Entelköy Efeköy’e Karşı (2011)

Yüksel Aksu’yla ‘Dondurmam Gaymak’ filmiyle ilgili röportaj yaparken ondan filmi aşan sözler duyduğumu düşünmüştüm. Şöyle ki Bienal’de sergilenen eserlerin anlamsızlığı ve kimi zamanda basitliğinin öyle kallavi bir açıklaması vardır ki, esere bir kere daha bakarken ‘ben ne kaçırdım’ acaba dersiniz…  Eseri yaratanı kafasındakilerin dökümüdür orada sergilenen ama açıklamalar nedense beni eserin kendisinden daha fazla etkiler!  Dondurmam Gaymak Ege’de çekilen, komediyle sıvanmış, derdini ağrılı sancılı bir şekilde değil de güle oynaya anlatan bir filmdi! Evet bu 2005 yılında minimal patlamaya doğru giden sinemamızda tersine bir yoldu ve çok fazla eğlencelik kokuyordu! Yine de Yüksel Aksu’yla yaptığım röportajdan inanılmaz şekilde tatmin olmuştum.

Yine aynı şey oldu Entelköy – Efeköy için de… Özel gösterimde herkesten önce izlediğim filmden öncelikle keyif aldığımı belirteyim.  Biraz fazla didaktik bir dil içermesine, güldürmek için kimi yerlerde cinselliğe bastırmasına ve bazı yerler de anlamsız ve uçuk bir curcuna yaratmasına rağmen!

Dondurmam Gaymak nasıl ki yok olan küçük esnafa ve onun değerlerine sahip çıkmaya çalışıyordu Entelköy – Efeköy de aynı mantıkla yine yok olan, yok olmaya doğru hızla koşturan bir şeylerin peşinde yine! Bunu ters bir mantıkla anlatmaya çalışıyor, şehirde yaşayanların kırsal değerlere sahip çıkmaya çalıştığı, köylülerin ise ‘şeherli’ insan olma hevesinin absürtlüğüyle kendilerinden geçtiği bir anlatımı var. Köye yerleşen ‘bilinçli’ enteller tıpkı seksenli yıllarda çekilen filmlerdeki hippiler gibi. Tek farkları arı gibi çalışkan olmaları! Yani onlardan ayrılan birçok özellikleri olmasına rağmen yine bir ara Ediz Hun ile Türkan Şoray’ın oynadığı Tatlı Meleğim filmine dönüşecek, Muhtar Ali, kendini Katrin’e beğendirmek için entel kılığına girecek diye bekledim ama korktuğum başıma gelmedi! Herkes kendi inadını sürdürmek konusunda gayet ısrarcı davrandı!

Filmde darbukasıyla bir nevi anlatıcı konumuna bürünen yönetmen Aksu, epizodlara ayırdığı filminde bize bir hikaye anlattığı ima etme yolunu seçiyor. Özüne dönmeye çalışan bir aşk hikayesi bu! Ege insanının hareketli yapısıyla birleşen film zaman zaman hikaye anlatma kısmını gerçeklere bağlıyor, anlatım birden ciddileşiyor. İşin içine bir konser organizasyonu, Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth giriyor ve film önümüzde genişledikçe genişliyor!

Köylüleri fazlaca kurnaz gösteren Aksu, şehir hayatından kaçıp gelen entelleri pek bir yol gösterici resmediyor! Her entelin aklında bir süre sonra şehri terk edip küçük kasabalarda küçük hayatlar sürmek var! Eğer her terk edişin sonu bu kadar parlaksa kaçmanın vaktidir diye düşünüyor insan! Tabii olumlu bir tablo çiziyor film. Çünkü film bir olumlamaya doğru yol alıyor. Bir yerde köylülerle enteller canciğer kuzu sarma olacağı için bu beklentiyi de arttırıcı yönde ilerliyor!

Filmdeki oyunculuklar filmin temposuna uygun olarak akıcı geldi bana. Muhtar Ali’yi oynayan Şahin Irmak’ı pek bir yakıştırdım o role. Büyük ihtimalle yurt dışında yaşadığı için bozuk Türkçeye konuşan Ayşe Bosse doğal güzellik açısından filme cuk oturmuş Muhtar Ali’nin sağ kolu rolündeki oyuncu daha doğrusu ilk sinema deneyimi belli ki, sular seller gibi yapmış rolünü! İşte bu benim en çok sevdiğim oyunculuk tarzı. Oynadığını bilmeden, kendi doğalını yaşama hali! Hatta filmin birkaç yerinde Nejat Yavaşaoğulları tutamamış kendisini gülmüş bu doğal ve üstün oyunculuk performansı karşısında!

Sinemanın yavaşladığı, konuların tek bir sosyal mecraya sıkıştığı (onun da çözüme yönelik olduğu tartışılır) şu günlerde kaba bir güldürü anlayışıyla olsa da sosyal mesaj verme hali bana iyi geldi. Her şeyin doğallığından uzaklaştığı, iç karartıcı bir hale dönüştüğü günümüzde derdini mizahi bir tatta anlatarak, daha fazla insana ulaşma derdinin daha değerli olduğunu düşünüyorum. Sonuçta ortalık izlenmeyen filmler çöplüğüne dönecek yakında! Çevre adına yapılmış, söylenmiş her şeyin değerli olduğunu düşünüyorum artık! Bazen bunu nasıl yaptığının önemi yok! Entelköy – Efeköy eğlendirmeyi amaçlıyor ve bunu bazı anlarda iyi bir biçimde başarıyor.

Deliria / StageFright (1987)

Deliria 1987 yılı mahsulü Michele Soavi tarafından yönetilmiş olan İtalya yapımı bir film. StageFright, Bloody Bird ya da Aquarius olarak da bilinir. Senaryo, İtalyan Korku Sineması’nın kült figürlerinden George Eastman’a ait.

Alicia, ‘Karındeşen Jack’ tadında, baykuş maskeli, psikopat bir katilin cinayetlerini konu alan müzikalin yıldızıdır. Devam eden provalar esnasında bileğini burkar ve kostümcü Betty ile birlikte gizlice yakınlardaki bir psikiyatri kliniğine gider. Aynı klinikte Irving Wallace isimli bir katil gözetim altında tutulmaktadır. Wallace o gece klinikten kaçar ve Alicia ile Betty’nin arabasına gizlenir. Hep beraber tiyatroya geri dönerler. Wallace, geride kalan Betty’yi öldürür ve tiyatroya gizlenir. Betty’nin öldüğünü farkeden ekip polis çağırır. Olay yerine gelen polis, cinayeti klinikten kaçan Wallace’ın işlediğini anlar, ancak başka bir yere kaçtığını varsayar ve geri dönmesi ihtimaline karşı tiyatronun önüne bir polis aracı bırakır. Devamını oku

Yaşayan Ölülerin Bayramı / Dia De Los Muertos

Yazan: 31 Ekim 2011  
Kategori: Kavram - Kuram, Son Yazılarımız

Amerikan kültürü; kokusuz, tatsız, sentetik ama albenisi en yüksek kültür. Çünkü paketi çok sağlam, alabildiğine janjanlı! Alamet-i farikası da yaşayan her türlü kültür elemanını birer nesneye, birer metaya dönüştürebilme ve o nesneleri tüm dünyaya pazarlayabilme yetisinde. Bu nesnelerin içini boşaltmada da tereyağdan kıl çeker gibi başarılı. Bu çılgınlıkta yitip giden ve tüm tadını kaybeden, içi boşalan bir değer de her yıl 31 Ekimde kutlanan Cadılar Bayramı. Öyle ki Cadılar Bayramı, hem alternatif kültür çevrelerinde, hem de popüler kültürde aynı anda yer etmeyi başarmış ender nesnelerden. Devamını oku

The Woman (2011)

The Woman 2011 yılı mahsulü Lucky McKee tarafından yönetilmiş olan ABD yapımı bir film. Senaryoyu ünlü yazar Jack Ketchum ve McKee beraber yazmışlar.

Ketchum ve McKee, beraber yazdıkları The Woman isimli romanı film ile aynı zamanda piyasaya sürdüler. The Woman, Ketchum’un Off Season ve Offspring ile başladığı, medeniyetten uzakta hayatlarını sürdürmeyi başarabilmiş insan eti yiyen bir grup insanın hikayelerini anlattığı serinin şimdilik son kitabı. Bu serideki kitaplardan Offspring, gene aynı isimle, 2009 yılında Andrew van den Houten’ın yönetmenliğinde sinemaya uyarlanmıştı. The Woman, Offspring’in (romanın ve filmin) kaldığı yerden devam ediyor.

The Woman, 1975 doğumlu yönetmen Lucky McKee’nin beşinci uzun metraj filmi. Yönetmenliğini Chris Sivertson ile beraber yaptığı ilk filmi All Cheerleaders Die (2001)’dan sonra bir başına yönettiği May (2002) ile adından söz ettirmeyi başaran McKee, 2006 yılında Masters of Horror isimli sevilesi korku seriyali içindeki zayıf halkalardan biri olan Sick Girl’ü çekti. Aynı sene içinde vasat bir deneme olan The Woods ile korku filmlerine devam dedi. Jack Ketchum’un romanından sinemaya uyarlanan Red (2008)’de sebepsiz yere köpeğini öldüren gençlerden intikamını alan yaşlı ve yalnız bir adamın hikayesini anlattı. The Woman yönetmenin şimdilik son ve bence en başarılı filmi. Devamını oku

Nefes / Vatan Sağolsun (2009)

Ağustos 1993…

Beni sevdiğini zannettiğim bir kızın aklına uyup bir anda askere gitmeye karar veriyorum. Asker emeklisi babam, torpil isteğime “Ben karışmam ne halin varsa gör” diyor ve halimi görüyorum! Ankara Etimesgut zırhlı birlikler tugayında yapılan 2 aylık acemiliğin ardından, Bitlis/Tatvan/Kuyaş Kışlasına, M48-A5-T2  Tank nişancısı bir onbaşı olarak adına “askerlik” denen borcun geri kalanını ödemeye gidiyorum.

ömnjkhKadere bakın ki, benim askerlik yaptığımı öğrenen dönemin başbakanı Tansu Çiller ve Genelkurmay başkanı Doğan Güreş, PKK denen terör örgütünün kökünü kazımaya karar veriyor. Sonrası pek kimselere anlatamadığım bir 13 ay… Bitmesine 7 gün kala “Hadi Murat biraz daha!” diyorlar.  Cepten çıkarılıp yırtılan bir uçak bileti ve bir 3 ay daha…

Biten herşey gibi… bu da bitiyor elbet. Tezkere günü arkadaşlarla helalleştikten sonra gölün kenarındaki tabura son bir bakış… O kadar zamandan sonra, “Evime mi gidiyorum yoksa evimden mi ayrılıyorum?” diye düşünmeden edemiyor insan…  2 saat uçak ve 8 saatlik bir otobüs yolculuğunun ardından başka bir gerçekliğe geçiş ve gece 9′dan sonra sokakta dolaşan insanlara şaşırarak bakmak…

Oraya bir kez gittiğinizde, sanki hep o Mutki dağlarında yaşamışsınız gibi geliyor. Eski dostlar artık daha uzak… Kimsenin adını koyamayacağı ve anlatılamayacak, ancak yaşanacak bir şey yapınca insan… Aradan 16 yıl geçse bile hala anlamaya uğraşıyor. Devamını oku

« Önceki sayfaSonraki sayfa »