Tuzu Baharatı Eksik Bir Film: D-Tox (2002)

D-Tox posterBu haftaki kısıtlı vaktimi Stalloneciğime ayırdım ve uzun süredir beklettiğim iki filminden birini daha seyretmiş bulundum (Diğer film Daylight, onun sınavı ne zaman verilir bilmiyorum). Aslında geçen zamanıma yanmam, hayal kırıklığından ağlamam gerekirdi ama nedense öyle olmadı. İlginç bir noktaya geldim. Her yüzündeki hiçkimseye D-Tox’u seyretmesini tavsiye edemem, yapamam bunu. Sanırım aklıselim kimse de teşebbüs dahi etmez. Buna rağmen Stallone’ye kızamıyorum, neden böyle bir filmle vakit harcadın diyemiyorum. Seviyorum ben bu adamı sanırım. Ekranda görmüş olmak bile mutlu etti beni. Ama şu noktada net olalım, D-Tox kötü bir film.

Öteki Sinema için yazan: Yigilante Kocagöz

Film konuşmadan evvel bu filmi nasıl seyretmeye başladım onu anlatmak istiyorum (Yaygın kanının, aksine akli dengemi yitirmek için özenle kötü filmlerin peşine düşmüyorum). Aziz dostum Fatih Yürür ile çevirdiğimiz facebook muhabbetleri sırasında konu Ethan Hawke ve Patrick Wilson gibi isimlerin son dönemde nasıl korku sinemasında başarı kaydettiklerine geldi. Sanırım casting denilen hadise çoğu zaman projenin arkasındaki zekayı en iyi yansıtan olay olabiliyor. Çok saçma seçimlerle geçen beyhude zaman bir yana (örnek: Ben Affleck’i Daredevil yapmak), bazı seçimler filmi efsaneye dönüştürebiliyor (daimi örnek: Arnie’nin Terminator olması). Patrick Wilson ya da bence daha uç bir örnek olarak Ethan Hawke’ı da dramalardan korku sahnesine taşımak da rutin bir “yakışıklı ünlü koyalım bu filme kaptan” tavrından ziyade riskli ancak iyi düşünülmüş, yönetmenin ve yapım ekibinin kalitesini yansıtan hamlelerdi. Bu konudaki sohbetimiz aklıma Stallone’nin on sene evvel sessiz sedasız gelip giden korku denemesi D-Tox’u getirdi. Zira kariyerini kurtarmak için farklı işlere girişen Stallone de benzer bir yol izlemiş ve gerilim/soft-slasher hissiyatı veren bu filme kapağı atmıştı. Tarihin bugün bize gösterdiği üzere bu hamle tutmadı. Peki neden tutmamıştı? Acaba hakkı yenmiş bir film miydi D-Tox? Kafamda bu düşüncelerle maceraya başladım… (Lafı bu kadar uzatmamı mazur görün çünkü filmin kendisi hakkında gerçekten söylenecek çok manalı bir şey yok).

D-Tox orta

Neyse biz gene de elimizden geleni yapalım. Öncelikle özetimiz. FBI ajanı Malloy, kurbanlarını polisler arasından seçen bir seri katilin peşindedir. Belli bir metot izlemediği iddia edilen katil filmin ilk dakikalarında Malloy’un bir meslektaşını ve sevgilisini öldürür, ardından da Malloy tarafından yakalanmasına saniyeler kala intihar eder (bu noktaya çok inanmıyoruz tabii sayın okur). Ajan Malloy bu olaydan sonra büyük bir bunalımın içine düşer, hem sevdiği kadını kaybetmiştir hem de intikam şansını. Aradan geçen üç ay ve muhtemel sayısız intihar denemesinin ardından ajanımız bir arkadaşının ısrarlarını dinleyerek özel bir rehabilitasyon merkezine gider. Eski bir polis-doktor tarafından yönetilen merkezin amacı Malloy gibi stress altındaki polislere yardımcı olmaktır.

Bu noktadan sonra hikayemiz kar fırtınasından ötürü kapana sıkışan nevrotik polisler ve kuşkulu intiharlar ile renklenmeye çalışır. Film ilerledikçe aslında ortalıkta bir katil olduğu fikri zihinlerde yerini alır ve…. D-Tox bu yoldan kendini kurtarmaya çalışıyor işte…

Açıkçası D-Tox’un ilk yarım saatinde filme karşı büyük umutlar beslediğimi itiraf etmeliyim. Bir kere Stallone’nin oyunculuğu gerçekten iyi gözüküyordu. Film de iyi bir malzemeye sahip olduğunun sinyalini veriyordu (ki rehabilitasyon merkezinde kapalı kalmış dengesiz polisler ve gerilim bence tekrardan işlenebilir, iyi işlere kapı açabilir) Ne var ki D-Tox asla ısınma turlarının ötesine geçemedi. Yavaş başladı, açılır genleşir diye ümit ettim o da olmadı. Ne bir twist sundu, ne bir gerilim anı yaşattı. Sanki ortalama bir televizyon filmiymiş gibi başlayıp bitiverdi. Film azıcık bile olsa Carpenter’ın The Thing’indeki paranoyayı taklit etse gerçekten şükredecektim.

D-Tox 5

D-Tox muhtemelen yapımının ortasında vazgeçilmiş ama “o kadar para döktük bitirelim bari” denilmiş bir proje. Ki gerçekten bu tarz bir film için büyük paradan bahsediyoruz (55 milyon dolar). Toplamda bir bar, bir depo bir de rehabilitasyon merkezinin kasvetli koridorları (ve karlı açık alan) olmak üzere üç alanda hiç de göz dolduran aksiyona yer verilmeden kotarılmış bir film D-Tox, bu kadar paranın nereye nasıl harcandığını düşünmek inanın filmin bana sunduğu en büyük gizem oldu. Muhtemelen dağıtım problemleri masrafı arttırdı, zira film 1999’da uyarlandığı kitap Jitter Joint best seller olur olmaz çekilmiş, ancak üç sene vizyon yüzü görememiş. Üç senenin ardından da I See You adıyla limitli olarak gösterim şansı bulmuş.

Bu arada filmi seyreden birileri beni lütfen bir konuda aydınlatsın: Rehabilitasyon merkezinde beş altı adet karakterin ne ara öldüğünü hiç anlamadım. En son Malloy “Siz burada bekleyin beni” gibi bir şey diyor ve gidiyor, sonra final gerilimidir, çatışmalardır falan… Finalde kurtulanlar arasında çoğu karakter yok. Ne oldu o kadar polise? Ne ara öldürüldüler? Gerçekten ben mi bir şeyler kaçırdım bu filmde anlamıyorum.

D-Tox ne yazık ki afişinden başka iyi özellik barındırmayan, fazlasıyla tuzu baharatı eksik bir film. Rezalet değil, sıkıcı da değil ama hiçbir yoğunluk barındırmayan bir çalışma. Aslında proje düzgün kotarılsa bugünün B-filmcilerini mest edebilirmiş. Zira Stallone’nin yanında hem Robert Patrick hem Kris Kristofferson içeriyor D-Tox. Azıcık toparlasalar, biraz akıcılık katsalardı biz bunu kült yapar bağrımıza basardık, yazık olmuş harcanan onca emeğe…

Not: Kapalı alan, paranoya ve “Katil kim?” gerilimi istiyorsanız 2003’ün sessiz şaheseri Below’u seyretmenizi öneririm. Pişman olma ihtimali yok.

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

2 Yorumlar

  1. Bu filmi sinemada izlemiştim, ilk yarım saati çok şey vaadetmişti Stallone’nin oyunculuğu da dediğiniz gibi iyiydi. Sonrasını hatırlamıyorum :) Filmin bayağılığını, senaryoya ve yönetmenin vasatlığına bağlamak lazım. Stallone, Kris Kristoffersen, Tom Berenger, Robert Patrick, Sean Patrick Flannery, Dina Meyer gibi oyunculara sahipsin ve hepsini de üstlerine ölü toprağı serpilmiş gibi oynatıyorsun… Fırsat kaçıran projelerden biri daha. (Daha beter bir örnek için bakınız; Stallone, Anthony Quinn, Madeline Stowe’lu Avenging Angelo)
    Sayın Kocagöz, bu filmi tekrar hatırlattığınız için teşekkürler, kötü mötü ama yine de izlenmeyecek gibi değil.

  2. ben teşekkür ederim. gene de yazıda dediğimi tekrarlayacağım ve salt stallone değil de filmin vaadettiği gerilimi arıyorsanız below’u seyredin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: