Christmas Evil / You Better Watch Out (1980)
Yazan: Tolga Demirtas 19 Aralık 2011
Kategori: Korku Filmleri, Son Yazılarımız
Kimilerine göre yapılmış en iyi Christmas Korku filmi, kimilerine göre ise tam bir vakit kaybı…
80’lerin Slasher filmlerine hayran olduğumu söyleyebilirim. Özellikle tatil temalı olanlarına. Christmas Evil için Kült bir klasik diyebiliriz. Fakat film sadece bir korku filmi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bir “Loser”in psikolojik çöküntüsünü anlatıyor.
Kahramanımız Harry’nin rüyalarını Noel Babaya dönüşmek süslüyor. Fakat bu Noel Baba’nın gerçeğinden farkı insanları öldürmekten hoşlanması. Filmin açılış sahnesinde 1947 yılının yılbaşı akşamında Harry Noel Baba kostümü giymiş babasıyla annesini sevişirken görür (bu Harry için başlı başına bir travma sebebidir; çünkü annesinin babasını Noel Baba ile aldattığını düşünür.) ve kamera birden günümüze döner. Harry bir oyuncak fabrikasında çalışmaktadır. Yeni yılla ilgili her zaman takıntıları olmuştur. Harry gerek iş çevresinde gerekse özel yaşantısında içine kapanık ve hayattan zevk almadan yaşamaktadır. Ta ki bir gün Noel Baba kıyafetiyle bir geyiği öldürene kadar.
“Christmas Evil” çoğu zaman 1984 yapımı Christmas korku filmi “Silent Night, Deadly Night” ile karşılaştırılır. İki film arasında tabii ki benzerlikler var (iki filmde de karakterin çocukluğunda, Noel Baba ile yaşadığı travmatik deneyim ön plana çıkmakta)fakat aslında ikisi de birbirinden tamamen farklı filmler. “Silent Night, Deadly Night” da trashy bir çıplaklık ve şiddet unsurlarını görmek mümkün. “Christmas Evil” da ise daha az bir şiddet yer almakta. Oldukça dramatik bir film.
Bir çok insana filmin ağır ilerlemesinden şikayetçi, fakat bu bir Slasher olsaydı bu serzenişte haklı olabilirlerdi. Bu bir Slasher film değil kesinlikle ama hatası bir Slasher olarak lanse edilmesi. Doğal olarak filmi bu beklentiyle izleyenler. Hayal kırıklığına uğramış olabilirler. Özellikle ana karakterin oyunculuğu ve sinematografi açısından film tatmin edici. Devamını oku
Silent Night, Deadly Night (1984)
Yazan: Masis Üşenmez 18 Aralık 2011
Kategori: Film İncelemeleri, Korku Filmleri, Slasher, Son Yazılarımız
Yılbaşı geldi çattı. İnsanlara zorla eğlenme hissi vermeye çalışan bu günlerin bir önemli özelliği de saçma sapan yılbaşı filmlerinin arz-ı endam etmesidir. 24 Aralıkta başlayan Hristiyan bayramı Noel’i (Nedenini bilmediği bir şekilde son yıllarda Christmas diye kutlanır oldu ülkemizde) paraya çevirmeye çalışan Hollywood’un karabasan gibi sinemalara çöktüğü bu dönemde sinema endüstrisi Noel Baba’yı çeşitli atraksiyonlara sokarak ceplerini doldurulmaya çalışır.
Noel filmleri genelde çocuk işi ve kötü komedilerden ibaret olsa da bozuk saatin günde iki iki günde bir ayda dört kez (Evet matematiğim kötüdür) doğruyu yanlışı bize öğretmesi klişesi gibi arada bir de olsa on ikiden vurmayı başarır(Bugün nedense parantez üstüne parantez açasım var kusura bakmıyorsun değil mi?).
İşte 1984 yılında da böyle ekstraordiner(noel’e cristmas diyenlere gelsin, tamam son parantezdi bu) durum yaşanmış ve gelmiş geçmiş en kanlı noel filmi Silent Night, Deadly Night ortaya çıkmıştır.
Piyasada aslında prodüktör olarak tanınan Charles E. Sellier Jr.’ın en önemli yönetmenlik deneyimi olan film klasik seksenler tarzı teen slasher filmlerini noel baba korkusu üzerinden geliştiren bir hikayeye sahiptir.
24 Aralık 1971 noel günü Billy Chapman annesi, babası ve beşikteki kardeşi ile akıl hastanesinde kalan büyük babasını ziyarete gider. Büyük baba hiçbir şeye tepki vermemektedir. Ancak aile doktorla beraber dışarı çıkınca birden Billy’e döner ve ona Noel Baba ile ilgili gerçekleri anlatır. Eğer o yıl iyi bir çocuk olmadı isen Noel Baba seni cezalandırmaya gelecektir. Devamını oku
Rosario Tijeras (2005)
Yazan: Ezgi Aksoy 22 Kasım 2011
Kategori: Film İncelemeleri, Son Yazılarımız
Kolombiya’nın başkenti Medellin… 1989… Pablo Escobar’ın henüz hayatta olduğu, ABD’nin “war on drugs” (uyuşturucu ile mücadele) olaylarına henüz girmediği, şehri ve ülkeyi ‘uyuşturucu cartelleri’nin yönettiği, varoşların tabancalı adamlarla dolu olduğu ve sınırlarından içeri polisin giremediği tekinsiz yıllar. Latin Amerika’nın tipik kırmızı tuğlalardan örülmüş boyasız evlerle ve daracık sokaklarla dolu tepelik varoşlarında, kokainin alkolden fazla tüketildiği barlarda, uyuşturucu mafyasının lüks yataklarında, fahişelerin ve tetikçilerin dumanlı kafalarında yazılan; bize göre çok çarpıcı, Latin Amerikalılar için son derece sıradan bir hikaye…
Rosario Tijeras, belki de en iyi örneği Cidade de Deus (Tanrıkent/2002) olan Latin Amerika suç filmlerinden bir başkası. Ancak Cidade de Deus’dan etkilenerek çevrilen bir yığın filmden biri değil. Zira film Kolombiyalı ödüllü yazar Jorge Franco tarafından 1999’da kaleme alınan aynı adlı ödüllü romandan sinemaya uyarlanmıştır. Kolombiya, Meksika, İspanya ve Brezilya ortak yapımıdır. Ayrıca Kolombiya tarihinin en çok gişe yapan 2. filmi olma özelliğine sahiptir; uluslararası arenada da kayda değer bir başarı sağlamıştır. Devamını oku
Contagion / Salgın (2011)
Yazan: Konuk Yazar 17 Kasım 2011
Kategori: Film İncelemeleri, Son Yazılarımız
2011 Sonbaharı’nın en çok beklenen filmlerinden olan Contagion, tüm dünyaya hızla yayılan ölümcül bir hastalığın filmi. Hastalık tanımlanmamış, daha önce karşılaşılanlara göre çok fazla bulaşıcı ve öldürücü. Nasıl kontrol altına alınacağına dair kimsenin herhangi bir fikri yok… Contagion buraya kadar diğer salgın ve felaket filmleriyle bir fark yaratmıyor. Ancak filmin diğerlerinden asıl ayrıldığı nokta, konunun nasıl anlatıldığı.
Ocean’s serisi ve Traffic ile kendinden oldukça söz ettiren yönetmen Steven Soderbergh, The Informant! filminde beraber çalıştığı senarist Scott Burns ile “Gerçeklerin yeterince korkunç olduğu” fikriyle hareket etmiş bu film için. Öyle ki, filmde herkes en az bizim kadar gerçek. Hiç kimse kahramanlık yapmaya kalkmıyor. Sadece görevlerini yerine getirme derdindeler. Bu kişiler kızını salgına karşı korumaya çalışan bir baba olabiliyor veya salgının kaynağını araştırmak için dedektif gibi iz süren bir bilim insanı olarak karşımıza çıkabiliyor. Bazıları sadece rant peşinde, bazıları ise duygusal davranıp “önce ailem” demekte. Birileri salgın için bir aşı üretmek adına canını dişine takıyor. Birileri komplolar kuruyor. Yağmalar, saldırılar ve karantinalar karakterlerimizin önlerine engel olarak çıkıyor. Kısacası Contagion, hiçbir abartmaya ve kahramanlığa yer vermeden bizi bize anlatıyor. Devamını oku
Entelköy Efeköy’e Karşı (2011)
Yazan: Banu Bozdemir 16 Kasım 2011
Kategori: Film İncelemeleri, Son Yazılarımız, Türk Sineması
Yüksel Aksu’yla ‘Dondurmam Gaymak’ filmiyle ilgili röportaj yaparken ondan filmi aşan sözler duyduğumu düşünmüştüm. Şöyle ki Bienal’de sergilenen eserlerin anlamsızlığı ve kimi zamanda basitliğinin öyle kallavi bir açıklaması vardır ki, esere bir kere daha bakarken ‘ben ne kaçırdım’ acaba dersiniz… Eseri yaratanı kafasındakilerin dökümüdür orada sergilenen ama açıklamalar nedense beni eserin kendisinden daha fazla etkiler! Dondurmam Gaymak Ege’de çekilen, komediyle sıvanmış, derdini ağrılı sancılı bir şekilde değil de güle oynaya anlatan bir filmdi! Evet bu 2005 yılında minimal patlamaya doğru giden sinemamızda tersine bir yoldu ve çok fazla eğlencelik kokuyordu! Yine de Yüksel Aksu’yla yaptığım röportajdan inanılmaz şekilde tatmin olmuştum.
Yine aynı şey oldu Entelköy – Efeköy için de… Özel gösterimde herkesten önce izlediğim filmden öncelikle keyif aldığımı belirteyim. Biraz fazla didaktik bir dil içermesine, güldürmek için kimi yerlerde cinselliğe bastırmasına ve bazı yerler de anlamsız ve uçuk bir curcuna yaratmasına rağmen!
Dondurmam Gaymak nasıl ki yok olan küçük esnafa ve onun değerlerine sahip çıkmaya çalışıyordu Entelköy – Efeköy de aynı mantıkla yine yok olan, yok olmaya doğru hızla koşturan bir şeylerin peşinde yine! Bunu ters bir mantıkla anlatmaya çalışıyor, şehirde yaşayanların kırsal değerlere sahip çıkmaya çalıştığı, köylülerin ise ‘şeherli’ insan olma hevesinin absürtlüğüyle kendilerinden geçtiği bir anlatımı var. Köye yerleşen ‘bilinçli’ enteller tıpkı seksenli yıllarda çekilen filmlerdeki hippiler gibi. Tek farkları arı gibi çalışkan olmaları! Yani onlardan ayrılan birçok özellikleri olmasına rağmen yine bir ara Ediz Hun ile Türkan Şoray’ın oynadığı Tatlı Meleğim filmine dönüşecek, Muhtar Ali, kendini Katrin’e beğendirmek için entel kılığına girecek diye bekledim ama korktuğum başıma gelmedi! Herkes kendi inadını sürdürmek konusunda gayet ısrarcı davrandı!
Filmde darbukasıyla bir nevi anlatıcı konumuna bürünen yönetmen Aksu, epizodlara ayırdığı filminde bize bir hikaye anlattığı ima etme yolunu seçiyor. Özüne dönmeye çalışan bir aşk hikayesi bu! Ege insanının hareketli yapısıyla birleşen film zaman zaman hikaye anlatma kısmını gerçeklere bağlıyor, anlatım birden ciddileşiyor. İşin içine bir konser organizasyonu, Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth giriyor ve film önümüzde genişledikçe genişliyor!
Köylüleri fazlaca kurnaz gösteren Aksu, şehir hayatından kaçıp gelen entelleri pek bir yol gösterici resmediyor! Her entelin aklında bir süre sonra şehri terk edip küçük kasabalarda küçük hayatlar sürmek var! Eğer her terk edişin sonu bu kadar parlaksa kaçmanın vaktidir diye düşünüyor insan! Tabii olumlu bir tablo çiziyor film. Çünkü film bir olumlamaya doğru yol alıyor. Bir yerde köylülerle enteller canciğer kuzu sarma olacağı için bu beklentiyi de arttırıcı yönde ilerliyor!
Filmdeki oyunculuklar filmin temposuna uygun olarak akıcı geldi bana. Muhtar Ali’yi oynayan Şahin Irmak’ı pek bir yakıştırdım o role. Büyük ihtimalle yurt dışında yaşadığı için bozuk Türkçeye konuşan Ayşe Bosse doğal güzellik açısından filme cuk oturmuş Muhtar Ali’nin sağ kolu rolündeki oyuncu daha doğrusu ilk sinema deneyimi belli ki, sular seller gibi yapmış rolünü! İşte bu benim en çok sevdiğim oyunculuk tarzı. Oynadığını bilmeden, kendi doğalını yaşama hali! Hatta filmin birkaç yerinde Nejat Yavaşaoğulları tutamamış kendisini gülmüş bu doğal ve üstün oyunculuk performansı karşısında!
Sinemanın yavaşladığı, konuların tek bir sosyal mecraya sıkıştığı (onun da çözüme yönelik olduğu tartışılır) şu günlerde kaba bir güldürü anlayışıyla olsa da sosyal mesaj verme hali bana iyi geldi. Her şeyin doğallığından uzaklaştığı, iç karartıcı bir hale dönüştüğü günümüzde derdini mizahi bir tatta anlatarak, daha fazla insana ulaşma derdinin daha değerli olduğunu düşünüyorum. Sonuçta ortalık izlenmeyen filmler çöplüğüne dönecek yakında! Çevre adına yapılmış, söylenmiş her şeyin değerli olduğunu düşünüyorum artık! Bazen bunu nasıl yaptığının önemi yok! Entelköy – Efeköy eğlendirmeyi amaçlıyor ve bunu bazı anlarda iyi bir biçimde başarıyor.


















