Entelköy Efeköy’e Karşı (2011)
Yazan: Banu Bozdemir 16 Kasım 2011
Kategori: Film İncelemeleri, Son Yazılarımız, Türk Sineması
Yüksel Aksu’yla ‘Dondurmam Gaymak’ filmiyle ilgili röportaj yaparken ondan filmi aşan sözler duyduğumu düşünmüştüm. Şöyle ki Bienal’de sergilenen eserlerin anlamsızlığı ve kimi zamanda basitliğinin öyle kallavi bir açıklaması vardır ki, esere bir kere daha bakarken ‘ben ne kaçırdım’ acaba dersiniz… Eseri yaratanı kafasındakilerin dökümüdür orada sergilenen ama açıklamalar nedense beni eserin kendisinden daha fazla etkiler! Dondurmam Gaymak Ege’de çekilen, komediyle sıvanmış, derdini ağrılı sancılı bir şekilde değil de güle oynaya anlatan bir filmdi! Evet bu 2005 yılında minimal patlamaya doğru giden sinemamızda tersine bir yoldu ve çok fazla eğlencelik kokuyordu! Yine de Yüksel Aksu’yla yaptığım röportajdan inanılmaz şekilde tatmin olmuştum.
Yine aynı şey oldu Entelköy – Efeköy için de… Özel gösterimde herkesten önce izlediğim filmden öncelikle keyif aldığımı belirteyim. Biraz fazla didaktik bir dil içermesine, güldürmek için kimi yerlerde cinselliğe bastırmasına ve bazı yerler de anlamsız ve uçuk bir curcuna yaratmasına rağmen!
Dondurmam Gaymak nasıl ki yok olan küçük esnafa ve onun değerlerine sahip çıkmaya çalışıyordu Entelköy – Efeköy de aynı mantıkla yine yok olan, yok olmaya doğru hızla koşturan bir şeylerin peşinde yine! Bunu ters bir mantıkla anlatmaya çalışıyor, şehirde yaşayanların kırsal değerlere sahip çıkmaya çalıştığı, köylülerin ise ‘şeherli’ insan olma hevesinin absürtlüğüyle kendilerinden geçtiği bir anlatımı var. Köye yerleşen ‘bilinçli’ enteller tıpkı seksenli yıllarda çekilen filmlerdeki hippiler gibi. Tek farkları arı gibi çalışkan olmaları! Yani onlardan ayrılan birçok özellikleri olmasına rağmen yine bir ara Ediz Hun ile Türkan Şoray’ın oynadığı Tatlı Meleğim filmine dönüşecek, Muhtar Ali, kendini Katrin’e beğendirmek için entel kılığına girecek diye bekledim ama korktuğum başıma gelmedi! Herkes kendi inadını sürdürmek konusunda gayet ısrarcı davrandı!
Filmde darbukasıyla bir nevi anlatıcı konumuna bürünen yönetmen Aksu, epizodlara ayırdığı filminde bize bir hikaye anlattığı ima etme yolunu seçiyor. Özüne dönmeye çalışan bir aşk hikayesi bu! Ege insanının hareketli yapısıyla birleşen film zaman zaman hikaye anlatma kısmını gerçeklere bağlıyor, anlatım birden ciddileşiyor. İşin içine bir konser organizasyonu, Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth giriyor ve film önümüzde genişledikçe genişliyor!
Köylüleri fazlaca kurnaz gösteren Aksu, şehir hayatından kaçıp gelen entelleri pek bir yol gösterici resmediyor! Her entelin aklında bir süre sonra şehri terk edip küçük kasabalarda küçük hayatlar sürmek var! Eğer her terk edişin sonu bu kadar parlaksa kaçmanın vaktidir diye düşünüyor insan! Tabii olumlu bir tablo çiziyor film. Çünkü film bir olumlamaya doğru yol alıyor. Bir yerde köylülerle enteller canciğer kuzu sarma olacağı için bu beklentiyi de arttırıcı yönde ilerliyor!
Filmdeki oyunculuklar filmin temposuna uygun olarak akıcı geldi bana. Muhtar Ali’yi oynayan Şahin Irmak’ı pek bir yakıştırdım o role. Büyük ihtimalle yurt dışında yaşadığı için bozuk Türkçeye konuşan Ayşe Bosse doğal güzellik açısından filme cuk oturmuş Muhtar Ali’nin sağ kolu rolündeki oyuncu daha doğrusu ilk sinema deneyimi belli ki, sular seller gibi yapmış rolünü! İşte bu benim en çok sevdiğim oyunculuk tarzı. Oynadığını bilmeden, kendi doğalını yaşama hali! Hatta filmin birkaç yerinde Nejat Yavaşaoğulları tutamamış kendisini gülmüş bu doğal ve üstün oyunculuk performansı karşısında!
Sinemanın yavaşladığı, konuların tek bir sosyal mecraya sıkıştığı (onun da çözüme yönelik olduğu tartışılır) şu günlerde kaba bir güldürü anlayışıyla olsa da sosyal mesaj verme hali bana iyi geldi. Her şeyin doğallığından uzaklaştığı, iç karartıcı bir hale dönüştüğü günümüzde derdini mizahi bir tatta anlatarak, daha fazla insana ulaşma derdinin daha değerli olduğunu düşünüyorum. Sonuçta ortalık izlenmeyen filmler çöplüğüne dönecek yakında! Çevre adına yapılmış, söylenmiş her şeyin değerli olduğunu düşünüyorum artık! Bazen bunu nasıl yaptığının önemi yok! Entelköy – Efeköy eğlendirmeyi amaçlıyor ve bunu bazı anlarda iyi bir biçimde başarıyor.
Kağıt (2011)
Yazan: Fatih Danacı 15 Kasım 2011
Kategori: Film İncelemeleri, Türk Sineması
“Kağıt” filmine yönelik inceleme yazmamın nedeni, film eleştirmenliğine merak salmam değildir. Kesinlikle içerdiği soyso-politik mesajlardan da kaynaklanmamaktadır. Yalnızca, sinemanın temel öğelerinden biri olan anlatım sanatının ne denli kuvvetli olduğunu gösteren bir örnek olmasından ileri gelmektedir. Belki buna neden olan da seçtiği derinlikli konudur.
Film, büyük hayallerle yönetmenliğe soyunan bir gencin hikâyesidir. Bu hayalini gerçekleştirmek için var gücüyle çalışırken de karşısına pek çok engel çıkar. Film yapımcıları, oyuncu kaprisleri, paranın gücü, emekli bir babanın oğlundan beklentileri, her şeyden önce ise 70’li yılların devlet düzeni. Yeşilçam döneminde, melodram, avantür, komedi ya da erotik film çekmek yerine devrimci bir zihniyetle devlet düzenine eleştirel yaklaşan (sinema tarihinin en önemli devrim filmi şüphesiz ki, Ekim Devrimini anlatan “Bronyenosyets Potyomkin/Potemkin Zırhlısı, 1925”dir) ve bağımsız bir film çekmek isteyen sinemacının karşısına çıkan temel sorunları, yerinde gözlemlerle irdeleyen bir film olan “Kağıt”ta ana kahraman tüm bu zorlukları film boyunca kırmaya çalışır. Ancak başarılı olamaz ve filmin sonunda devlet ile simgeleştirilen ve “Onaylandı” kaşesini basmayarak hayatını değiştiren bir memurdan intikamını alır, tek kişilik mahkemesinde onu yargılar. Yaşadığı onca talihsiz olaylar, saf ve temiz bir genci, ruhsal yönden sağlıksız ve dengesiz bir konuma sürüklerken, bu durum bazen belgesel, bazen kara film, bazen de gerilim sahneleri eşliğinde anlatılır. Devamını oku
Mühürlü Köşk (2011)
Yazan: Murat Tolga Şen 25 Ekim 2011
Kategori: Doğaüstü Fenomen, Film İncelemeleri, Gothic Korku, Korku Filmleri, Türk Sineması
Yazıya film bittikten (ben filmden önce bitmiştim gerçi) hemen sonra aklıma gelen bir cümle ile başlasam iyi olur: Mühürlü Köşk’ün mühürleri hiç açılmasaymış keşke…
Sinemaya gittiğinizde izlediğiniz şeyi seversiniz, umursamazsınız ya da nefret edersiniz fakat sonuçta karşınıza çıkan şey en kötüsü olsa bile eninde sonunda “sinema”dır. Peki, şimdiye kadar karanlık salonda izlediğim en kötü film unvanını kolaylıkla kapabilecek Mühürlü Köşk ne?
Öncelikle bu filmimsi şey kesinlikle “sinema” değil ve kendi sinemasına değer veren, masum Türk seyircisinin karşısına çıkarmak büyük ayıp. Biraz iddialı olacak ama son iki yılda yerli üretimlere karşı iyice azalmış seyirci ilgisini hepten sonlandırabilecek kadar “olmamış” bir filmle karşı karşıyayız.
Filmin gayet uyduruk ve “esinlenmiş” hikayesinde, küçük bir kanunsuzlar çetesinin polisten kaçarken sığındıkları bir köşkün perili çıkması ve başlarına ölümcül kötülüklerin musallat olmasını izliyoruz.
Olayı burada biraz açalım. B sinemasına tutkulu bir sinemasever olduğum için Mühürlü Köşk benzeri filmler video piyasasında sık sık karşıma çıkıyor. Devamını oku
Nefes / Vatan Sağolsun (2009)
Yazan: Murat Tolga Şen 20 Ekim 2011
Kategori: Film İncelemeleri, Son Yazılarımız, Türk Sineması
Ağustos 1993…
Beni sevdiğini zannettiğim bir kızın aklına uyup bir anda askere gitmeye karar veriyorum. Asker emeklisi babam, torpil isteğime “Ben karışmam ne halin varsa gör” diyor ve halimi görüyorum! Ankara Etimesgut zırhlı birlikler tugayında yapılan 2 aylık acemiliğin ardından, Bitlis/Tatvan/Kuyaş Kışlasına, M48-A5-T2 Tank nişancısı bir onbaşı olarak adına “askerlik” denen borcun geri kalanını ödemeye gidiyorum.
Kadere bakın ki, benim askerlik yaptığımı öğrenen dönemin başbakanı Tansu Çiller ve Genelkurmay başkanı Doğan Güreş, PKK denen terör örgütünün kökünü kazımaya karar veriyor. Sonrası pek kimselere anlatamadığım bir 13 ay… Bitmesine 7 gün kala “Hadi Murat biraz daha!” diyorlar. Cepten çıkarılıp yırtılan bir uçak bileti ve bir 3 ay daha…
Biten herşey gibi… bu da bitiyor elbet. Tezkere günü arkadaşlarla helalleştikten sonra gölün kenarındaki tabura son bir bakış… O kadar zamandan sonra, “Evime mi gidiyorum yoksa evimden mi ayrılıyorum?” diye düşünmeden edemiyor insan… 2 saat uçak ve 8 saatlik bir otobüs yolculuğunun ardından başka bir gerçekliğe geçiş ve gece 9′dan sonra sokakta dolaşan insanlara şaşırarak bakmak…
Oraya bir kez gittiğinizde, sanki hep o Mutki dağlarında yaşamışsınız gibi geliyor. Eski dostlar artık daha uzak… Kimsenin adını koyamayacağı ve anlatılamayacak, ancak yaşanacak bir şey yapınca insan… Aradan 16 yıl geçse bile hala anlamaya uğraşıyor. Devamını oku
Hınç (1976)
Yazan: Masis Üşenmez 15 Ağustos 2011
Kategori: Türk Sineması
1976 yapımı Hınç, usta yönetmen Natuk Baytan’ın yönetip başrollerde Cüneyt Arkın, Yavuz Selekman, Suna Selen, Şükriye Atav ve yeşilçamın dayak yiyen dublorlerinin geçit yaptığı bir polisiye.
Kemal(C.Arkın) ananelerine bağlı halkçı bir polistir. Özellikle uyuşturucu kaçakçılarından, kadın pazarlamacılarından nefret eder. Ona göre kadın pazarlamak adam öldürmekten bile daha pis bir suçtur. Kemal’in kız kardeşi ise modernleşen dünyaya ayak uydurmaya çalışan, kanı kaynayan bir güzeldir. Kemal ona annesinin dizinin dibinde oturmasını söylese de kız onu dinlemez ve bir gün sevgilisi sandığı adamın tuzağına düşer. Kemal yine bir uyuşturucu satıcısı, pezevenk peşinde koşarken “sen kendini namuslu sanıyorsun ama kardeşin şu an o orgy senin bu orgy benim tadında kucaktan kucağa dolaşıyor” şeklinde bir mesaj alır. Zaten şiddetini kontrol edemeyen Kemal kardeşinin olduğu adrese dalarak önüne geleni döver. Kardeşini bir mafya elemanı ile sevişirken görmesi ise kontağı attıran son görsel olur ve kendinden geçer. Kendine geldiğinde kardeşini camdan atarak öldürmüş, mafyanın yüzü tanınmayacak hale getirmiş, kendisi de hapse düşmüştür.
Hapiste yakaladığı mafya babalarının eline düşen Kemal öfkesini bir süre kontrol etse de yine patlar ve koğuşu yerle bir ederek hücreye atılır. İçeride yattığı dönemde anne babasının yüzüne bakamayan Kemal dışarı çıkınca da ailesinden uzak durur ve eski bir dostunun yardımı ile bir iş yerine girer. Devamını oku






















