Cinayet İşleme Hakkı: Alfred Hitchcock’tan Rope (1948)

Brandon ve Philip isimli iki arkadaş, kendi hayat görüşlerine uymadığını düşündükleri bir arkadaşlarını filmin henüz ilk dakikasında iple boğarak öldürürler. “Birini öldürmek eğer haklı gerekçelere dayanıyorsa, cinayet değildir” düşüncesindeki bu iki arkadaş, çok sevdikleri hocaları Rupert’in “üst-insan” teorisinin etkisi altında kalarak işledikleri bu cinayeti ona ithaf etme arzusundadırlar. Taparcasına hayranlık duydukları hocalarının ağzından düşürmediği bir fikri eyleme dönüştüren ve başta Rupert olmak üzere, öldürdükleri arkadaşlarının annesi, babası ve nişanlısının da aralarında olduğu bir grup insanı yemeğe davet eden iki arkadaş, cesedi içine koydukları sandığı salonun tam ortasına yerleştirirler. Nasıl bir sanatçı “yarattığı” eserini herkese gösteriyorsa, onlar da bu yemeği bir fırsat olarak görmekte ve kendi eserlerini bu şekilde sergilemek istemektedirler.

Genelde canlı türünün özelde ise insanın “uygun’’ olanlarının çoğaltılarak, diğerlerinin azaltılmasını hatta yok edilmesini sağlamaya yönelik tedbirler bütünü olarak tanımlanabilecek öjeni (soyarıtım) düşüncesinin köklerini Platon’un Devlet isimli eserine ve eski Yunan düşüncesine kadar götürmek mümkündür. Örneğin, Spartalıların hasta ve sakat çocuklarını öldürdükleri ve bununla gurur duydukları bilinmektedir. Yakın dönem filmlerinden “300 Spartalı” filminde hasta, zayıf ve sakat bebeklerin ölüme terk edilmesi öylesine ustalıklı bir şekilde işlenmiştir ki, öjeni fikrinin kötü olduğu fikri seyircinin aklından bile geçmez. Günümüzde “uygun” tabiri, burjuvazinin tüm değerlerini işselleştirmiş, özel mülkiyeti ve beyaz ırkın üstünlüğünü savunan, tüketmeyi hayat biçimi olarak gören ve dindar olmasa da Hıristiyan olarak görülmekten memnuniyet duyan ideal bir durumu gösterirken, bunun dışındakiler “öteki” olarak görülür.

“Söz konusu zayıf kimse, her çiftleşmede, kabahati yöneticilere değil de rastlantıya (kadere) yüklesin diye, kurnazca kuraya dayalı seçimler düzenlenmeli. Savaşta ve barışta üstün yeteneklerini kanıtlayan genç erkeklere birtakım ödüller ve nişanlar dışında bir de kadınlarla daha fazla yatma hakkı verilmeli ki bu babalardan kendilerine benzeyen daha fazla çocuk dünyaya gelsin.” (Platon, Devlet)

Charles Darwin’in kuzeni olan ve ‘’idam mahkûmlarını asmak için gerekli olan ipin kalınlığının ve uzunluğunun tam ölçüsünü bularak’’ tarihe geçen Francis Galton tarafından 1883 yılında öjeni kavramı “bilimsel” olarak tanımlanmıştır. Burjuva biliminin kendi amaçları doğrultusunda davrandığını bildiğimizden, bu hastalıklı fikrin “bilim” kılıfına sokularak kitaplarda, dergilerde ve tartışmalarda yer almasını sağladığını görmenin hiç şaşırtıcı gelmediğini söylemeliyim. Batı’nın sözde biliminin insanların kapitalist sömürülmesini eleştirmeye değil, el üstünde tutmaya yönelik olduğunu, “kapitalistin ideolojik temsilcisi” ve “sermaye ve onun dalkavuğu” sözleriyle eleştiren Karl Marks bu konuda şöyle demektedir.

“Makine aslında çalışma süresini kısalttığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında iş gününü uzattığı; aslında işi kolaylaştırdığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında emeğin yoğunluğunu artırdığı; aslında insanın doğa güçleri üzerindeki zaferi demek olduğu halde, kapitalist tarzda kullanıldığında insanı doğa güçlerinin boyunduruğuna soktuğu; aslında üreticilerin zenginliğini artırdığı halde, kapitalist tarzda kullanıldığında bunları sefilleştirdiği için burjuva iktisatçısı, basitçe, makinenin, bizzat makine olarak ele alınması halinde, bütün bu somut çelişkilerin sırf sıradan gerçekliğin görünümünden ibaret olduğunu, ama aslında ve dolayısıyla aynı zamanda teoride mevcut olmadıklarını mutlak bir kesinlikle kanıtladığını açıklar. Burjuva iktisatçısı, böylece, başını daha fazla ağrıtmaktan kurtulur ve üstelik makinenin kapitalist tarzda kullanımına karşı değil, makinenin kendisine karşı savaşmak gibi bir aptallığın günahını hasmının sırtına yükler. Burjuva iktisatçısı, açısından, makinenin kapitalist tarzdan başka bir tarzla kullanılması olanaksızdır. Yani, ona göre, işçinin makine tarafından sömürülmesi ile makinenin işçi tarafından sömürülmesi özdeştir. Dolayısıyla, her kim, makinenin kapitalist tarzda kullanımının gerçek yüzünü ortaya koyuyorsa, bunların kullanılmasını hiç istemiyordur ve toplumsal ilerlemenin bir düşmanıdır! (Karl Marks, Kapital)

İmparator Konstantin’in, cüzam hastalığını mucizevî bir şekilde iyileştirmeyi başaran rahiplere verdiği ayrıcalıktan faydalanan Hıristiyanlığın hızla imparatorluğun resmi dini haline gelmesinin ardında yatan saik, imparatorluğun bölünebileceği korkusudur. Ne var ki, İsa’nın “Tanrı’nın Oğlu” olduğu fikrini kabullenmeyen “kâfir Hıristiyanlar” üzerinde istediği egemenliği sağlayamayan Kilise’nin imdadına Atilla yetişir. Tanrı’nın, Kilise’yi eleştirenlerin üzerine “kırbacını” gönderdiğini söyleyen Papa, bu korkuyu kullanarak kitleler üzerinde arzuladığı egemenliği sağlamayı başarır. Eski Yunan kültürü üzerine Hıristiyanlığın eklenmesiyle ortaya çıkan Batı tarihi, korkunun ve zorun tarihidir. Bunu Batı tarihinin günümüze kadar her aşamasında belirgin bir şekilde görebilmek mümkündür. Tarihi boyunca, her zaman kıtlık, hammadde yoksunluğu, İslam, Türkler gibi korku dolu ve zor koşullar altında yaşayan Batı burjuvazinin ortaya çıkışıyla birlikte bu korkuyu lehine çevirmeyi başarmıştır. Günümüzde de İslam, komünizm başta olmak üzere beğenilmeme, işini yitirme, ev kredisini ödeyememe, göçmen korkusu, uzaylı istilası, zombiler gibi çeşitli korkularla iç içe yaşamakta ve kamuoyunu istediği biçimde etkilemek için bu korkuları başarıyla kullanmaktadır. Sovyetler Birliği’nin Dışişleri Bakanlarından Eduard Şevardnadze’nin Amerikalılara söylediği “Size müthiş bir şey yapacağız; sizi düşmansız bırakacağız.’’ sözleri bu açıdan manidardır. Aşağıdaki alıntı bu korkunun nasıl kullanıldığına ilişkin güzel bir örnektir.

‘’Hal böyle olunca, ben önümüzdeki yıllarda pazarlamanın giderek daha büyük ölçüde korkuyu temel alacağını öngörüyorum. Unutmayalım ki, dünyadaki stresimiz ne kadar artar, ne kadar korkarsak, sağlam bir dayanak arayışımız o kadar artar. Sağlam dayanak arayışımız ne kadar artarsa, dopamine bağımlılığımız o kadar fazlalaşır. Ve beynimize ne kadar dopamin akını olursa, bir şeyler satın alma isteğimiz o kadar yükselir. Hızlı bir asansöre binmek gibi bir şeydir bu, kendinizi dışarı atıp kurtulma olanağı yoktur. Amerikalılara 11 Eylül sonrası korku dolu gergin günlerde biraz olsun rahatlayabilmek için ne yapmalarını önerirsiniz diye sorulduğunda, tek bir basit cümleyle ‘’alışverişe çıkın’’ diyen George W. Bush’un beynimiz hakkında bildiği bir şeyler vardır herhalde.’’ (Martin Lindstrom, Buyology)

Öjeni fikrinin ortaya çıkması da “kusurlu çocuk” korkusunun bir eseridir. Çok taraftar toplamasına karşın öjeni fikrinin ırkçılık demek olduğunun anlaşılması üzerine “ırkçı” yönü, “hümanist” ve “liberal” nitelemelerinin ardına saklanmıştır. Bir yandan İkinci Paylaşım Savaşı’nda Almanların sakat, yaşlı, hasta, başka ırka mensup veya muhalif insanları “elemeye” tabi tutmaları lanetlenirken, diğer yandan günümüzde bunun bizzat anne ve babaların ellerine bırakılması bir çelişki olarak görülmemektedir. Kendi soyunu düzeltmenin insanın ellerinde olduğu fikrinden hareketle, anne-babaların kendilerinin belirlediği fiziksel özellikleri bulunan çocuklara sahip olabileceğini iddia edilmekte, ne var ki, “seçilen” çocuk beklentileri tam olarak karşılamazsa ne olacak sorusu yanıtsız bırakılmaktadır.

Vücudunun bozulmaması, kariyerinin olumsuz etkilenmemesi, sorumluluktan kaçınma, hayat standartlarının bozulacağı gibi çeşitli gerekçelerle çocuk yapmaktan kaçınan Batılı çiftler, güzel, bakımlı, sosyal konum ve yaşantılarını etkilemeyecek, handiyse evcil “süs hayvanı” gibi çocuklara sahip olmayı ister hale getirilmeye çalışılmaktadır. ‘’Beklentilerine’’ uygun çocuk isteyen bu insanlar döllenmiş yumurta hücresindeki genetik yapıya müdahale etmeyi kendinde bir hak olarak görmeye başlamıştır. Normal, sağlıklı, sakatlığı ve kusuru bulunmayan, akıllı, hoş ve becerikli bir çocuğa sahip olmaya kim karşı çıkabilir ki! Böylece modern Batı tarihinin en önemli kavramlarından olan Nietzsche‘nin “übermensch” (üstinsan) kavramı Platon’dan binlerce yıl sonra yine karşımıza çıktığını görmek hiç şaşırtıcı değildir.

‘’Yaşamının son yıllarında büsbütün çıldırarak mektuplarını peygamber olarak imzalayan yarı çatlak Alman düşünürü Friedrich Nietzsche insanüstü (übermensch) varsayımıyla geleceğin nazizm ve faşizm gibi ünlü canavarlıklarının temelini atarken şöyle demektedir ‘’Maymuna göre insan neyse insana göre de insanüstü odur. En büyük kötülük, en büyük iyilik için gereklidir. Bu en büyük iyilikse yaratıcılıktır. İyilik ve kötülükte yaratıcı olmak isteyen, önce bir yıkıcı olmak ve değerleri yıkmak zorundadır.’’ İnsanüstü ereği ‘’Milyonlarca salağı ortadan kaldırarak geleceğin insanını kalıba dökmektir.’’ Nietzsche ‘’milyonlarca salağı’’ insan etmek isteyen her şeye karşıdır. Hitler faşizminin liderlerinden Himmler Alman olmayan bütün insanlar için alt insan deyimini kullanmış ve yaptığı bir konuşmada Alman dış politikasının amacını dünyadaki bütün alt insanların yok edilmesi olarak saptamıştır.’’ (Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi)

Yemeğin sona ererek misafirlerin dağılmasından sonra sebepsiz bir şüphe duyan Rupert bir bahaneyle eve döner, sandığın kapağını açar ve ceset karşılaşır. İki öğrencisinin işlediği bu cinayet karşısında dehşete düşer çünkü bu cinayete yol açan savunduğu fikirler olmuştur. Brandon “Sıradan insanların hayatlarının önemsiz olduğundan bahsetmiştik. Neler dedik hatırla, iyi ve kötü, doğru ve yanlış gibi ahlaki kavramlar zihinsel yönden üstün insanlar için asla ayak bağı olmamalı. Bizim de yaptığımız buydu işte. Biz seninle hep konuştuğumuz bir şeyi gerçekleştirdik. Senin anlayacağını biliyorduk. Anlamak zorundaydın.’’ sözleriyle, yaptığı cinayet olarak görmediğini dile getirmeye çalışsa da, Ruperst, onların sözlerine hayal bile etmediği bir anlam yüklediklerini ve çirkin cinayetlerini savunmak için bu fikirleri kullanmaya çalıştıklarını iddia eder. 

“Sözlerimin anlamı bu değildi. En başından beri, doğduğun günden beri, senin beyninin derinliklerinde bu cinayeti işlemeni mümkün kılan bir şey olmalı. Çünkü benim beynimin derinliklerinde buna izin vermeyen bir şey var. O şey buna ortak olmamı engelliyor. Bu gece üstün insanlar ve sıradan insanlarla ilgili düşündüklerimden utanç duymama neden oldun. Bu utanç için sana teşekkür ederim. Sen hangi cüretle ve hangi hakla az sayıdaki üstün insanlara dâhil olduğunu iddia edebilirsin ki? Sen hangi hakla şu sandıkta yatan adamın hayatının sıradan olduğuna ve öldürülebileceğine karar verebilirsin? Sen kendini Tanrı mı zannediyorsun, Brandon? Onu boğup hayatına son verirken aklından geçen bu muydu, yoksa?’’ (filmden)

İnsanı yeryüzündeki diğer canlılardan ayıran en önemli şeyin akıl olduğu iddia edilse de bunun hayli eksik ve yanıltıcı bir iddia olduğu söylemeliyim. Akıl salt insana özgü olmadığı gibi diğer canlılar akılsız olarak görülemez. Burnu olan istemese de koklayabiliyor, gözü olan istemese de görebiliyor, kulağı olan istemese de duyabiliyor ise beyni olanın da aklını kullanabileceği çok açıktır, yeter ki fiziksel bir sorun olmasın. Peki, öyleyse, fiziksel olarak sağlıklı olmasına karşın beyin sahibi insanın aklını kullanamaması ne anlama gelmektedir? İnsan aklını niçin kullanmaz? Daha doğrusu böyle bir şey mümkün müdür? Veya bizim akıldan, aklını kullanmaktan anladığımız farklı bir şey midir?

Kilise ve Saray ile giriştiği savaştan zaferle çıkan, Tanrı’yı öldürüp çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeniden dirilten, Kral’ı paramparça edip işine yarayacak bir figür olarak yeniden birleştiren, rakip gördüğü her şeyi kendine bağımlı kılan, bağımlı kılamadığını ise yok eden burjuvazinin fikirleri Descartes’ta vücut bulmuştur ve doruk noktasına ulaşmıştır diyebiliriz. Her şeye şüpheyle yaklaşan Descartes, özgür düşünen, özgür iradesiyle eyleme geçen ve hiçbir amacın aracı değil, zihni ve bedeniyle kendi başına bir amaç olan “bireyin” felsefi altyapısını oluşturmuştur. Kilise istediği için değil kendi düşündüğü için Tanrı’yı bulan, gelenekler istediği için değil kendi arzu ettiği için âşık olan, krallar, prensler, efendiler istediği için değil, kendi istediği için eyleme geçen özerk bireyin temellerini atmıştır. “Varoluşunu” kendisine öğretildiği için değil şüphe ederek ve “düşünerek” anladığını iddia etmiş ve böylece, Aziz Augustinus’in “anlamak için inanıyorum” ilkesini tamamen yıkıma uğratmıştır.

“Sağduyu dünyanın en iyi paylaşılmış şeyidir: çünkü her kişi ondan çok iyi pay almış olduğunu düşünür, her şeyden çok güç hoşnut olanlar bile kendilerinde bulunan sağduyudan daha çoğunu istemeye alışık değildirler. Bu konuda herkesin yanılması olası değildir. Sağduyu ya da us denilen iyi yargılama ve doğruyla yanlışı ayırt edebilme gücünün doğal olarak tüm insanlarda eşit olduğuna tanıklık eder; böylece görüşlerimizdeki çeşitlilik kimilerinin öbürlerinden daha ussal olmasından gelmez, düşüncemizi değişik yollardan götürüyor ve aynı şeyleri düşünmüyor olmamızdan gelir. Çünkü iyi bir zihne sahip olmak yetmez, önemli olan onu iyi kullanmaktır. En büyük ruhlar en büyük erdemlere olduğu kadar en büyük kötülüklere yatkındırlar; ancak çok yavaş yürüyenler her zaman doğru yolu izliyorlarsa koşanlardan ve doğru yoldan uzaklaşanlardan daha çok ilerleyebilirler.” (Rene Descartes, Yöntem Üzerine Konuşma)

Bir hayvanın bir diğer hayvanı aldatması olanaklı değildir. Bir hayvan bir su kaynağına eriştiğinde, bunu hemcinslerine bildirdiği zaman diğerleri bunu sorgulamaz. Sahte veya aldatıcı olabileceğini düşünmez. Oysa insan herhangi bir haber aldığında, haberin içeriği ve kaynağı başta olmak üzere birçok değişkeni sorgular hatta sorgulamak zorundadır. İnsanın insanı aldatıyor olmasına tarihin bütün dönemlerinde karşı çıkılmasına karşın burjuvazinin egemenliğiyle birlikte bu doğal bir olgu olarak görülmeye başlanmıştır. Thomas Hobbes’un “İnsan insanın kurdudur” sözünün koşulsuz bir gerçek olarak kabullenilmesi insanlık tarihinin kapitalizm bataklığına çekilmesine yol açmıştır.

“Tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğim sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü. Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lütfen üzerlerine almış bulunan vasiler, insanların çoğunun, bu arada bütün latif cinsin ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için, gerekeni yapmaktan geri kalmazlar. Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler. Oysa onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekten büyük sayılmaz; çünkü bir kaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir, ne var ki bu türden bir örnek insanı ürkütüverir ve bundan böyle de yeni denemelere kalkışmaktan alıkoyar. Aynı nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır.” (Immanuel Kant, Aydınlanma Nedir)

Aydın sözcüğünün öncesi olan münevver sözcüğü bize, bugün kullandığımız aydın sözcüğü ile Batı dillerinde kullanılan ‘’intelligentsiya’’ sözcüğü arasında bir kaynak birliği olduğunu gösterir. Bu sözcük, Rus dilinde “akıl ve fikir sahibi kişiler’’ anlamında kullanılmış, böylece Rusya’da da, Avrupa etkisiyle okumuş, kafası aydınlanmış, düşüncesi rasyonelleşmiş kişilerin aydınlanmamış kişilerden ayrı bir kategori oldukları bilinci doğmuş, böylece şüphe duyan, sorgulayan ve aklını eleştirel kullanan entelektüel sınıf doğmuştur. Brandon ve Rupert isimli arkadaşların kendilerini halktan ayrı, entelektüel sınıf mensubu olarak gördükleri söylenebilir.

“- Bayan Edwater siz de kitapları görmek ister misiniz? 

– Tabii ki. Bu çok hoşuma gider. Çocukken elime ne geçerse okurdum. 

– Hepimiz çocukluğumuzda garip işler yapmışızdır.’’ (filmden)

Rupert’in, ‘’evet ben bu fikirleri savunuyordum ama bu kadar ileri gitmeyi düşünmüyordum’’ demesi ikiyüzlülükten başka bir şey değildir. Sırf “laf olsun” diye bir fikrin nasıl savunulduğunu seyirciye göstermek isteyen yönetmen, bundan dolayı finalde katillerin yakalandığını seyirciye göstermez, hatta David’in cesedinin babasının yanında ortaya çıkmasına izin vermez. Filmdeki tüm okumuşlar burjuvadır ve bilginin kendisiyle değil şekliyle ilgilenmektedir. Anlamak için değil vakit öldürmek ve sohbet konusu yapabilmek için izlediği filmlerin adını bile hatırlamayan, zengin lokantalarda yemek yiyen, lüks mağazalardan giyinen, kendini beğenmiş burjuva entelektüellerinin, sonunun nereye varacağını düşünmeden kendi aralarındaki kelime oyunlarını, tartışmalarını, sayıklamalarını, pek çoğunun hastalıklı beyinlerinin ürünlerini yalnızca zenginliklerine dayanarak tüm insanlığa ulaştırmasını eleştirir. İçindekilerden çok ilk basım olmalarıyla değer kazanan kitapların bağladığı ip ile David’in boğazındaki ip aynıdır ve aynı şeyi simgelemektedir. Yönetmene göre ip nasıl bir insanı fiziksel olarak öldürüyorsa, ‘’milyonlarca salağın öldürülmesini’’ dile getirebilen burjuva entelektüellerinin zırvaları da insanlığın maneviyatını öldürüyor ve gerçek düşünceyi boğuyor demektedir. Tam bu noktada Karl Marks’ı hatırlamak yerinde olacaktır.

“Egemen sınıfın düşünceleri, bütün çağlarda egemen düşüncelerdir, bir başka deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda egemen zihinsel güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretimin araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de, bu egemen sınıfa bağımlıdır.” (Karl Marks-Friedrich Engels, Alman İdeolojisi)

Film boyunca ‘’şaka’’ olduğu veya “şaka” zannedildiği müddetçe ölüm ve öldürme üzerine konuşmalar yapılır, fikirler rahatlıkla ifade edilirken, iş ciddileşince veya baştan itibaren ciddi olarak konuşulduğu ortaya çıkınca, insanların konuşmaya devam etmekten korktuğu görülür. Doğu ile Batı düşünce sistemlerini birbirinden ayıran en temel konulardan biri ölüme olan yaklaşımlarında görülür. Doğu düşüncesi yaşamı ölümle iç içe kabul ederken, Batı düşüncesi insan aklından mümkün olduğunca uzaklaştırma peşindedir. Geçmişte insanlar özgür düşünmeye cesaret edemezken günümüzde cesareti olan ancak düşünemeyen ve düşünmesi engellenen, direktifleri uygulamayı özgür düşünmek zanneden modern insan, yönetmeliklerin kendilerine yüklediklerini yerine getirmeyi iyi ‘’insan’’ olmak için yeterli saymaktadır. Yönetmelikte böyle yazıyor, elimizden bir şey gelmez diyerek vicdanları sızlamadan insanları ölüme terk edebilen doktorların ve hastanelerin bulunduğu bir sistemdir kapitalizm. Ve bu duruma gelinmesinde sözde burjuva biliminin ve entelektüellerin büyük sorumluluğu bulunmaktadır.

Brandon ile Philip arasında eşcinsel bir ilişkinin varlığı açıkça belirtilmemiş olsa da “Rope”un eşcinsel temalı bir film olduğu kabul edilmekte ve yatak odasında tek bir yatağın gözükmesi bunun delili olarak sunulmaktadır. Böyle olsa bile Hitchock, Brandon’un, kurbanın nişanlısı ile birliktelik yaşamış olduğunu söyleyerek, ortadaki kötülüğün müsebbibi olarak eşcinselliği değil Avrupa kaynaklı entelektüelliği gördüğünü seyirciye aktarmaya çalışmıştır düşüncesinde olduğumu söylemeliyim. İkinci Paylaşım Savaşı sonrası “özgür” dünyanın liderliğine soyunan Amerikan düşüncesinin, Eski Dünya düşüncesinden kesin bir kopuşun iddia edildiği dönemde çekilmiş olmasının manidar olduğunu düşündüğümü söylemeliyim.

Öteki Sinema için yazan: Salim OLCAY

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir’de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir