Borderland (2007)
Yazan: Ezgi Aksoy 10 Mayıs 2012
Kategori: Doğaüstü Fenomen, Film İncelemeleri, Korku Filmleri
Borderland, Meksika’nın başkenti, Amerika Kıtasının en büyük metropolü ve dünyanın en kozmopolit kentlerinden olan Mexico City’nin varoşlarında bir polis baskınıyla başlıyor…
İki Meksikalı dedektif bir malikaneyi basıyorlar. Ancak malikanede duvarlara ve yerlere çizilmiş tuhaf şekiller, ortalığa sıçramış kan lekeleri, totemler ve eski dinleri hatırlatacak pek çok nesne buluyorlar. O kadar ki ortalıkta bir tür ayin malzemesi olan keçiler geziyor. Bazı kaplarda kurtlanmış hayvan dilleri bile var. Malikanede kimse olmadığı için ayrılmaya karar verdikleri sırada, iki adet gangster tarafından rehin alınıyorlar. Fakat bu gangsterlerin olağan gangsterler olmadığı hemen anlaşılıyor. Polislerden biri olan Ulises’in ellerini ve ayaklarını bağlıyor ve gözlerinin önünde ortağını son derece acılı metotlarla öldürüyorlar. Bu metotlar, son dönem istimrar sineması örneklerini hiç de aratmayacak cinsten. Ulises’e ise orada olanları polis arkadaşlarına anlatmasını ve delilleri unutmasını söylüyorlar. Bu sahneden sonra filmin açılış jenariği akmaya başlıyor ve o bilindik uyarı not düşülüyor;
“Yaşanmış olaylardan esinlenilmiştir.”
Mexico City’deki olaydan “1 yıl sonra”, Galveston Texas’ta çölde bir eğlence kampında eğlenen bir grup genç görüyoruz. İçlerinden biri arkadaşlarını sınırı geçip Meksika’da özgür bir tatil geçirmeye ikna etmeye çalışan, düz mantık sahibi, ukala bir Amerikalı. İstedikleri her şeyi yapabilecekleri, şeytana uyabilecekleri, hayvani isteklerini tatmin edebilecekleri, birer “erkek” olabilecekleri ve buna polisin bile sesini çıkarmayacağı bir yer olarak algıladığı Meksika’ya gitmek için uzun uzun dil döküyor diğer iki arkadaşına. Zaten bu yaklaşım, ortalama zekaya sahip ortalama bir Amerikalı’nın Meksika deyince aklına gelen tariften hiç de farklı değil. Zira Meksikalılar’ın deyişiyle bir “Gringo” (Latin Amerika’nın genelinde ABD ve Kanadalıları yermek için söylenen söz) için Meksika; seks, eğlence, “soft drugs” (esrar, salvia, sihirli mantar, peyote gibi uyuşturucular), fahişeler, mistisizm ve müzik demek. Her yıl binlerce ABD’li üniversite öğrencisi kısa periyodlar için sınırı geçip Meksika’ya bu tarifteki eğlenceyi aramak üzere gidiyor. Bu öğrenciler, kendi ülkelerinde yapamadıkları tüm taşkınlıkları da Meksika’da yapıyorlar. Hatta bazı okullar mezuniyet partilerini doğrudan Acapulco ya da Cancún gibi Meksika’nın tatil cennetlerinde düzenliyorlar. İşte bu kafadarlarımız da üniversiteyi bitirip iş hayatına atılmak, güzel prensesleriyle evlenmek ve büyük evler edinmekten ibaret olan “American Life” (Amerikan Hayatı) seviyesine geçmeden önce, son bir kez dağıtmak için soluğu Meksika’da almak niyetindeler. Devamını oku
Max Headroom: 20 Minutes Into The Future (1985)
Yazan: İlker Güler 10 Mayıs 2012
Kategori: Bilimkurgu filmleri, Film İncelemeleri
Karşınızda 80′lerin televizyon ikonlarından, (en ünlüsü olmasa bile) en bilinenlerinden Max Headroom ve “20 Minutes Into The Future”. 1985 yılında İngiliz Channel4 için yapılmış 60 dakikalık, distopik bir dünyada geçen bilim kurgu yapımı “20 Minutes Into The Future”‘. Max Headroom ilk olarak bu yapımda karşımıza çıkıyor. Daha sonraları kendi şov programına sahip olacak kekeme bir sanal karakter, reklam oyuncusu ve Vj.
Gelin hep beraber Max Headroom’un köklerine inelim ve “20 Minutes Into The Future” ın konusuna bir göz atalım.
Network 23′te televizyon muhabiri olarak çalışan Edison Carter , çalıştığı kanalın yeni bir reklam verme yöntemi denediğini keşfeder. Bu yöntem, televizyon karşısındaki izleyicilerin bilinç altlarına bazı mesajlar yollanıp beynin uyarılmasına dayanmaktadır. Buradaki gariplik ise beynin bu uyarılma sonrasında vücuttaki sinirlere yolladığı elektriğin organlarda aşırı yüklenmelere sebep olması ve sonuçta izleyicileri patlayarak öldürmesidir. Ancak Carter’ın bunu tamamen ortaya çıkarıp kanıtlayabilmesi için çalıştığı yerde gizli tutulan bir bölüme sızması ve yeterli kanıtları elde etmesi gerekmektedir.
Max Headroom’un kökenlerini spoiler vermeden kısaca bu şekilde anlatabiliriz. Diğer ilginç detayları zaten kısa olan bu filmi izlediğinizde görebilirsiniz. Mesela Max Headroom’un isminin nereden geldiği, izleyicilerle nasıl diyalogda bulunduğu gibi şeyler bu filmde açıklanmakta.
Max Headroom, 1985 yılında yayınlanan bu filmden sonra çok tutulmuş ancak devamı hemen çekilmemiştir. 1987 yılında Amerikan ABC televizyonu 14 bölümlük bir dizi çekmiş, 11 bölümü sırasıyla yayınladıktan sonra programı iptal etmiş. Gerekçe olarak yine düşen reytingler gösterilmiş. Kalan 3 bölüm 1988 yılında yayınlanmış ve yayın hayatına böylece tamamen son verilmiş. Yine bilim kurgu dizisinin başarısı üzerine 1987 yılında Cinemax kanalı “The Original Max Talking Headroom Show” u yayınlamıştır. Bu program dizi konusu ile tamamen alakasız olarak Max Headroom’un Amerikan ünlüleri ile olan röportajlarına ve stand up gösterilerine dayanmakta. Ülkemizde Magic Box veya STAR1 döneminde Max Headroom yayınlanmıştı. Dizi daha ne olduğunu anlayamadan bizde de sona ermişti. Bildiğiniz gibi genelde Türkiye’de yabancı dizi yayınlamayı pek beceremiyoruz.. Bölümleri sırasına göre yayınlamadıkları için konu bütünlüğü ve devamlılığı sağlanamıyor (Kanal D ‘de yayınlanan Alias ve Cine5′ teki Dr.Who bu konudaki en ünlü facialardır) .
Yukarıda yazımın başında filmin distopik bir dünyada geçtiğinden bahsetmiştim. Filmde fazla dış çekim mevcut değil ancak olanlarda da bu hava iyi hissettirilmiş. İnsanlar sosyal durumlarına göre çeşitli isimler verilerek sınıflandırılmışlar (Detaya girip bunları uzun uzadıya yazmıyorum. Kısaca fakirler ve zenginler olarak günümüze uyarlayalım). Yaşadıkları yerlerde buna mukabil çöplükten lüks yerlere kadar değişiklik göstermekte. “20 Minutes Into The Future”un konunun geçtiği yer olarak gelecekteki Londra tasvir ediliyor. Okuduğum kadarı ile dizisinde ise bu detaydan hiç bahsedilmemiş. Bir diğer nokta filmde medya patronlarının ve başında bulundukları kanalların aç gözlülüğünün bizlere anlatılmaya çalışılması. Acımasız medya patronları reyting için ellerine geçen bütün fırsatları kullanmakta ve kanallarının en çok izlenen olması için herşeyi yapmaktalar. Dip not olarak ünlü yazar William Gibson’ın 1984 tarihli “Neuromancer” romanı ile hayatımıza soktuğu Cyberpunk teriminin birçok filmde olduğu gibi burada da çıkış noktası olarak belleklerimizde yer etmesi dikkatimizi çekiyor.
Gelelim özel efektlere. “20 Minutes Into The Future” izlerken dikkatinizi çekecek ilk şey bilgisayar efektleri. 3 boyutlu çizimlerin daha tam anlamı ile vektörel olamaması. Grafikler tel “wired” olarak anime edilmişler. O zamanki bilgisayarların gücü göz önüne alınırsa bu bile büyük başarı. Dikkatli arkadaşlar herşey vektörelde Max Headroom’da neyin nesi, nasıl canlandırmışlar bu sanal karakteri diye soracaklardır. Arkadaşlar, Max maalesef bilgisayar animasyonu değil. Kafasına plastik maske geçirmiş birisi onu canlandırıyor. Zaten ne dizide ne de filmde omuzlarından aşağısını görmek mümkün değil. C64 ile büyümüş birisi olarak oyıllarda manyak bilgisayar efekti yapmışlar deyip durdum. Ama çok geçmeden acı gerçeği öğrenince büyük hayal kırıklığı yaşamış oldum.

MAX HEADROOM VE KORSAN YAYIN OLAYI
.
Max Headroom demişken bu olaydan bahsetmemek olmaz. Dünya televizyon tarihinde sayılı olaylardan birisidir bu olay. 22 Kasım 1987 tarihi akşamı Chicago, Illinois’da 2 yerel kanalın yayınları 3 saat içerisinde kesilmiş ve Max Headroom kıyafetli birisi ekranda belirmiştir. Önce WGN-TV kanalı canlı yayındayken korsan yayın başlıyor ve cızırtılı bir ses eşliğinde korsanımız ekrana geliyor. Ardından yine aynı akşam WTTW kanalında ünlü bilim kurgu dizisi “Doctor Who” yayınlanırken korsanımız tekrardan ekranda beliriyor ve bu defa bozuk bir ses eşliğinde halka sesleniyor. Bir politikacıdan daha iyi olduğundan bahsediyor ve elinde Pepsi kola tutarak o zamanki reklam sloganlarını söylüyor. Burada ironik olan Max Headroom’un aynı dönemde Coca Cola’nın reklam yıldızı olarak her yerde boy göstermesi
Yayın, korsanın “Beni yakalamaya geliyorlar” demesi ile beraber sona eriyor. Tabi hemen ertesi gün bütün ulusal kanallarda ve gazetelerde bu olay yer alıyor. Sevindirici olan ise korsan yayını yapanın hiçbir şekilde yakalanamamış olması. Bu olay sonucunda WGN-TV ve WTTN kanalları büyük itibar kaybediyorlar ve HBO çatısı altına girerek yayın hayatlarına son veriliyor. Aşağıdaki karede korsan yayından bir anı görebilirsiniz.
“20 Minutes Into The Future” dvd olarak 2005 yılında Japonya’da yayınlanmış. Gariptir ki dünyanın geri kalanında ne bu filmi ne de dizi ile ilgili olarak her hangi bir dvd bulmak mümkün değil. Sadece Youtube’da parça parça filmi bulmanız mümkün. Veya P2P ortamında VHS / laserdisc sürüm olarak bulabilirsiniz. Merak eden arkadaşlar buralardan edinebilirler.
Son olarak dünya televizyonlarının en ilginç yapımlarından birisi olan “Max Headroom” karşınızda izlenmeyi bekliyor. Bakmayın siz şu andaki dizilerin ve filmlerin durumlarına. Televizyon dünyası bilim kurgu yapımlarında İngilizlerden çektiği kadar kimseden çekmemiştir. Hollywood sürekli berbat taklitler ve uyarlamalar ile İngilizlerin orijinal yapımlarını takip edip durmuştur. Sürekli kısık sesli diyaloglar barındıran Hollywood yapımlarından bıktıysanız “Lanet Olsun Dostum!” diye bağırın ve “20 Minutes Into The Future” a geçin.
Hepinize şimdiden keyifli seyirler.
İlk yayınlanma tarihi: 31 Aralık 2009
Akmareul Boatda / I Saw the Devil (2010)
Yazan: Onur Atay 09 Mayıs 2012
Kategori: Film İncelemeleri
Arabasıyla yolda kalmış, yardım için gereken telefon görüşmelerini yaptıktan sonra telefonda nişanlısıyla konuşan kadın birdenbire bir yabancının saldırısına uğrar. Kısa bir müddet içerisinde saldırgan tarafından kaçırılır, parçalara ayrılır ve kanalizasyona atılır. Ancak saldırganın bilmediği şey, telefonda konuşulan malum nişanlının intikam uğruna neleri göze alacağı ve yapacağıdır. Ve bu yapacakları sıradan bir intikam öyküsünün çok, ama çok ötesinde olacaktır.
Öteki Sinema için yazan Onur Atay
“Akmareul Boattda”, Filmekimi’ 2010 kapsamında ülkemizde gösterim şansı bulmuş, ziyadesiyle taze ve Güney-Kore sinemasının son on yıldaki yükselişine bana göre oldukça esaslı bir tepecik daha koyan, orijinal bir intikam öyküsü. Film, klişe tanımla ‘bildiğimiz intikam öykülerinden farklıca’ bir tavır koyup, bu tavrın üzerine inşa ettiği öyküsüyle, hem vicdanı, hem de vücudumuzun neresinde yer aldığına halen kanaat getirilmemiş o ‘gore noktası’nı yoruyor. Daha önceden bildiğimiz türdeşi “Oldboy” ve “Dalkomhan Insaeng (A Bittersweet Life)” gibi intikam öykülerinin yaptığı gibi başka bir yol açmayı deniyor ve benzerleri gibi başarılı oluyor, grafik şiddetin yoğunluğunu intikamla meşrulaştırmayı denerken, kah Bergman’ın “Jungfrukällan”ından, kah Fransız neo-horror’ı “Martyrs”tan çıkartabileceğimiz (artık) bilindik soruyu sormaktan da geri durmuyor: “İntikam için, sizi daha önce üzmüş olan şimdiki kurbanınızdan daha da vahşileşebilir misiniz?” Devamını oku
Rosemary’s Baby / Rosemary’nin Bebeği (1968)
Yazan: Begüm Özdemir 09 Mayıs 2012
Kategori: Film İncelemeleri
Filmlerin açılış sekansları önemlidir. Daha ilk sahneden size filmin sunacaklarını, az da olsa belli eder, sizi heyecanlandırır, güzel bir film izleyeceğinizin sinyallerini verir. Bir çok önemli filmde bu duyguyu, daha ilk sahneden yakalamanız mümkündür; tıpkı Rosemary’s Baby başladığında hissedecekleriniz gibi. Film başladığında, gözleriniz o kasvetli binalar arasında gezinmeye, kulaklarınız da, yıllar geçse de unutamayacağınız o eşsiz ninniyi duymaya başlar. Kasvet ve beraberindeki gerginlik daha ilk sahneden sizi alıp beraberinde New York’un içine çeker…
1968 yapımı olan “Rosemary’s Baby”, Ira Levin’in çok satan romanından uyarlanmıştır. Şeytan miti ve bir kadının dramı üstüne yapılmış en iyi filmlerden biridir. Başrollerde Mia Farrow ve John Cassavetes’in yer aldıkları film, zengin ve ünlü olma sevdasındaki eşinin oyununa gelip, bilmeden şeytanın çocuğuna hamile kalan masum bir kadının, ürkütücü öyküsünü anlatıyordu.
Oldukça zengin bir içeriğe sahip olan senaryo, en masum sayılabilecek bir insanın bile içinde yeşerebilecek olan kötülüğü, başarılı olma hırsının getirdiği çürümüşlüğü, evliliği, dostluğu, komşuluğu, hasta-doktor ilişkilerindeki güvensizlikleri, annelik duygusunun tüm ahlaki doğruları alt üst edebilen yoğunluğunu, çok güçlü bir Tanrı inancına sahip olunsa bile, bunun insanı kötülüklerden koruyamayacağını anlatıyordu. Ama tüm bunların yanında özde anlatılan, Şeytanın bebeğini doğurma hikayesinin aslında, Hz. Meryem’in Hz. İsa’ya Tanrı’dan hamile kaldığını iddia eden öykünün tersine çevrilmiş hâli olmasıdır. Devamını oku
Dr. Strangelove (1964)
Yazan: Melahat Yılmaz 05 Mayıs 2012
Kategori: B-olitika, Film İncelemeleri
General Ripper telefonu kaldırır ve dumanlar çıkararak tüttürdüğü purosunu dudağının kenarına sıkıştırarak konuşur; “General Ripper konuşuyor sesimi tanıdın mı Yüzbaşı Mandrake” Yüzbaşı bu ilginç soruyu duyunca yerinde huzursuzca kımıldanır ve “evet efendim neden sordunuz” der. Aslında bu sesi bir daha hayatı boyunca unutamayacağını bilmeksizin…
Generalin cevabı açıktır. “Bu kadar önemli olmasaydı sormazdım. Plan R’yi uygulamaya geçiyoruz yüzbaşı gerekenleri yapın… “
Tüm üs kapatılır ve emir üssün savaş uçaklarına bildirilir. Keşif uçuşu yapan Binbaşı Kong’un uçağı da bunların içine dâhildir. Kanat hücum planı R… Devamını oku

























