Çizgi Romandaki Kadar Vahşi: Logan (2017)

Asi mi asi, hırçın mı hırçın! Çizgi roman dünyasının ele avuca sığmaz karakterine son kez hayat veren Hugh Jackman ile Logan’da buluşmaya hazır mısınız? 3.solo filmiyle karşımıza gelen ve artık Hugh Jackman ile özdeşleşen Wolverine karakteri için bu buluşma, esasen bir veda niteliği taşıyor. Ancak pençeleri ve hırsıyla hayatımıza girdiği günden beri hayranı olduğumuz Wolverine için bu veda belki de başlangıcından daha fazla ilgi çekici.

Wolverine ya da gerçek ismiyle anmamız gerekirse Logan, artık iyiden iyiye yaşlanmış, köşesine çekilmiş ve huzurlu hayat dileyen bir adamdır. Onun tek gailesi, hastalıklarla boğuşan akıl hocası Charles Xaiver ile düzgün bir hayat yaşayabilmektir. Ancak tam da bu sırada hayatına giren ve ona fazlasıyla benzeyen Laura, Logan’ın tüm planlarını alt üst edecek ve bu hayatın sillesini yemiş yaşlı mutantı yeniden bir maceranın ortasına doğru çekecektir.

İlk defa 2000 yılında beyazperdeye uyarlanan ve Hugh Jackman’ın destansı performansıyla haklı bir popülarite kazanan Wolverine, aradan geçen yıllarda tek bir oyuncu tarafından canlandırılmaya devam etmiş ve adeta Hugh Jackman sayesinde karakterle duygusal bir bağ oluşturmamıza olanak sağlamıştır. Nitekim 2017 yılına geldiğimizde ise hem Hugh Jackman’ın hem de bizlerin bu popüler karaktere veda etme günü gelip çatmıştır. Ancak Logan’ın ile birlikte önümüze gelen bu veda, X-Men filmlerinin hepsinin birden üstüne çıkarken, Marvel Sinematik Evreni’nin ise en şiddet içeren filmi olarak fark yaratıyor.

Logan için en başta, bir süper kahraman filminden daha fazlası diyebiliriz. Dramatik yapısı, aksiyonu, hikâyesi ve de en önemlisi şiddeti ile muadillerinden ayrılmayı başaran ve kendisine ilk izleyişte hayran bırakma potansiyeline sahip bir film ile karşı karşıyayız. Yılların getirmiş olduğu yorgunluktan ötürü, oldukça bitkin olarak karşımıza çıkan Logan’ın bu haleti ruhiyesi, filmin ilk yarım saatlik bölümüne de birebir yansıyor. Nitekim açılış sekansındaki aksiyondan sonra, sessizliğe gömülen ve izleyenlerini yaşlanan karakterlerinin günlük rutinin ortasında bırakan film, bunun yalnızca bir fırtına öncesi sessizliği olduğunu dakikalar sonra yüzümüze adeta tokat gibi çarpmaktan da geri durmuyor.

Dramatik atmosferi oldukça yoğun başlayan; yaşlanan Logan ve Profesor X’e iç burkan gözlerle bakmamıza sebebiyet veren film, hikâyenin içine Laura’yı dâhil etmesiyle birlikte adeta gerçek kimliğine kavuşuyor ve bu dakikadan itibaren izleyenlerine soluksuz bir aksiyon armağan ediyor. Ancak bu sefer bizlere verilen aksiyonun, daha önce bir süper kahraman filminde görmediğimiz derecede sert olduğunu söylemekte yarar var. Logan pençeleriyle beyinleri parçalıyor, kafatasların içine giriyor hatta küçük Laura bile düşmanlarının başı ile gövdesini birbirinden ayırmayı ihmal etmiyor. İşte böylesi bir kan gölünün ortasında Logan; adeta boşluğa izin vermeyen hikâyesi ve dinamizmiyle, hem seyir zevki yüksek hem de etkileyici bir aksiyon filmi nasıl olur sorusunun cevabını önümüze getiriyor.

Tabii ki bu noktada parantez açılması gereken isimse yönetmen koltuğunda oturan James Mangold. Bir önceki solo Wolverine filminin altına da imzasını atan Mangold, serinin en kötülerinden biri olan The Wolverine (2013)’den sonra, Logan gibi akıcı ve her detayın bütüne hizmet ettiği bir filmi ortaya koyarak takdiri hak ediyor. Onun filme en büyük katkısı hiç şüphe yok ki böylesine tadına doyulmaz bir aksiyonu önümüze ustalıkla getirmesinde yatıyor. Nitekim filmin ilk dakikasından son dakikasına kadar üstüne giydiği kasvetli zırh da filmin yaratmak istediği duygusal yapıya birebir hizmet ediyor. Böylelikle Logan, basit bir aksiyon filmi olmaktan çıkıyor ve derinliği olan aynı zamanda da izleyenleri içine çekebilen bir film olarak arz-ı endam ediyor.

Logan’ın en büyük artılarından biri de, hiç şüphe yok ki sinematografisi. Şiddetin böylesine revaçta olduğu ve zaman zaman izleyenlerine “O neydi be” naraları attıran bir film için tercih edilen soğuk renk skalası, Marvel filmlerinde pek görmeye alışık olmadığımız bir seçim olsa da, Logan’ın özelinde adeta hikâyenin karanlık tarafının gün yüzüne çıkmasına yarar sağlıyor. Bu noktada filmin ilmik ilmik dokunan senaryosuna da değinmeden olmaz. En başta hikâye, X-Men serisine yer yer yaptığı göndermelerle, fanların kalbini fethetmeyi başarıyor. Ancak Logan bunun da ötesinde, başlı başına bir film olabilmeyi başarıyor ve yalnız başına da ayakları yere oldukça sağlam basıyor. Bunun birincil sebebi, filmin bitap düşmüş bir Logan portresi üzerinden yeni bir hikâye sunabilmeyi başarması. Bu da haklı olarak filmin gizem tarafını diri tutuyor ve izleyenlerini haklı bir merakın içine sevk ediyor. Tüm bunların yanında da Logan ile kurulan gönül bağını da es geçmeyen hikâye, yıllar yılı evlerimize konuk olan bu sıra dışı karakterin yaşadıklarıyla kalbimizin derinliklerine temas etmeyi başarıyor.

Her ne kadar Logan, aksiyonuyla ve kimi zaman rahatsız edici olabilmeyi başaran şiddetiyle damakta farklı bir tat bıraksa da, yer yer hortlayan mizahı ile de nefes almamızı sağlıyor. Özellikle Logan’ın Profesor X ile yaşadıkları ve hayatına yeni giren Laura ile diyalog kurma çabası, mutantların da insani yanlarını ortaya koyuyor ve tebessümü beraberinde getirmeyi ihmal etmiyor. Bu da filmin, her duyguyu tadında aks ettirmesine olanak sağlıyor ve seyir zevkinin bir an olsun dahi düşmesine izin vermiyor.

Tabii ki 17 yıldır Wolverine hayat veren Hugh Jackman için birkaç kelam etmezsek, bu yazı eksik kalacaktır. 2000 yılında çekilen ilk X-Men filmi için kamera karşısındaki yerini alan ve o gün bugündür bizler için Hugh Jackman’dan çok Wolverine olan oyuncu, karakterin o asi ve isyankâr duruşunu ustalıkla aktarmasıyla her daim takdir toplamıştır. Ancak şu anda bile Wolverine için salt bir süper kahraman demiyorsak, bunda Hugh Jackman’in karaktere aşıladığı o duygusal tarafın payı yadırganmayacak derecede büyük. Bu ikili, 17 yıl boyunca maceradan maceraya koşarken Wolverine’in ötekileştirilmesinden doğan haklı isyanında her daim onun tarafında yer aldıysak, bu senaryodan daha çok Hugh Jackman’in başarısıdır. Keza, yıllar yılı süregelen bu birlikteliğin son halkasında yani Logan’da zaman zaman yüreğimize taş oturuyorsa ya da finalde gözümüzden usulca süzülen o yaşa engel olamıyorsak bu sadece Logan’ın vedası için değil aksine Hugh Jackman’i bir daha karaktere hayat verirken göremeyeceğimiz içindir. Velhasılıkelam, 2000’den bu yana bizlere yaşattığı ve her daim Wolverine’i hayranlıkla izlememize vesile olduğu için Hugh Jackman’a kocaman teşekkürlerimizi sunmanın bir borç olduğu kanısındayım.

17 yıldır aynı karaktere hayat veren ve bu süre zarfı içerisindeki en doyurucu filmiyle karşımıza gelen Hugh Jackman, Logan’da yalnızca bizleri soluksuz bir aksiyonun ortasına bırakmakla kalmıyor, fazlasıyla da duygulandırarak kendisine son bir kez saygı duymamıza olanak sağlıyor. Kanın, şiddetin ve de acının gözle görülür şekilde ortalarda dolaştığı Logan, basit bir veda filmi olmanın ötesine geçerek üst düzey bir sinematografi ile karşımıza geliyor ve sinemaya giden herkesin isteklerine cevap verecek potansiyeliyle fark yaratıyor. 17 güzel yılın hatırına, son bir kez Eyvallah Hugh Jackman!

Loading...

Yazar hakkında: Polat Öziş

1992 İzmit doğumlu… Küçük yaşlarda tanıştığı Yeşilçam filmleri sayesinde sinema en büyük tutkusu oldu. Sonrasında ilginç bir şekilde Muğla’ya İktisat okumaya gitse de tutkusundan vazgeçemedi ve sinemayla ilgili çalışmalar ortaya koymaya başladı. İzledi, düşündü, çekti. Sonunda ise filmler hakkında yazmaya başladı. Film Arası Dergisi, Film Hafızası ve Öteki Sinema’da çok sevdiği filmler hakkında yazmaya devam ediyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir