaten bu yaklaşım, ortalama zekaya sahip ortalama bir Amerikalı’nın Meksika deyince aklına gelen tariften hiç de farklı değil. Zira Meksikalılar’ın deyişiyle bir “Gringo” (Latin Amerika’nın genelinde ABD ve Kanadalıları yermek için söylenen söz) için Meksika; seks, eğlence, “soft drugs” (esrar, salvia, sihirli mantar, peyote gibi uyuşturucular), fahişeler, mistisizm ve müzik demek. Her yıl binlerce ABD’li üniversite öğrencisi kısa periyodlar için sınırı geçip Meksika’ya bu tarifteki eğlenceyi aramak üzere gidiyor. Bu öğrenciler, kendi ülkelerinde yapamadıkları tüm taşkınlıkları da Meksika’da yapıyorlar. Hatta bazı okullar mezuniyet partilerini doğrudan Acapulco ya da Cancún gibi Meksika’nın tatil cennetlerinde düzenliyorlar. İşte bu kafadarlarımız da üniversiteyi bitirip iş hayatına atılmak, güzel prensesleriyle evlenmek ve büyük evler edinmekten ibaret olan “American Life”  (Amerikan Hayatı) seviyesine geçmeden önce, son bir kez dağıtmak için soluğu Meksika’da almak niyetindeler. Devamını oku