Dağ 2’nin Yönetmeni Alper Çağlar: ‘filmin sadece kurgusu 4 ayımı aldı!’

Alper Çağlar genç  ama hem iyi hem de bildiği gibi film çekmeye devam eden bir sinemacı… Bugünlerde hem eleştirmenlerin beğenisini kazanmak hem de seyircinin hoşuna giden bir film yapmak neredeyse imkansız görünürken Alper Çağlar bunu başardı. Dağ 2’yi seyircili gösterimde izledim ve sevdim, yayınladığım kritiğin ardından Alper Çağlar’la tanıştık ve bir röportaj için sözleştik. Sorulara verdiği cevaplar da filmi gibi korkusuz ve yalansız oldu. İyi okumalar…

Alper selam,

Bir zamanlar gizli depolarda viski şişelerinin arasında kaçakçı kavgaları izletirdi bize Yeşilçam, şimdi gişe komedilerinde bol bol mafya var. Filmlerimizde aksiyon var ama aksiyon filmlerimiz yok, teknik imkansızlıklar ve kurgu beceriksizlikleri ile dekmancılık oynamaktan öte geçemiyoruz. Çok sevdiğim Yavuz Turgul bile Eşkıya’nın çatı sahnesini mahvetmişti. Sen Panzehir ve Dağ 2 ile Türk sinemasının bu alanını tek başına temsil ediyorsun. Bu özgüven nereden?

Sürüne sürüne kendi işlerimi yapmaktan. Bruce Wayne gibi başlayıp Alfred’in işlerine el atmak sürreal bir yorgunluk verdi bunca senedir. Bazıları artık ayıp diye saklı 11 sıfatım var DAĞ II’de (location manager, foley artist gibi şeyleri yazmadım bile). Düşünüyorum nasıl böyle ortaya çıktı bu salaklık diye, bilemiyorum artık. Herhalde zıvanadan çıkmış ‘kendi işini kendin yap’ felsefesinden.

Benim sektörde tanıdığım kimse olmadı, insanların çekimser, şüpheci bakışlarıyla ilerledim hep, haliyle sadece kendi bilgime güvenmek zorunda kaldım. Sektörde burnu havada ama teknik bilgisi gram olmayan insanları gördükçe daha da motive oldum, hırs yaptım. Senaryoyu yazıp, yönetmen olup sette kurguyu da operatörsüz tek yapıp, ardından da artık sound editing ve foley’e girince kritik kütleye geldi zihnimdeki stres seviyesi. Hyper-Auteur’lük yaptım ve keyifli değil. Bir daha asla DAĞ II’deki yoğunluğu yaşatmam kendime. Artık yeni büyük hedefim iki dengim ve akranım saydığım yönetmen can dostumu sektörde ilerletip, Lucas-Spielberg gibi fikirde birlik bir brat pack yaratmak. Bu da olacak. Yalnızlıktan yoruldum, benim gibi bağımsız uzun metraj yönetmeni ahbaplarım olsun, onlara destek olayım istiyorum.

Alper Çağlar on set
ve hareket! Yönetmen varsa klakete ihtiyaç yoktur.

Emsal teşkil eden çekim izinleri almak, gerçek mühimmatla çalışmak, manevra mermisi kullanma ısrarın neden, After effects ve green screen neyine yetmedi?

İzin süreci vatansever bir motivasyonla başladı. Nezaketine beni ağırladıklarını düşünürken, baktım ki Türk Silahlı Kuvvetleri beni seviyormuş. İlk DAĞ filminin inceliklerinden haberdarlardı. Oradaki Atatürkçü örnek subay ve astsubaylar hep izin sürecinde yanımda yer aldı. Rehberlik yaptılar. İşin ironisi, filme içerik olarak karışmadılar. Son derece çağdaşlardı süreç boyunca.

Ama sanırım biraz da ilk filmden biliyorlardı beni ve bakış açımı. Öykü yayı açısından yerçekimi gibi görevimiz var; ne masalsı abartırız, ne haksızca kötüleriz. Gerçeğe olabildiğince yakın, Türk askerinin fedakarlığını yansıtmak ilk DAĞ filminin teması. Ancak fedakarlık hep tatlı bir konu değil. Maalesef bizim milletimiz de bazen kendi askerlerinin özverilerini yeterince önemsemiyor. Orada binlerce iç burkucu öykü var, hepsi de acı kan, ter ve gözyaşı içeriyor. “Uyan Oğuz Uyan” repliğinin kritik bir amacı var. Seyirciye bir sesleniş o, sadece karaktere değil. Adamlar kendi varoluşlarını vatan sevgisi ile gönüllü bir şekilde söndürürken umurlarında olan şeyler yatlar-katlar değil. Hatırlanmak bile değil. Bu yüzden felsefi olarak Genelkurmaydaki irtibatlar ile aynı frekansta kaldıkça onlar olanaklarını anlattı ben ise nelerin gerekeceğini yazılı olarak ultra detaylı ilettim. Bir şekilde becerdik, hala inanması güç geliyor o arenadaki başarı.

MPT-76, Bora-12 gibi MKE silahlarının öyküsü işe başka paralel bir olay. O izin süreci başkaydı ve yine bürokratlarımız ve Savunma Bakanlığı yetkililerinin emeği büyük. Ama zaten o tüfeklere estetik olarak hastaydım. MKE, Anadol tasarlamak gibi başlayıp, BMW M5’ten iyi bir yerli ürün çıkarmış. Bir şaheser. Bunu benden daha ötede olan taktik bilgili arkadaşlarımız anlatır. Fuarlarda yanından geçen rakip markalar kıskanç gözlerle bakıyor. Kaba, saba, hardcore ağır kurşun atan bir canavar o. TSK’da görevli olan ve MPT’ye kavuşacak askerlerin gözünde parıldayan aşkı görmenizi isterdim. Yerli malı gururu resmen bir moral kaynağı.

13502563_10156978419775363_3047298994353423723_o

Hangi kamerayla çektin filmi, çekim ekipmanları arazi şartlarında hırpalandı mı?

RED Epic Dragon’la çektik. Beni hep Alexa’ya yönlendirmeye çalışırlar ama asla satmam RED’i. Karda kışta çölde yağmurda, tank gibi kamera. Bizim reklamcı ve uzuncular Alexa’yı iterler çünkü bir statü simgesi sanarlar. Ama esas Alfa Kurt, kamera RED’dir.

“FİNAL ÇATIŞMASINI KURGULARKEN HAYATIM KAYDI”

Final çatışmasının kurgusu kaç gün sürdü?

Hayatımı kaydırdı o kısım. Toplam kurgu 4 ay ise (tek başımayım), son 1 ay tamamen final çatışmaydı. 4.5 ayrı lokasyonda, sürekli değişen dinamikler, uzayan ses efektleri, telsiz karmaşası. Yalan söyleyemem, acayip keyif aldım, çünkü yaptığım en zor kurguydu ama o kaostan düzen çıkarmak, irademi aktarmak binlerce açıya hoşuma gitti. Çok uykusuz kaldım evet, ama değdi.

Muhteşem Yedili’den izler taşıyor filmin senaryosu, onun aslı da Yedi Samuray’dır. Evrensel ve ölümsüz bir şablon. Uygularken nelere dikkat ettin? Başka hangi filmlerden esinlendin?

Kurosawa asla geçemeyeceğimi kabullendiğim 3 ustadan biri. Hatta düzelteyim, geçmek istemediğim üç ustadan biri. O kadar çok seviyorum. Hala fark edilmeyen kurgu ve dramaturji bileşenleri var. Sinemanın Mona Lisa’larını o yaptı. Olanaksız işler yaptı. Hala da erişen yok.

DAĞ II’nin ilham DNA’sında beni motive eden 7 film var. Bana doğruları göstermiş 7 ana eser. Yedi Samuray, Yojimbo, Cross of Iron, Thin Red Line, Saving Private Ryan, Ran ve tabii ki kimsenin bilmediği en iyi film The Edge.

Yojimbo bana “görsel olarak kamerayı olabildiğince geniş ve uzaktan kullan, karakterler noktacık olsun, vistalar olsun, görelim ferah negatif boşluğu” sevgisini veren film. Yedi Samuray deseniz, ilk bakışta tanıyacağınız archetypeların kurulduğu bir başyapıt zaten. Tabi her filmde bu karakter bolluğu ve manzaraya özenme fırsat olmuyor, ama DAĞ II’de bu aşklarımı sömürdüm. Kurosawa zaten listede ezici üstünlüğe sahip çünkü gerçekten bana göre sinemanın Atatürk’ü. Zamanının o kadar ilerisindeki, inanması güç.

Ama diğer filmler de önemli tabi, Thin Red Line savaşı operatik bir mücadele, orman yangını gibi kimliksiz bir felaket gibi gösterdiği için kalbime çok yakındır. Saving Private Ryan ise ergenliğimin idolü Spielberg’e belki bir gün görür diye ufak şapkalar çıkarttığım bir mihenk taşı. Tabi hiçbir alkışladığım film, beni Türk askerine dair daha da motive edemezdi. O konuda yetersiz kalırlar. Sahte ve haksız savaşlarıyla kahramanlık hikayeleri yazan ülkeler o konuda bizden ilham almalı diye düşünüyorum. Belki Japon kültürü hariç, bizimki gibi askerini her zaman evladı olarak algılayan bir toplum yok diğerlerinde. Gelmiş geçmiş en iyi savaş filmi olarak gördüğüm Cross of Iron ise, diyecek bir şey yok, gelmiş geçmiş en iyi savaş filmidir. Birisinin izleyip tecrübe etmesi gerek, övmem yetmez.

alperset

Şu tankın yapılma hikâyesinden bahsetsene biraz…

Ben araştırma yaparken, senaryonun ilk taslağının ortalardayken, IŞİD’in Musul taarruzu başladı. Ben Jane’s falan okurum, savunma sanayi bir hobi benim için. İlk başladığı an garip şeyler oluyordu, Irak ordusu o kadar hazırlıksızdı ki tarihi bir bozguna gidiyor dedim kendi kendine. Çok daha az sayıda terörist ciddi ciddi Irak ordusunu mahvediyordu. Irak Ordusunun teslim olup kaçarak bıraktığı 8 Amerikan ilk nesil M1 Abrams tankını IŞİD ele geçirdi. Bu olay ilerde müfredatlarda okutulacaktır. Amerikan ordusu, destek için verdiği dünyanın en modern tasarım tankını, Irak ordusu inanılmaz bir bozguna uğradı diye global olarak baş düşmanı bir terör örgütüne kaptırdı. Tam bir rezalet. Filmde ise öyküden spoiler vermeden açıklamam gerekirse– görsel olarak bir bilgisayar oyunu ‘boss’u o tank. Gerçek hayatta düşman ateşi tarafından yok edilmemiş bir araç. Haliyle saygı duyulur askeri film hayranlarınca. Bizim hikayede imkansızlığı temsil ediyor.

Üretimi ise bambaşka bir süreçti. Ağır bir kamyon karoseri üzerine taretini tankın gerçeğine birebir uygun baştan yapmaya koyulduk. Hazır olan parçaları söktürüldü, bakım yaptırıldı, bazıları yeniden inşa edildi. Sanatta en önem verdiğim objeydi. Kamyon o kadar gerçekten demir (yani tank ağırlığına yaklaşan) zırhı taşıyabilsin diye 2 ay modifiye edildi. Bittiğinde özel bir lowbed TIR’ın taşıyabileceği insanları kandıracak derecede gerçekçiydi. Ben dar lenslerde daha iyi görünebilsin diye normal Abrams’dan daha uzun ve geniş bir top tasarladım. Askeri danışmanımız Ahmet Pınar detaylara eğildi. Taret köşeleri, arka ızgara, sorunsuz dönmesi. Ahmet zaten benim gibi bu konularda mükemmelliyete yakın detaycı tek adam. Feridun Ustamızı ve demir ustası ekibini cidden yorduk, bazen üzdük ama değdi.  Şu anda park halinde benim ona yeni bir bakım ve sevgi göstermemi bekliyor. Kabuğu gerçeğe çok yakın, elbette işlevsel bir yönü yok, ama hareket ederken karizmasını sette olanlar size anlatır, yeri sallar.

Özetle; evet kızlar, bir tankım var.

Hikâyedeki askerler cumhuriyet ve insanları için yemin etmiş, idealist ve erdemli karakterler, bu da Veysel komutan karakterinde simgeleşiyor.  15 Temmuz Türkiye için bir kırılma noktası, askerler sivillere silah çekti, siviller askerlerin boğazını kesti. Filmin başında da darbenin gidişatını değiştiren vatansever subaylara teşekkür ediyorsun. Dağ 2’nin TSK ile halkı barıştırma ve inancı tazelemekle ilgili bir misyonu var mı ki bence var. Şöyle sorayım; bu bilinçli bir tercih mi?

Biz filme önyapım olarak başladığımızda, 2015’ti düşünün.  Bittiğinde bile 2016 Mart sonuydu. Orada tanıştığımız, irtibat noktamız olan, danışmanımız olan düzinelerce emekli ve aktif görevde asker vardı. Her rütbeden. En yüksekten, en alt rütbelere. Ben apolitik bir insanım bir çok açıdan, ama değişmeyen sabitim Atatürk’tür. Onun değerleri, hedefleri, cesareti ve kişiliği matematiksel ‘constant’ımdır. Asla ulaşamayız belki, ama öykü anlatırken onun evrensel değerini aksedebiliriz.  Çağdaşlık, eğitim, halkı sevmek ve ordunun yalnızca Türk halkına hizmet etmesi. Senarist olarak bir kadın pilot karakter yazdığınızda, televizyonda kendini ülkesi veya insanları için paralayan insanlar gördüğünüzde, gündelik hayatta para yerine bilim, eğitim ve toplumsal maneviyata önem veren liderlere rastladığınızda, bu onun bana göre toplumda yansımasıdır.

15 Temmuz akşamı ve o berbat gece başladığı an herkesin kafası karışıktı, ilk bir kaç saat, ben ve ekip resmen şok halinde anlayamadık. Ama sahte çağdaş aforizmaları TRT’den gördüğümde ve bu ülkede o yaratıkların sızamadığı son kale Polis Özel Harekat bombalandığında ben yavaş yavaş anladım. Bu tiyatro değildi.

Berbat bir histi o. Çünkü siyasette çoğu zaman gerçek kötülük yok derler, ama bu sefer vardı. 40 senedir hafife alınan bir tehlikenin yayıldığı kuvveti gördük. İnanın bu badireyi en ucuz şekilde atlattık. Durum, potansiyel bir iç savaştan, nadir, paha biçilmez ülke birleşme anına gitti.

Ama bunu uyaran Ali Türkşen’ler, rahmetli Ali Tatar’lar, Levent Bektaş’lar oldu. O “The Thing”vari yaratıklar kapıya dayanmışken kapıyı tutan onurlu adamları bizim basınımız ve kötü niyetliler sattılar. Bahsettikçe kızıyorum, gazabımı ileride bir filmle göstereceğim tüm devir adamlarına. Şeref timsali adamlara yalanlarla leke sürülürken susanlar, içinden oh diyenler bilsin, unutturmayacağız. Ne ben, ne dostlarım, ne de iyilerin hep kazanacağına inanan milyonlar.

Bazı teselliler vardı tabi. Bizim askeri irtibat noktalarımız asla zan altında kalmadı; filmde izin sürecince gerek TSK, gerek MKE, gerek MSB’deki tüm iletişim kurduklarımız asla lekelenmediler. Hala görevlerinin başındalar ve bu bizi çok sevindirdi. Samimileştiğimiz subaylar, astsubaylar, uzman erbaşlar ve erler, zaten örnek insanlardı. Hele Eğirdir’de ve Gölbaşı Özel Kuvvetler Karargâhı içinde edindiğimiz dostluklar tüm ekip için gurur kaynağı.

Bana bu olaylardan sonra, çok değer verdiğim bir paşamız dedi, ‘Türk Ordusunun omurgası kemikten değil, çeliktendir‘. Hiçbir irtica sızma, hiçbir beyin yıkayıcı molla, Türk vatandaşının askerine naif sevgisini kalıcı olarak lekeleyemez. 40 senelik kötü niyetli planlar bazen bir gecede söner. Zamanı gelince bu konuya sinematik olarak da değineceğim. O gece yaşanan öykü yapımcıların senaryolarda inanmayacağı cinsten olaylar, ama oldu– ve tüm dünyanın bilmesi lazım.

13263752_10156866250800363_401139780228580843_n

Askerler gibi gözükse de, filmin pow karakteri gazeteci Ceyda aslında… Oğuz ve Bekir’den bile kilit bir noktada duruyor ve seyircinin vicdanını temsil ediyor, Veysel Komutanın fikrini de bu sayede değiştiriyor ancak sen onu helikoptere bindirip gönderdin, çatışmadan uzak tuttun. Ben olana bitene ve şahit olup kayıpları sayanın o olacağını düşünmüştüm. Cevabını ver bakalım?

Veysel inatçı bir adam. Ceyda’nın zekası, kurnazlığı ve kendi vicdanı onu eninde sonunda büyük bir fedakarlığa itekliyor. Belki bu efsanevi bir kahramanlık. Ama doğru karar değil. Çünkü doğru karar yok. Türkiye’nin en yetenekli, disiplinli ve kaliteli kadın oyuncusu Ahu Türkpençe’yle bunu karşılıklı tartıştık. “Sen ne yapardın” dedim, “Veysel sevgilin olsa?” dedim.

“Kalmasın dönsün derdim” dedi. Çünkü insan sevdiğini feda etmek istemez. Tanımadığınız kahramanları feda etmek kolay. Bu paradoks sadece bizde yok, tüm dünya kültürlerinde var. Spoiler vermek istemiyorum gene ama ana trailerdaki “Her şeyin bir bedeli var” lafı, Veysel’in tüm filmi özümsemesi. Bu adamlar bir de Bordo Bereli, sınır ötesinde yalnız ve yardımsız kalmak için yaratılmış bir birim. Gölbaşı’nda ÖKK karargahında konuşurken, oyuncular da şahit, bir bordo bereli komutan bize bir söz dedi ki, aklıma kazıdım.

“Herkesin özel birimleri var, ama Türk askerinin farkı, öl dedin mi ölür. Bu sebeple onları komuta etmek büyük bir onurdur, ama daha da büyük bir sorumluluktur.”

Böyle bir görev bilinciyle yetişmiş güçlü ve nezih adamların öyküsü zaten bu. Ömer Halisdemir’i toplumun her kesimi, en liberalinden en muhafazakarına kahraman benimsemiş durumda. Neden? Çünkü öl dediğinde komutanı, tereddütsüz göze aldı ölümü ve şehit oldu. Kendisini yakın tanıyan yine başka bir bordo bereli subay duygulanarak andı Ömer Başçavuşu. Hangimiz bir bordo bereli kadar etraflıca birikimlice yetiştirilip, ‘öl’ dendiğinde ölürüz? O an geldiğinde insanın kabuğu soyulur, gerçek doğası çıkar. Etrafımızdaki insanlara benzemiyor bu insanlar. Tamamen gönüllülük esasına dayalı bir kuvvet kolunun üyeleri. Bu sorular hem gurur verici, hem üzücü, hem de aslında can sıkıcı karanlık sorular. Bir yönetmen olarak insanın doğasını aşıp, kendinden yüce bir sebep için kendini paraladığı durumlar beni büyüleyen bir fedakarlık. Bu filmin özü o.

“ONLAR BİZİM SESSİZ KAHRAMANLARIMIZ”

Onlar oradayken biz burada kafamız rahat partiliyebiliriz! Gerçekten öyle mi? Buna da ince bir eleştirin var sanki… Veysel Komutan sakın bizi yazma diyor. Gazeteci kız yazmadı ama sen filmini çekmişsin, neden bu açıklama ihtiyacı?

Tüm o olay zaten gerçekte öyle. Özel Kuvvetlerde ve benzeri çetin birimlerde görevli ve emekli en az bir düzine insanlar mülakat yaptım, en zor soruları sordum onlara. Öldürme, ölüm, dostluk, kayıp, ruh tüketme, hepsini senaryoya yansıttım zaten. Ama ciddi ciddi bilinmek istemiyorlar. Takdir edilmek de bilinmek gerektirdiği için, asla istedikleri bir şey değil. Amaçları sessiz bir kuvvet çarpanı olmak. Hayalet gibi işlerini bitirip, kimsenin hesaba katmadığı bir denklem bozan olmak. Hiçbir detayın bilinmesini istemiyorlar. Şöhret veya karizma peşinde değiller. Biliyorum her şeyin kirlendiği modern dünyada, karamsar ve paranoyak toplumumuzda garip geliyor, ama böyle adamlar bunlar. Ne mutlu bize diyelim sadece.

En sevdiğin sinemacılar kimler, Sam Peckinpah’ı da diyeceksin gibi bir his var içimde…

Peckinpah benim dobra kişiliğime uygun. Anlattığı hikayeler insan doğasının karanlık kısmına rağmen ortaya çıkan kahramanlıklar ve dostluklar. Aynı zamanda Cüneyt Arkın’ın da en sevdiği yabancı yönetmen olması onuruna sahip. Zaten Cüneyt Bey bana Peckinpah’ı benim gördüğüm gibi anlattığında, o an anladım kamera arkasında da bir kütüphane olduğunu.

Spielberg ve Lucas çocukluğumun idolleri. Kim bilir neler neler kaptım onlardan. Saymakla bitmez. Lucas’ın yaşlanıp yalakaları yüzünden saçmalamadan önceki dönemindeki üretkenliği ve dünya inşasını hep kendime örnek alırım.

Sergio Leone film gramerinin Mimar Sinan’ı. Aman tanrım diyorum hala ‘Bir Zamanlar’ ikilisini tekrar tekrar izlediğimde. Çok tanışmak isterdim, çok. Daha uzun yaşasaydı keşke. 1990’ları görse güzel film gramerinin nihayet Oscar almaya başladığı dönemde fırtına gibi eserdi.

Kubrick, Kurosawa ve Hitchcock, bu adamlar; özenmenin ve bilinçli kararların Büyük Üçlüsü. Hepsinden kendime dersler çıkardım. Kurgu anlayışım tamamen Kurosawa okulu. “Yani zaman yoktur, seyirci hissettiği sürece anakroniklik kafa karıştırmaz”. Kubrick biraz daha garip bir saygı bende. Ben pasaklıyımdır, sette ve sonrasında kaostan düzen çıkarırım kurguda. Asla Kubrick gibi eksiksiz hazırlanmadım. Ama umarım bir gün becerebileceğim. Onun önyapımdaki becerisi zaten tarifsiz boyutlarda. Hitchcock ise gerilimi iyice sağarak mest etme ve kamera arkasında, sette ‘görevini yapacak herkes’ bakışıyla bir örnek bana. Akad, Truffaut, Scorsese, McDonagh, Nolan, Malick, Welles, baba Cassavetes, gibi aklıma tonla isim geliyor tabi. Şu an yazmam gereken ama yazmadıklarım da vardır tonla, bu listeyi eksik farz edelim.

alperveoyuncular

Bekir’in evlendiği kızı neden göstermedin? Şunu da sorayım, Bekir arıza bir karakter ama biz daha çok Oğuz’un iç çatışmasına şahitlik ediyoruz, onu neden kayırıyorsun, bir “şehirli çocuk” olarak kendine daha yakın hissettiğin için mi?

Tabi, Oğuz daha fazla Alper. Bekir benim karanlık asabi tarafım, ve 2007’de askerde sürekli kavga ettiğim sonra da ahbap olduğum arkadaşlarımın karışımı. Gökcan vardır kendini çok iyi bilir, onunla hiç kavga etmedim tabi, ama Oğuz ve Bekir birbirine alışınca başlayan eğlenceli atışmaları bire bir Gökcan Sayar ve benim iletişimim (nişancı Arif’in soyadı Gökcan’ın soyadı zaten). Ufuk’un evliliği ve detayları o an dramadan koparırdı, o spoiler olan ve zor kararla ilgili anda, seyircinin umurunda olmaz diye göstermedim. Öncelik durumu yani.

“TÜRKİYE’DE ELEŞTİRMENMİŞ GİBİ YAPAN ÇOK FAZLA İNSAN VAR”

Sinema entelektüelleri üniformalı filmleri sevmez. Eğer Sly arkadaşlarını toplayıp bir 3. Dünya ülkesini patlatmaya giderse bu herkes için iyi bir yazı bahanesi olur ancak içinden Türk askeri geçen bir film hemen filtrelenir. İzleme ve yazma! Bu refleksin sebebini hiç düşündün mü? Öyle olduğunu düşünüyorum yoksa gazeteci kız ile Veysel komutan bir hikayede bir araya gelmezdi sanki… Dağ 2 gibi politik olarak gayet doğru bir yerde duran film, hem de seyirci ilgisine rağmen neden görmezden geliniyor?

Çünkü SİYAD denen bir birikimsizlik tarikatı var ülkede. Kendini solcu sanar ama Marvel filmlerinde bedava popcorn için yerli filmlerin önünü keser. Kendini akademik sanar ama yorumlarının hepsi siyasidir, bir tane film grameri-terimi okuyamazsınız. Kendini dernek sanar ama tarikat gibi hiyerarşisinde dışladıklarını aforoz ederler. Yahu ikinci filmin kötü adamını hala PKK sanıp siyasi yorum yapan rezilleri gördükçe filmi izlemeden yorum yaptıkları ortaya çıkıyor ve hala da ciddiye alınmayı bekliyorlar.

SİYAD’ın içinde trajik miktarda fazla pseudo-entellektüel gözükmeye çalışan ama teknik bilgisi sıfır demagog var. Üzmek de istemiyorum tanıdıklarımı ama sinema eleştirisi gündem eleştirisi değildir. Yerli sektörü 1 paragraftan öte eleştiri yapacak kadar sallamayan, filmlerden sadece siyasi olarak kendilerine yakını pohpohlayan ama Marvel ilk kuyruk salladığında Truffaut izliyormuş gibi yerli filmleri boşverip Avengers’a eleştiri yazan trajik bir organizasyon. Benim neslimden film yapan, yeni şeyler deneyen akranlarımın hepsi aynı fikirde: SİYAD da siyasi bir oluşum olmuştur, tarafsız ve akademik sinema ile alakası yoktur artık.

Ama Luke Skywalker gibi umutlar var. Bağımsız, Roger Ebert gibi teknik içerikten anlayan yazar alternatifler yetişiyor. Kalitesiz eleştiri sorunu aşılacaktır buna inanıyorum. Bunu sizler gibi, IGN gibi yerler yapmaya başladı. Araştırmacı nesiller yetiştikçe sinema yazarlığı, SİYAD gibi ‘bilmiyorum ama biliyorum gibi yapacağım‘ felsefesinin şakşakçılarından arınacaktır, kimse merak etmesin.

Yani acı gerçek şu, çoğu günümüz SİYAD eleştirisini ingilizceye çevirsem ve Kristin Thompson’a okutsam, gülmekten yerlere yatar, ve “Tamam tamam, güzel şaka, bu tabloid yazarını niye bana okuttun?” diye sorar.

“NİHAL ATSIZ YÜRÜYEN BİR PARADOKS”

Türk insanına bir savaş filmi çekerek şair ve şiir sevdirdiğinin farkında mısın?

Nihal Atsız yürüyen bir paradoks. Bir feminist ama ırkçı. Bir ekonomik muhafazakar ama laissez faire savunuyor. Türklerin kültürüne aşık ama Türk kültürünün başka ırklarla etkileşim sonucu böyle çoğulcu olduğunu çoğu zaman gözardı ediyor. Hataları ve doğruları  ile karmakarışık bir adam.

Ancak -herkesin- sağ sol, faşist, komünist, liberal muhafazakâr; kabul ettiği tek şey; Nihal Atsız’ın edebi bir deha olması. En yakın (kavgalı) dostlarından zamanın en sıkı komünistlerinden Pertev Naili Boratav bile Atsız’ın edebi makalelerini okumak için abonelik alıyor o dönemlerde. Şiir bilgisi ise akıl almaz. Lenni Riefenstahl sinema için neyse (bilen bilir o kadının dehasını ve siyasi hatalarını), Atsız da şiir için odur.

Bahsi geçen “Kahramanların Ölümü” şiirinin içeriği, bazı insanların ülkeleri için kendilerini yok etmeyi göze aldığı. Ve çok acı bir şiir dikkatli incelenirse. Bir trajedi anlatıyor. Kimsenin umurunda olmayan ölenleri anlatıyor. Bir bedeni olmasa da, ulus denilen bahçe, gönüllü akan kanla sulanıyor, onu anlatıyor. “Türk Kızı” şiiri ile birlikte bence en güzel iki şiirinden biridir.

13254694_10156859339855363_2286863186372855421_o

Dağ karakterler ve hikaye sebebiyle dizi yapılmaya çok müsait, var mı böyle bir niyet-gelişme?

Yorum yok. Ama nedense aklıma tek kelimelik en güzel cümle geldi: Sabır.

Bundan sonra sırada ne var? Panzehir harika bir gece yarısı aksiyonuydu, Dağ 2’de de Emin Boztepe’yi anmayı ihmal etmemişsin, Güney Kore aksiyon filmlerinden aldığım hazzı yaşattı ama gişesi çok güçlü olmadı. Yeni bir Panzehir gelecek mi?

Panzehir bir aşkın projesi. Amaç, İstanbul’da gece geçen bir film noir/western yapmak… Ben ve ortaklarımın tamamen deneysel yaklaştığı bir projeydi. Denedik, vizyona girdiği an trajik Soma felaketi oldu. Ardından sadece film noir hastaları ve beni ilk DAĞ’dan bilenler gitti. Sıkıştı kaldı boş salonlarda. Ama olsun, DAĞ II için daha da büyük motivasyon oldu. Yüksek tempolu, melodram veya komediden beslenmeyen bir filmin tohumlarını Panzehir sayesinde attım. Emin Abi zaten dayım gibidir. Bambaşka bir ödül ise, Cüneyt Arkın’la tanışıp çalışmam. Kuzenim, Adamlar grubunun solisti Tolga Akdoğan’a başrol oynattım ve vakit ayırıp odaklandığında Türkiye’nin Marlon Brando’su olabileceğine kanaat getirdim. Paha biçilmez deneyimler, zorluklar ve dersler çıkardım. DAĞ II’de beğendiğiniz çok şey, Panzehir’de edindiğim tecrübe ile mümkün oldu.

Son soru: Dağ 3, çekilecek mi diye sormuyorum, ne zaman?

Ona çok var daha. Öykü zaten yazılı, son sahne bile belli. Ama geçtiği zaman diliminden dolayı beklemek zorundayız ki biraz yaşlansın oyuncular.

Teşekkürler Alper Çağlar…

13235335_10156870136550363_3574135698893375618_o

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun’da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda “Öteki Sinema” yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar’da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu… Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

5 Yorumlar

  1. Bu ülkenin ilk oskar alacak yönetmeni olacaktır. Kehanetim budur. 2020’lar biterken hatırlarsınız bu lafımı.

  2. Türk sinemasının Alper Çağlar gibi yönetmenlere ihtiyacı var…

  3. DAĞ 2 filmi bir başyapıttır. Türk sinemasında Recep İvedik, Düğün Dernek gibi gişe rekorları kırmış filmler vardır, kendi dallarında çok başarılıdırlar, fakat başyapıt değillerdir. DAĞ 2 çok farklıydı. Sahnelerinde macera, aksiyon, dram, gerilim ve komediyi barındırıyor. Her sahnesinde filmi kendim çekmiş gibi gurur duydum. Günümüzde bir Alper Çağlar var, var olsun..

  4. Türk ticari sinemasının belki de en izlenebilir, en eli yüzü düzgün filmidir Dağ 2. Bu kadar az reklam yaparak, çok tanınmış yıldız oyunculara sahip olmadan, pek çok niteliğiyle, bileğinin hakkıyla çok da iyi gişe rakamlarına ulaşıyor. İyice paçavraya dönen ticari sinemamızda Dağ 2 harika bir gelişme elbette, ancak yine de çok coşmamak gerek, çünkü nihai amacı para kazanmak olan (Sinemadan para kazanmak ne ayıptır ne yanlıştır, bu bir iştir, dahası çok zor bir iştir) ve bu doğrultuda seyirciyi duygusal olarak manipüle edebilmek için bayağılaşmak zorunda olan filmler bunlar.

  5. Osman Paşa’ya değinilmemiş. Filmde geçiyor ancak bir çok kişi gözardı etmiş. Önemli birisidir kendisi. Fakat tahmin ediyorum ki siyasi kişiliğinden dolayı pek yaklaşılmıyor…
    Neyse esas merak ettiğim, Dağ 3’ün 5 yıl gibi bir süre sonra geleceği açıklanmıştı. Karakterlerin senaryo gereği yaşlanmaları gerekiyor doğru.. Peki bu 5 yıllık süreçte “Alper Abi” mizin bize sürprizleri olacak mı? Yani bir “Kürşat” filmi yada başka bir yapım hatta belki DAĞ filminin dizisi.. Herhangi bir sürpriz bizi ne bekliyor? Keşke bu soru da sorulsaydı…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir