Ne Acayip Şeysin Sen Remake!
Yazan: Masis Üşenmez 02 Mart 2010
Kategori: Kavram - Kuram, Ortaya karışık, Son Yazılarımız
Remake: film, şarkı gibi eserlerin tekrar paketlenip, yenilenip piyasaya sunma durumu.
Bilindiği üzere Hollywood hikâye bulmakta zorlanıyor. Çarkın dönmesi için yaratıcı senaryolara ihtiyaç var, ama artık çağımızda anlatılacak her hikâye anlatıldığı için remake’ler uzun süredir Hollywood’un can simidi olmuş durumda.
Aslında Yeşilçam’ın en güçlü olduğu yıllara baktığımızda da birçok filmin Hollywood filmlerinin senaryolarından yerelleştirilerek yaratıldığını görürüz. O zamanın senaryo yazarları da zaten bu durumu yadsımaz, aksine aynı senaryoyu farklı isimler ve mekânlarla defalarca çektiklerinden dem vururlar.
Hollywood bu yerelleşme olayına ise son yıllarda başladı. Bu işin fitilini ateşleyen film The Ring oldu. Ring’in başarısı Hollywood’un iştahını kabarttı ve ardı ardına önce Uzak Doğu’yu sonra İspanya’yı ve Avrupa sinemasını kare kare remake’lemeye başladı. Bu durumun da en büyük nedeni kitap okumayan popcorn Amerikan izleyicisinin altyazı da okumaması olarak açıklanmakta. Oysaki 80′li yıllara ve daha da öncelere gittiğimizde remake’lerin çok farklı bir konumu var sinemada. Daha sinema endüstrisinin yeni yeni doğduğu yıllarda ortaya çıkan ilginç senaryoların, ilerleyen yıllarda büyük yönetmenlerin belki de genç yaşlarda seyredip “ben daha iyisini çekerim” hayallerinin bir ürünü olmuş remake filmler. Bu şekilde The Fly, The Thing veya Invasion of the Body Snatchers gibi pek çok orijinalinden bile daha iyi diyebileceğimiz yapım mevcut.
Bu yazımda da sizlere remake’lerin iyilerini ve kötülerini tanıtmak istedim. Genel olarak korku gerilim türünde filmleri seçtim bu listeyi oluştururken. Ancak sıralama yapmayı sevmediğim için numaralandırmadım. İşte karşınızda en iyi ve en kötü 10 korku/gerilim remake’i… Devamını oku
B-olitik Sinema: Dekoder (1984)
Yazan: Can Yalçınkaya 27 Şubat 2010
Kategori: B-olitika, Film İncelemeleri, Ortaya karışık, Son Yazılarımız
Toplumsal Düzeni Sesle ‘Dekode’ Etmek: Decoder
1984 yılı. Orwell’yen zamanlar. İki kutuplu bir dünyanın ikiye bölünmüş bir ülkesi olan Almanya’nın Batı kısmında, o dönemin punk ortamlarının bilinen simalarından Klaus Maeck, Volker Schaefer, Trini Trimpop ve Muscha, ismi ilk başta Burger Krieg (Hem Burger Savaşı hem de Sivil Savaş anlamına geliyor) olarak belirlenen, daha sonra Decoder olarak değiştirilen bir film yaparlar. Film dönemin kültürel iklimine nüfuz etmiş tüm gerginlikleri ve tedirginlikleri, batı dünyasına hızla hakim olan muhafazakarlık ve acımasız neoliberal ekonominin yarattığı karamsarlık halini, “Büyük Birader sizi izliyor”u en katıksız haliyle yansıtmaktadır. Filmde, karşı kültürün yiğit neferlerinin sisteme karşı en büyük silahları ise bir ses miks cihazı ve teypleri. Filmin temel izleklerinden biri olan bu, tahakküme karşı sesle mücadele etme fikri, Amerikalı yazar Wiliam S. Burroughs’un kimi kitaplarında ve makalelerinde üzerinde durduğu kavramlardan ilham alarak filmin senaryosuna yön vermiş. William S. Burroughs ve Decoder üzerinde daha ayrıntılı bir şekilde durmadan önce, Burroughs’un da “kurucu kadrosu” içinde değerlendirildiği, Amerikan Beat Kuşağı akımından bahsetmekte fayda var.
Edebiyat ve Karşı Kültürde Beat Kuşağı
İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika’nın tutucu, anti-komünist, McCarthy’ci, tektipleştirici, cinsiyetçi ve faşist, güya refah toplumuna bir tepki olarak doğduğu söylenebilir Beat Kuşağının. Kare As’ını New York’lu yazarlar Jack Kerouac, Allen Ginsberg, Wiliam S. Burroughs ve Gregory Corso’nun oluşturduğu ve edebi bir hareket olarak başlayan gruba nice yazarlar ve şairler dahil olmuştur, ya da en azından eleştirmenler tarafından bu gruba dahil edilmişlerdir. Çok fazla yazmayan, fakat yaşam tarzlarıyla Kuşak’ın ilham perileri olarak görülebilecek Neal Cassady ve Herbert Huncke’nin de adını anmakta fayda var. Edebi bir akım olarak başlayan Beat, kısa zamanda bir gençlik ve karşı kültür hareketine, hemen akabinde de bir “moda”ya dönüşmüştür ve medya tarafından “Beatnik” olarak tanımlanan bir gençlik tipi ortaya çıkmıştır.
Beat Kuşağı üyeleri, Beat sözcüğünün olası tüm çağrışımlarını kucaklamışlardı. Sokak argosunda, işsiz güçsüz, parasız ve tükenmiş; (caz) müzikte ritm – ki caz Beatlerin edebiyat anlayışını da derinden etkilemiştir – anlamına gelen sözcük daha sonra Kuşağın isim babası Jack Kerouac’ın ismin Beatific ve Beatitude kelimelerine iliştiğini söylemesiyle, cennetsel bir mutluluk ve huzurluluk haline işaret etmeye de başlamıştır.
Beat Kuşağı, 40’lar ve 50’ler Amerikan toplumunun yukarıda saydığımız kültürel iklimine karşı kendilerini, uyuşturucu ve alkol vasıtasıyla bilincin ve algının sınırlarını keşfetme arzusuyla, Doğu felesefeleri ve dinleriyle, delilikle, cinsel deneysellikle, yollara düşmek ve seyahat etmekle, mistisizm ve büyüyle ve tabii en mühimi yazıyla silahlandırmışlardır. Hayatla sanatı birbirlerinden pek ayırmadıklarından, eserlerinin büyük çoğunluğu otobiyografiktir, ya da otobiyogafik izler taşımaktadır. Ayrıca hayatlarına hakim olan deneysellik, edebi işlerine de sirayet etmiştir.
Yazının, metnin ve dilin doğası üzerine en çok kafa patlatan, bu konuda deneyselliğin sınırlarını en çok zorlayan yazarlardan biri William S. Burroughs’dur. Aslında Burroughs, yaygın olarak Beat Kuşağı içinde değerlendirilmekle birlikte, kendisini bu edebi akımın bir parçası olarak görmemektedir. Onun eserlerine hakim olan temalar – bağımlılık, Tahakküm, çürümüşlük, umutsuzluk – onu hippilerin öncülü olan Beat Kuşağı’ndan çok, Punkların öncülü (onların “büyükbabası”) olarak değerlendirmeyi gerektirir. “Dil bir virüstür” şiarıyla yola çıkan Burroughs, dilin, Tahakkümün önemli bir öğesi olduğunu fark edip, onu çeşitli şekillerde bozmaya çalışmıştır. Bunlardan en bilineni, Burroughs’un ressam Brion Gysin’den öğrendiği cut-up tekniğidir. Cut-up, çeşitli metinlerden kesilmiş kelimelerin gelişigüzel biçimlerde bir araya getirilerek yeni bir metin yaratılması ilkesine dayanır.
Beat Kuşağı ve Sinema
Beat Kuşağı yazarları sadece yazı işleriyle haşır neşir olmamış, resim, müzik, tiyatro, fotoğrafçılık gibi pek çok sanat dalına da bulaşmışlardır. Hal böyle olunca, sinemaya da eninde sonunda el atmaları kaçınılmazdır. Jack Sargeant, Naked Lens: Beat Cinema adlı kitabında, ilk Beat filmi olarak Alfred Leslie ve Robert Frank ikilisinin yaptığı Pull My Daisy’yi gösterir. Filmin senaryosu, Jack Kerouac’ın sahnelenmemiş bir oyununa dayanmakta ve başrollerinde Allen Ginsberg ve Gregory Corso gibi iki önemli Beat yazarı yer almaktadır. Pull My Daisy’yi ilginç kılan özellik, filmin sessiz olarak çekilmesi ve bütün karakterlerin dublajının Jack Kerouac tarafından yapılmasıdır. Kerouac hem bir anlatıcı işlevi görür, hem de kadın erkek, çoluk çocuk demeden bütün karakterleri seslendirir. Doğaçlama olarak yaptığı seslendirme sürecinde, üç kere kayıt yapılmış, ses kuşağının son hali bu üç kayıttan kurgulanmıştır.
Spontanelik, Beat Kuşağı yazınının merkezindeki düşüncelerden biri olduğundan, Jack Sargeant, o dönemde New York underground sinema hareketinin bu tanıma uyan çeşitli filmlerini ve sinemacılarını da (örneğin John Cassavetes ve Jonas Mekas) Beat Kuşağı sineması çerçevesinde değerlendirmektedir. Beat Kuşağı yazarları, film üretimine kamera arkasından daha çok kamera önünde, yahut sadece ilham kaynağı olarak dahil olmuşlardır.
William S. Burroughs’un cut-up tekniği, deneysel sinemacıları heyecanlandırmış, örneğin Anthony Balch The Cut Ups adlı filminde bu tekniği kullanmıştır. Çektiği filmi 30 cm’lik parçalara ayıran Balch, parçaları bir başkasına vererek gelişigüzel bir şekilde bir araya getirmesini istemiştir. Böylece ortaya çıkan ürünün üzerinde herhangi bir otorite kurulmamış olur. Tabii, izleyicinin perdede ne olup bittiğini anlaması da biraz zorlaşır!
William S. Burroughs sadece kullandığı edebi tekniklerle değil oyunculuğu ve fikirleriyle de sinema dünyasında boy göstermiştir. Gus Van Sant’ın Drugstore Cowboy’unda rol almış; en meşhur eseri Naked Lunch, David Cronenberg tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Ayrıca pek çok kısa ve deneysel filmde de rol almış veya onun fikirlerinden faydalanılmıştır, fakat bunların hepsine burada değinmemiz maalesef mümkün değil. O nedenle, konu daha fazla dağılmadan Decoder’a geçelim en iyisi.
Decoder
1960’ların başında, William S. Burroughs, cut-up tekniğini, matematikçi Ian Sommerville’in yardımıyla teypler üzerinde de denemeye başlamıştır. İkili, sokakta kaydettikleri sesleri, konuşmalardan aldıkları parçaları, müzikleri kesip birleştirerek, ses kayıt teknolojisinin, ve sesin zihin üstündeki etkisi üzerine deneyler yapmışlardır. Burroughs, ses kayıt aletlerinin tahakküme karşı bir silah olarak kullanılabileceğini söylemiştir. Örneğin bir gösteri sırasında, teyplerden verilecek silah, helikopter vs sesleri, bir karmaşaya yol açacak, ayaklanmaların boyutunu büyüterek, emniyet güçlerinin duruma müdahalesini sabote edecektir.
Dikkat alttaki pencereyi açarak okuyacağınız kısım filmle ilgili Spoiler içermektedir! Seçim sizin…
Decoder’ın, Burroughs’un teyp deneyleri ve sesin bir silah olarak kullanılması fikrine dayalı bir senaryosu vardır. Filmin anti-kahramanı FM (Einstürzende Neubauten’dan F. M. Einheit), stüdyosunda ses deneyleri yapan bir ‘noise freak’tir. Striptizci olarak çalışan sevgilisiyle birlikte yaşamakta, fakat onunla pek iyi anlaşamamaktadır. Bir gün H-Burger adlı bir fast food zincirinin bir şubesinde yemek yerken arka planda çalan müziğin (Muzak: arka plan müziği, asansör müziği, aynı zamanda bu tür müzikler üreten büyük bir şirketin adı), büyük şirketler tarafından çalışanlarının verimliliğini, müşterilerin iştahını ve mutluluk hissini arttırmak için kullanıldığını, kısacası zihinleri ve duyguları kontrol etme amacına hizmet ettiğini fark eder. Eve gittiğinde rüyasında, bir elektronik dükkanında, William S. Burroughs’un canlandırdığı yaşlı dükkan sahibiyle bir diyaloga girer ve uyandığında, Muzak’a karşı savaş açmaya karar vermiştir.FM dışarı çıkarak sokakta çeşitli sesler kaydeder. O esnada bir depodan gelen müzik/gürültü seslerini duyarak içeri girer. Bir grubun içeride, çeşitli atık metal parçalarını perküsyon enstrümanlar olarak kullandıklarını görür ve bu sesleri kaydetmeye başlar. Grubun bazı üyeleri tarafından yakalanır ve liderlerine götürülür. Bu, Throbbing Gristle ve Psychic TV gibi avant garde/industrial gruplardan tanıdığımız Genesis P-orridge’den başkası değildir! Bir rahip kılığındaki Genesis, FM’e elindeki teyple bir virüs getirip getirmediğini sorar. FM oraya geliş nedenini açıklar. Genesis, “Bilgi bir banka gibi korunuyor, bazı insanlar bilgi açısından zengin, bazıları fakir, biz herkesin zengin olmasını istiyoruz, biz bu bankayı soymak istiyoruz” der ve FM’in elindeki kayıtları tutmasına izin verir.
FM, H-Burger’den çaldığı Muzak kasedindeki kayıdı çeşitlı şekillerde manipüle ederek, kaydettiği seslerle miksleyerek ortaya bir anti-Muzak kaydı çıkarır ve bunu H-Burger restoranlarında çalarak iç bulantısı ve karmaşa yaratır. Bunun üzerine Muzak şirketi, Jager adlı bir ‘ajanı’ FM’i öldürmek üzere gönderir. Filmin başından beri gördüğümüz Jager, aslında FM’in sevgilisi Christiane’in klubünün müdavimlerindendir ve ona aşıktır. Filmin sonunda FM, punk arkadaşlarına dağıttığı kasetlerle sokaklarda ayaklanmalara ve kaosa yol açar. Onun peşinden koşan Jager, FM’i Christiane’e sarılırken görür ve onlara doğru koşarken bir kamyon tarafından ezilerek ölür.
Decoder, görme ve duyma duyuları hakkında politik bir yorum yapar. Jager, asistanıyla birlikte sürekli olarak ekranlarla dolu bir odada sokaklarda, dünyada, ve FM’in hayatında olan biteni ‘dikizlemektedir’. Ayrıca, aşık olduğu Christiane ile kurduğu ilişki, yine dikizleme üzerine kurulmuştur. Filmde, görme/gözetleme, tahakkümü, “büyük birader” kavramını çağrıştırır. FM ise, duyma duyusuyla, dinlemeyle özdeşleşmiştir, ve gürültüyü, sesleri tahakküme karşı bir silah olarak kullanır.
Filmde ayrıca, 80’lerde doğan ve popüler olan siberpunk alt türünden izler görmek de mümkündür. Büyük şirketlerin sistemi yönetiyor olması fikri, Jager’ın monitörlerinden gözetlediği FM hakkındaki bilgileri yine monitörlere yansıyan bilgilerden öğrenmesi, sokağın (punkların) teknolojiyi kendi işlerine yarayacak şekillerde manipüle etmesi, Genesis P-Orridge’in bilgiyi herkese dağıtmak istemesi (“Bilgi özgür/bedava olmak ister” şiarı) ve genel olarak karanlık ve karamsar olan atmosfer siberpunk türüne göz kırpar.
Decoder’ın politik söylemi, siyah beyaz, keskin ayrımlar içermektedir. H-Burger’ın ve Muzak şirketinin yöneticileri karikatürize edilmiş kapitalist/kötü adamlardır. FM ve punklar ise devrimci gerillalar… Fakat bu siyah-beyaz ayrım, filmin bir hiciv olarak etkisini artırmaktadır. O dönemde Batı Almanya’da (ve dünyanın diğer yerlerinde) sayıları git gide artmakta olan hamburger ve fast food zincirleri, kapitalizmin ve neoliberalist ekonomi politikalarının yayılışını, Muzak şirketi ise, sübliminal mesajlarla tüketimin nasıl körüklendiğini gösteren stereotipler olma işlevi görürler. FM ve punklar, kapitalizme, ve zihinsel tahakküme karşı savaşan anarşistlerdir.
Final sahnesindeki kaos hali Reagan karşıtı gösteriler sırasında çekilmiştir. Klaus Maeck’in Jack Sargeant’a aktardığına göre, çekimler sırasında, ellerinde teyplerle kalabalığın içine karışan oyuncular ve teknik ekip, gösteri yapmakta olan gençlerin halihazırda ellerinde teyplerle, silah sesleri, helikopter sesleri, çeşitli müzikler çalarak karmaşa yaratmaya çalıştıklarını görürler. Hatta, işin daha da komik tarafı, bu eylemden haberdar olan polis, bir gece önceden evlere baskın yaparak teyplere, silah oldukları gerekçesiyle, el koymuştur. Decoder’ı ilginç kılan özelliklerden biri, bu noktada, hayatın ve kurmacanın kesişmesidir.
İzlerken Duygularınıza Hakim Olamayacaksınız!
Yazan: İlker Güler 27 Ocak 2010
Kategori: Kavram - Kuram, Ortaya karışık, Sinema Nostaljisi
Televizyonda mutlaka duymuşsunuzdur. Film tanıtımlarından önce “İzlerken Duygularınıza Hakim Olamayacaksınız!” diye bas bas reklamı yapılır . Ama hangi duygumuza hakim olamayacağımızdan bir türlü bahsedilmez. Kızacak mıyız, üzülecek miyiz, sevinecek miyiz? Öteki sinema yazarlarına sorduk: Sizi en çok duygulandıran filmler neler ve izlerken hangi duygularınıza hakim olamıyorsunuz. 80′ler, B sineması, yerli yabancı film ayırımı yapmadık. Kim ne cevap vermiş gelin bakalım?
Back To The Kolpaland (Gana Film Posterleri II)
Yazan: İlker Güler 25 Ocak 2010
Kategori: Afiş - Lobi, Kavram - Kuram, Ortaya karışık
Sevgili Can Evrenol’un Ekim 2009′da yazdığı “Gana film posterleri” adlı yazı gişede iyi hasılat yapınca ikincisinin okuyucularımıza sunulması kaçınılmazdı. Aynı kadro ile maceramıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Başrolde yine Ganalı çizerler yer alıyor. Hangisi daha orjinal siz karar verin?
..Resimlerin büyük halleri için üzerlerine tıklayın..
Killdozer (1974)
Yazan: İlker Güler 20 Ocak 2010
Kategori: Fantastik, Film İncelemeleri, Korku Filmleri, Ortaya karışık, Son Yazılarımız
Uzun zamandır insanlara karşı ayaklanan bir makine filmi izlemek istiyordum. Öyle Terminator serisi gibi robotlar değil, veya araba, televizyon, bisiklet, uçak hiç değil. Bambaşka bir şey olmalıydı. Nihayetinde aramalarım sonuç verdi … Karşınızda uzaylı aklıyla keçileri kaçıran, ona buna çevresine saldıran buldozer , nam-ı diğer “KILLDOZER”
1974 yapımı olan filmimiz her karesinde bize en ucuza film nasıl çekilir dersi vermekten öteye gidemiyor. Zaten seyirciye bir şey vaat etmediğinden, ekran karşısında oturup keyifle 70 dakikanızı harcayabilirsiniz. Konudan biraz bahsedecek olursak; Uzaydan dünyada bir adaya düşen şeytani yaşam formu (daha doğrusu enerji kütlesi) sakin sakin dinlenirken kendisini taciz eden bir buldozeri ele geçirir ve adadaki inşaat işçilerine kan kusturur.
Çekildiği dönem göz önüne alındığında (70’ler) türünün en berbat örneklerinden birisi olarak kabul edebiliriz “Killdozer”i. Yapımcı Universal TV’nin yüz karası yapımlarından birisi. Amacı izleyiciyi korkutmak ve germek olmasına rağmen 0-6 yaş gurubu harici kimseyi etkileyebileceğini sanmıyorum. Küçükken izlemiş olsaydık eminim altımıza doldururduk orası ayrı. Üstelik filmin kadrosunda Robert Urich ve Clint Walker gibi iyi oyuncular varken. Bütçesizlik iliklerine kadar kendisini hissettiriyor.
“Killdozer”, Thedore Sturgeon (1918-1985) adlı yazarın 1944 yılında yazdığı ve “Astounding Science Fiction” dergisinde yayımlanan 2.Dünya Savaşı döenminde geçen kısa hikayesinden uyarlanmış. Marvel Comics’in de bu hikayeyi sonradan çizgi roman olarak yayımladığını ek not olarak düşelim. Film ve hikaye arasında ufak farklılıklar var. Mesela filmde enerji kütlesi uzaydan bir meteor ile dünyaya gelirken hikayede ufak bir havaalanı yapmaya çalışan asker-işçilerin kazı sırasında yanlışlıkla bir tapınak ortaya çıkarmaları ve bu tapınaktan yok olmuş bir uygarlığa ait enerji kütlesinin ortaya çıkması ardındanda makineleri ele geçirmesi anlatılıyor. Marvel’e ait çizgi romanın , filme kıyasla Thedore Sturgeon’un hikayesine daha sadık kalındığı söyleniyor.
Film haricinde gerçek hayata dönecek olursak, 2004 yılında Amerikalı Marvin Heemeyer bir “Killdozer” yaratarak Granby,Colorado’da etrafa terör estirmişti. Adamı öyle delirtmişler ki oturup uğraşmış kendisine Killdozer yapmış. Sonuçta intihar ederek ölmüştü (Hatırlamayanlar için yazımın en sonuna videosunu ekledim).
Bu tip filmlerden hoşlanıyorsanız 1977 tarihli “The Car” (Türkiye video camiasında bilinen adıyla “Şeytanın Arabası”) Stephen King’in 1983 tarihli “Christine”i, 1986 yapımı “Maximum Overdrive”ı, 1990 yapımı “Graveyard Shift”i ve en son 2009 yapımı bir başka cinnet getiren buldozerin hikayesinin anlatıldığı “Crawler” ı türünün güzel örnekleri olarak izlemenizi tavsiye ederim.
Yukarıdaki filmleri hali hazırda izlediyseniz ve düşük bütçeli kısa bir film arıyorsanız tam filmini buldunuz. Killdozer’in cinnet getirip küçücük adada sebepsiz yere insanları telef etmesi neşenizi yerine getirecektir. “Yapma kardeşim yapma!” veya “Oraya saklanılır mı?” gibi ses efektlerinizi şimdiden hazırlayın ve aşağıdaki oynat tuşuna basın.
Not: Menüde soldan 8. tuşa (Switch Mode) basıp ekran oranını 4:3 yapmayı unutmayın.

































































































