Travma Sonrası Türkiye: Çıplak Vatandaş (1985)

Ertem Eğilmez’in Banker Bilo ve Namuslu filmlerini konu alan yazımda Başar Sabuncu’nun yönettiği Çıplak Vatandaş’ın (1985), Namuslu (1985) filminin “mütemmim cüzü” yani ayrılmaz parçası olduğunu söylemiştim. Tabi ki bu görüşümü yalnızca iki filmin de senaryosunu Sabuncu’nun yazması üzerine temellendirmiyorum. Aynı zamanda konu ve karakterler açısından görülebilecek bazı paralellikler var ve yer yer de bakış açısının aynı konunun farklı yönlerine çevrilmesi ile oluşmuş bir tamamlayıcılık da mevcut. Dilerseniz Çıplak Vatandaş’ın çözümlemesine girişmeden önce her zaman yaptığım gibi film hakkında bir giriş yapayım.

Filmin yönetmeni ve senaryo yazarı Başar Sabuncu, tiyatro kökenli bir yönetmen ve 80 sonrası Ertem Eğilmez’in dirsek teması içinde olup beraber çalıştığı isimlerden biri. Yapımcılar Ferit Turgut ve Kadir Turgut (Uzman Filmcilik).

Bir Küçük Memur Daha…

Filmin kahramanı olan İbrahim (Şener Şen) tıpkı Namuslu’nun Ali Rıza’sı gibi küçük memurdur. Ev hanımı olan eşi Semiha (Candan Sabuncu)ile birlikte tek maaşla 4 çocuklu aileyi geçindirmeye çalışmaktadır. İbrahim bütün ekonomik zorluklara rağmen salakça bir iyimserliği elden bırakmamakta ve eşine moral vermeye, çocuklarını da mutlu bir şekilde büyütmeye çalışmaktadır.

Semiha’nın beşinci çocuğa hamile kalmasıyla yaşam onlar için daha da çetinleşmeye başlar. İbrahim gene de moralini bozmaz. Masrafları kısmaya çalışarak işin içinden çıkmaya çalışır, yapamaz. İyimser ve güleç İbrahim artık daha sinirli bir insan haline gelmiştir. Masrafları kısmanın dışında bir şeyler yapması gerektiğini anlayan İbrahim gecesini gündüzüne katarak ek işler yapmaya başlar. Limon satar, amigoluk yapar, boza satar, bulaşıkçı olarak çalışır, odun taşır, yolcu vapurlarında seyyar satıcılık yapar ama “yetmez, yetiremez”. İçine girdiği canhıraş çabayı ailesine sezdirmemeye çalışırken hayat daha da çok üstüne gelmeye başlar. Hayat pahalılığı ve ev sahibinin kiraya zam baskısı karşısında tek maaşlı bir küçük memur gecesini gündüzünü kaybedecek derecede yoğun bir çaba ile didinmekte ama gittikçe zihin sağlığını kaybetmektedir. Ev sahibinin tahliye davasını kazanması sonucu eve gelen tahliye kararını aldığı gün tabiri caizse civatalarının tümden gevşediği gündür. Televizyonda hayatı günlük güneşlikmiş anlatan başbakan ile girdiği hayali diyalog sonrası öfke nöbeti geçirerek televizyonu camdan aşağı atar. Başbakan, kalın gözlük çerçeveleri, dudak hareketleri ve dolma kalem jestlerinden anladığımız kadarıyla “İcraatın İçinden” programında herşeyi ballandıra ballandıra toz pembeymiş gibi anlatan Özal’dır. İbrahim ilerleyen günlerde daha da kötüye giderek para kazanmak için yaptığı onlarca işi ve büründüğü onlarca kimliği toparlayamayarak tam anlamıyla dağılır. Günün birinde üzerinde yalnızca boxerı olduğu halde sokaklarda yarı çıldırmış bir şekilde koşmaya başlar.

Polis tarafından yakalanan İbrahim’in sürekli tekrarladığı iki cümle “Kimse değilim, hiç kimseyim” ikinci şey ise “Yetmedi, yetiremedim”dir. İbrahim adli tıp raporundan sonra bir süre tedavi altına alınır.

İbrahim’in hikayesini ilk aktaran gazete Haldun’un (Kamuran Usluer) başında olduğu gazete olur. Bununla da kalmayıp İbrahim hastaneden çıkınca onunla sözleşme imzalayıp anılarını yazı dizisi halinde yayınlamaya başlar. Haldun tabi ki sözleşmenin içine İbrahim’i reklam ve diğer işler için tazminat tehdidi ile kendine bağlayan maddeler sokuşturmayı ihmal etmemiştir. Yazı dizisinden sonra İbrahim bir anda Türkiye’nin en tanınan adamı olur. Reklamlara çıkar. Erkek seksapelinin simgesi olarak kadın dergilerine “orta sayfa güzeli” olur.

İbrahim’in cinneti kâr getiren bir ürün haline gelir ama bir noktadan sonra tuhaf şeyler olur. Soyunmak tüm ülkede bir protesto tarzı haline gelir. Polis hergün onlarca, yüzlerce çıplak insanı karakollara taşımaktadır. İşte burada işlerin rayından çıkmasından korkan kurulu düzen, İbrahim’i derdest edip tekrar akıl hastanesine kapatmaya karar verir. Kendisini götürmeye gelenlerin elinden sıyrılıp çatıya kaçan İbrahim bu kez geçen sefer yapamadığını yapıp boxerını da çıkarıp aşağıda toplanan mahallelinin üstüne atar. Böylece ilk bilinçli protestosunu gerçekleştirmenin verdiği huzur içinde kendisini almaya gelenlere teslim olur. İbrahim akıl hastanesine götürülürken her sokak arasında ambulansın önüne çıplak insanlar çıkmaktadır. Bunları ambulansın arka camından izleyen İbrahim mutlu ve huzurludur.

Travma Sonrası

Çıplak Vatandaş Türkiye’nin 80’li yıllarını anlatır. Bir nevi travma sonrası anlatısıdır. Peki travma nedir? Travma önce 24 Ocak (1980) sonra da 24 Ocak kararlarına uygun bir Türkiye yaratmak amacıyla sahnelenen 12 Eylül’dür. Travmaya neden olan şey, kapitalizmde sosyal devletçi ve laik bir paradigmanın bırakılıp neoliberal ve arabesk bir paradigmaya geçiş yapılmasıdır. Çöpe giden, sosyal devlet ve laiklik ile beraber toplumun tüm kendini ifade etme kanallarıdır, demokrasidir. Baki kalan ise yeni neoliberal çehresi ile kapitalizmdir.

1980 travmasının toplumda yarattığı etkiler küçük memur İbrahim özelinde gözlerimizin önüne serilir. Bir kayıp vardır. Kayıp travma yaratmıştır. Travma sonrasında İbrahim şu evrelerden geçer:

İnkar Evresi

İbrahim kaybettiklerini yok saymaktadır. Hiçbir şey olmamış gibi davranıp adeta bir iyimserlik abidesi olarak etrafındaki çoğu insandan ayrışmaktadır. “Sen iyi düşünürsen her şey iyi olur” düsturuyla her şeye pozitif bakar. Etrafındakiler kötü giden şeylerin farkındayken İbrahim gayet tuhaf bir biçimde hala iyimserdir, kayıpları yok saymaktadır. Ama travmayı yok sayamamaktadır. Çünkü bu inkar ve yok sayma hali travmanın gereğidir. İbrahim 12 Eylül sonrasının antidemokratik koşullarında, insanların tüm kendini ifade etme kanallarının tıkandığı bir ortamda (“Ben kimse değilim. Hiç kimseyim!”) gayet uzun bir inkar ve/veya iyimserlik devresi geçirecektir.

Öfke ve Pazarlık Evresi

Eşi Semiha’nın 5. çocuğa da hamile olduğunu öğrenen İbrahim’in hayatı bundan sonra çok daha zor olacak, harcamaları artacaktır. Travma sonrasının öfke ve pazarlık evreleri onda iç içe geçmiş bir şekilde gözlenir. Bir taraftan masrafları kısarak, bulaşıkçılık ve limonculuk gibi onlarca değişik ek iş yaparak kaybın üstesinden gelebileceğini  ve sistemin çarkları arasından sağ çıkabileceğini düşünür. Kaybın farkına varılması ile kızgınlığa dönüşmesi olarak adlandırdığımız öfke evresi ise tek bir evre olarak değil pazarlık evresinin değişik bölümlerinde patlayan nöbetler olarak ortaya çıkar. İbrahim onlarca değişik işi yaparken ruh sağlığını iyice kaybeder ve kendini televizyondaki Özal ile kavga edip akabinde televizyonu camdan atarken bulur. Özal “El ele vererek milli beraberlik içinde çalışıp tasarruflu bir şekilde yaşamanın bütün sorunları çözeceğinden” dem vurmaktadır. İbrahim ise bunun sorunları çözmeye yetmeyeceğini iddia ederek tek yönlü bir iletişim aracı olan televizyondaki Özal ile hayali bir diyaloga girer ve sinirlenerek televizyonu camdan atar. Manava sinirlenip karpuzu yere çaldığı, çaycıyı odasından kovduğu sahneler de öfke evresinin değişik tezahürleridir.

Buhran Evresi

Artık kaybın geri getirilemeyeceğinin anlaşılmasıyla içine düşülen derin bunalım evresi İbrahim’in civatalarının iyice gevşeyip çalıştığı işleri birbirine karıştırmaya başladığı  ve üzerinde yalnızca boxerı sokaklarda yarı deli bir biçimde koştuğu sekanslardır. Bir cinnet ile sonuçlanmıştır.

Kabullenme Evresi

Kaybın kabul edilmesi ve normale dönüştür. Normal derken sistem tarafından normal olarak kabul edilen bir hale dönüş anlaşılmalıdır. İbrahim, Haldun’un batmakta olan gazetesinin tirajını on katına çıkardığı gibi reklamlar sayesinde hem Haldun’a hem Mösyö Jacques’a (Zihni Küçümen) sağlam para kazandırmıştır. Bunun karşılığında kendi maddi durumu da düzelir. Şöhret olur. Yeni bir eve çıkar. Yeni eşyalar alır. Arabası bile olur. Aslında İbrahim’in cinneti sistem tarafından getirisi oldukça yüksek bir metaya dönüştürülmüştür. Sistem neyi metaya dönüştürmemiştir ki?

Cinnetten Bilince

Haldun ve Jacques, “Çıplak Vatandaş” metasından deve yüküyle para kazanırken ve İbrahim de onlardan düşen kırıntılarla maddi durumunu düzeltmeye başlamışken beklenmeyen bir şey olur. 12 Eylül sonrası baskı ortamı sayesinde yıllarca sesini çıkaramayıp kendini ifade etme kanallarının tüm gözenekleri tıkanmış olan ülkede soyunmak yaygın bir protesto tarzına dönüşür. Dışa vurulamayıp içeride biriktirilen, çürümesi ve çürütmesi beklenen öfke kendisi için uygun bir deşarj yolu bulmuştur artık. Grevci işçiler, gecekondu yıkımına direnenler, cebinde bilet parası olmayan insanlar bir şekilde derdi olan herkes soyunmaya başlar. Dikkat edilecek olursa İbrahim’in soyunması bilinçli bir öfkeden kaynaklanmadığı gibi herhangi mesaj taşımamaktadır, bir cinnet ürünüdür. Ülkede yaygınlaşan soyunma eylemi insanların içinde biriken öfkenin bilince dönüşmüş halinde kaynağını bulur, protesto eylemi olarak kullanılması ile de bir mesaja sahip olur.

Soyunma eylemlerinin yaygınlaşması karşısında korkuya kapılan kurulu düzenin izleyeceği yol, sırtından epey para kazandığı İbrahim’in, nam-ı diğer “Çıplak Vatandaş”ın aniden ruhsal dengesinin yerinde olmadığını keşfedip onu akıl hastanesine kapatmak olacaktır. Kendini yakalamak isteyen adamların elinden kurtulan İbrahim çatı katına çıkar ve daha önce yarım kalmış olan eylemini tamamlar. İlk eylemi, bilincini bulamamış bir çaresiz öfkenin ürünüdür, cinnettir. Ama bu sefer sistemi tüm çirkinliğiyle tanımıştır, bilinç yerli yerine oturmuştur. Eylemin mesajı da İbrahim’in apartmanın önünde toplanan komşulara çıkarıp fırlattığı boxerıdır. İbrahim hastaneye götürülürken herkes ona destek olmak için soyunmaya başlar. Ambulansın girdiği her ara sokakta insanlar soyunarak ambulansın önüne geçer. Filmin son sekansı gerçekten olmuş mudur yoksa akıl hastanesine götürülmekte olan ibrahim’in kafasından geçenler midir bilinmez ama bunun pek de önemi yoktur.  Sorunlar, onları çözmek için gerekli olan maddi koşullar hazır olduğunda veya oluşmaya başladığında sorun olarak ortaya çıkar(1). Öfke bilince dönüşünce, bilinç de mesajını doğru taşıyabilecek eylemi bulduğunda sorunun çözümüne yol almaya başladık demektir.

Başar Sabuncu’nun Çıplak Vatandaş’ı, Namuslu filmi ile aynı dönemin aynı sosyal tabakasının farklı bir derinliğine yönelen  bir bakış açısıdır. Namuslu, iyi-kötü diyalektiğini ve bunların arasındaki dolayımı yani sistemi işaret eder. Sistem aynı kaldıkça sistemin iyilerinin ve kötülerinin sürekli olarak birbirinin içinden karşıtını doğuracağını söyler. Çıplak Vatandaş öfkenin bilinçli bir eyleme evrilerek sistemi değiştirmeye yönelmesinin evrelerini anlatır. Ustalıklı bir senaryosuyla, 80’li yılların hakettiği yeri bulamayan parlak filmlerimizdendir.

(1) Karl MARX, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın ön sözünden

Yazar hakkında: S. Özgür Ilgın

1977 Yılında Aydın'da doğdu. Üniversitede bir elin parmakları kadar üyesi olan Felsefe Topluluğunun çıkardığı, iki elin parmakları kadar “tirajı” olan Yitik adlı fotokopi fanzinde öykü ve albüm tanıtımları yazdı. Blues, Heavy/Rock, Doom, Thrash, Death, Jazz ve Proggressive müziğe bayılıyor. Sergio Leone'yi David Lynch'i, Stanley Kubrick'i, Metin Erksan'ı, Ertem Eğilmez'i, Nuri Bilge Ceylan'ı, Zeki Demirkubuz'u ve Yılmaz Atadeniz'i çok seviyor, sinema ve müzik gibi eğitiminin olmadığı konularda ukalalık etmekten çok hoşlanıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir