Güreşten Daha Fazlası: Dangal (2016)

Hint Sineması’nın son yıllarda yetiştirdiği en büyük yeteneklerden biri olan ve Bollywood’u daha geniş kitlelere tanıtma konusunda önemli de bir misyon yüklenen Aamir Khan’ın hem başrolünde yer aldığı hem de yapımcılığını üstlendiği Dangal, ülkemizde vizyona giremese dahi, malum ortamlarda nihayet yüksek çözünürlüklü bir şekilde izlenebilmekte. Ata sporumuz güreşi odak noktasına alan, bunun yanı sıra kadının bir metadan daha fazlası olduğunu cesurca ifade eden ve en önemlisi heyecan dozajını anbean katlayarak ilerleyen film, uzun sayılabilecek süresine rağmen bir an olsun sıkmıyor ve izleyenlerinin önüne üst düzey bir seyirlik olarak gelmeyi başarıyor.

Filmin konusuna değinecek olursak; Mahavir Singh Phogat, gençlik yıllarında güreş ile ilgilenmiş hatta bu ilgisini tutkuya dönüştürerek, ülke şampiyonlarından biri olmuştur. Ancak ne var ki, evlilik yaşı gelip çattığında, para kazanmak gerçeği ile yüzleşmiş ve tutkunu olduğu güreşi bırakmak zorunda kalmıştır. Ancak o, hayatının başrolüne koyduğu güreşten kolay kolay vazgeçecek karakterde biri değildir. En başta, sahip olacağı erkek çocuk vesilesiyle hayallerini devam ettirme planları yapan Mahavir Singh, ne var ki eşinin peş peşe dört kız çocuk doğurması neticesinde küçük çaplı bir yıkıntıya uğrar. Hâlbuki onun tek hedefi; sahip olacağı erkek evladını uluslararası bir güreş şampiyonu yapmaktı. Peki, bunun illa erkek olması şart mıydı? Bu noktadan sonra bir aydınlanma geçiren ve kızları ile daha fazla bütünleşen bir baba imajı çizen Mahavir Singh, tüm enerjisini onları eğitmek ve iyi birer güreşçi yapmak için harcayacaktır. Tabii ki bu durum, fazlasıyla meşakkatli yolu da beraberinde getirecektir.

Malumunuz, Bollywood filmlerinin dünya çapında pek de iyi bir şöhreti yok. Gereksizce uzatılan dans sahneleri, konu bütünlüğündeki eksikler ve oyunculukların fazlasıyla yavan olması yıllar yılı Hint Sineması’nı alay konusu yapmıştır. Gelgelelim ki Bollywood son yıllarda büyük bir ivme kazanmış durumda. Burada da başrolde yer alan isimlerden birinin Aamir Khan olduğu aşikâr. Özellikle onun 3 Idiots filminde gösterdiği performans dün gün gibi aklımızdayken, Dangal’da yaptıkları da fazlasıyla takdire şayan bir durum olarak huzurlarımıza gelmektedir. Nitekim onun, vücut yapısında meydana gelen insanüstü değişimler, oyuncunun işini ne denli ciddiye aldığını anlamamız konusunda büyük bir yol gösterici olmakta. Evet, rolleri için kas kütlesi haline gelen yahut fazlasıyla kilo veren oyuncuları seneler boyunca işittik, gördük. Ancak rolü için 35 kilo alan, bununla da yetinmeyerek bir vücut geliştirme şampiyonuna benzeyen Aamir Khan, şüphesiz ki filmin en fazla dikkate değer taraflarından biri olarak öne çıkıyor.

Tabii ki Dangal için Aamir Khan’dan ibaret demek, hem hikâyeye hem de böylesine üst düzey bir anlatıya fazlasıyla haksızlık olacaktır. Nitekim film, içinde barındırdığı birçok ayrı konu başlığını tek bir potada eritmesinin yanı sıra, insanlık adına verdiği mesajlarla da ilgi çekici bir hal alıyor. Uzaktan bakıldığında, Hintli bir kadın güreşçinin biyografisi olarak beliren Dangal, esasen bu başarı öyküsünün altından filizlenen feminen yönüyle de takdiri fazlasıyla hak ediyor.

Dangal, ilk dakikasından, son dakikasına kadar kadını bir meta olarak gören düzenin karşısında durduğunu göstererek tarafını seçiyor. Bu da Hindistan menşeli bir hikâyeyi, evrensel yapan yegâne husus olarak öne çıkıyor. Tabii, bu noktada filmin kendi öz benliğinden de fazlasıyla yaralandığını söylemeliyiz. Hindistan gibi kişi başına düşen milli gelirin ziyadesiyle az olduğu bir ülkede, hayatlarını kurtarmaları adına çocuk yaşta evlendirilen, tek görevi ev işi olduğu deklere edilen genç kızlara; bundan daha fazlası olabilirsiniz diyebilen ve cesur olmayı öğütleyen filmin en büyük başarısı da bu noktada yatmaktadır. Esasen Dangal, güreş gibi fiziksel meziyet isteyen bir sporun altından doğan kadın filmidir. Cinsiyet ayrımına dur diyen, kadının gücünü olanca realitesi ile resmeden ve ataerkil düzende ona biçilen rolleri reddeden film, bu yönüyle de fazlasıyla alkışı hak etmektedir.

Başta dile getirdiğimiz gibi Dangal, birçok farklı konuyu bütün haline getiren bir film. Hikâyenin ilgi çekici yanlarından birisini de iş bilmez spor yöneticilerine getirdiği eleştiri oluşturmaktadır. Nitekim filmin odak noktasına yerleştirdiği Geeta ve Babita’nın çocukluk yaşlarından itibaren karşılaştığı zorluklar, her daim önlerine çıkan engeller, bunun bir uzantısı olarak belirmektedir. Onlar, ilk olarak kadın oldukları gerekçesiyle hor görülmüş, ancak başardıkları ile bunun üstesinden gelmeyi de bilmiştir. Keza bu noktada güreş yöneticilerinin, ne naneye yaradığı belli olmayan kişilerden seçilmiş olması da sporun acı bir gerçeğini gün yüzüne vurmaktadır.

Tabii, hikâyenin izlerine sunduğu en çarpıcı noktalardan biri de güreşçi kardeşlerin ülkenin zirvesine çıktıktan sonra başlarına gelenler. Nitekim Geeta ve Babita ulusal şampiyon olana kadar babaları tarafından yetiştirilmiş ancak bu noktadan sonra kademe atlamak adına Hindistan Ulusal Spor Akademisi’ne katılmışlardır.  Artık yeni antrenörlerle çalışacaklardır ve bu da onların öğrendiği geleneksel metotların çöpe gitmesi demektir. Malum, sporun en büyük çıkmazlarından biri de alt yapılarda yaşanan başarıların, üst yapılara taşınamaması. Ülkemizde de sıkça örneğine rastlayabileceğimiz bu durum, esasen Dangal içerisinde harikulade bir şekilde eleştirilmekte. Tek derdi pohpohlanmak olan, ancak bu seviyeye nasıl çıktığı hiçbir zaman anlaşılamayan antrenörlerin, spora ne denli zarar verdiğini açık bir şekilde resmeden ve bunu cesur bir şekilde dile getiren hikâye, yalnızca Hindistan’ın değil, tüm dünya sporunun kanayan bir yarasına da böylelikle parmak basmayı başarmaktadır.

Film, anlattığı hikâyecikler kadar anlatılış tarzı ile de muadillerinden ayrılmaktadır. Her ne kadar zaman zaman alıştığımız ve artık klişeleşen Bollywood romantizminden kesitler karşımıza gelse de, Dangal içinde barındırdığı heyecan faktörü ile fark yaratmayı başarmaktadır. Tabii ki bu noktada güreşin film içerisindeki varlığı tartışılmayacak derecede büyük. Ancak Dangal bizleri, saf bir aksiyonun ortasına atmak yerine, adrenalin seviyesini yer yer yukarı çekmeyi tercih ediyor ve dramatik yapısına da sırt çevirmiyor. Esasen filmin bu yönüyle de efsanevi Rocky serisine benzediğini söyleyebiliriz. Nasıl ki Rocky Balboa, zafer yolculuğunda her daim Adrian’a sıkı sıkıya sarılmışsa, Geeta’da son yarım saatlik bölümde babası ile olan bağını kuvvetlendiriyor ve bir nevi aile olabilmenin önemine dem vuruyor. Bu da bir kez daha, yeteneği işlevsel hale getirenin sevgi gibi büyük bir kudret olduğu gerçeğini akıllara getiriyor.

Hint Sineması’nın Dangal ile takdire şayan bir duruş sergilediğini de belirtmek gerekir. Nitekim onlar, isimleri yalnızca sporu yakından takip edenler tarafından bilinecek olan Geeta ve Babati kardeşleri beyazperdeye taşıyarak, kendi efsanelerini de yaratmış durumdalar. Bu noktada ise akıllara şu soru geliyor: “Ata sporumuz olarak lanse ettiğimiz güreşten, bir tane bile filmini yapabileceğimiz efsanemiz yok mu?” Esasen sorunun alanı genişletirsek, başlı başına tartışma konusu yaratabilecek bu durum, bizim sinemamızın ayıbı olarak da belirmektedir. Biz biyografik hikâyelere sırt çevire duralım, başkaları güreşi sahiplenerek, beyazperdede hüküm sürmeye devam etsin!

Dangal, güreşi odak noktasına alan, kadın-erkek eşitsizliğine eğilen ve aksiyonu dramatik yapısıyla süsleyen, samimi ve heyecan verici bir film. Geeta ve Babita kardeşlerin zafere giden yolda çektiği çileleri tüm realitesi ile ortaya koyan, bunun yanı sıra antrenör mü yoksa baba mı olacağına karar veremeyen Mahavir Singh’in çırpınışını gözler önüne seren Dangal, izleyen herkesi motive etme potansiyeline sahip bir iş olarak da belirmektedir. Özellikle başrolünde yer alan Aamir Khan vesilesiyle ilgi çeken ve usta oyuncunun göründüğü her bir sekansta ders verircesine ortaya koyduğu performansla şahlanan film, Hint yapımlarından uzak duranların bile sıkı sıkıya sarılmak isteyeceği bir seyirlik olarak huzurlarımıza gelmektedir.

Yazar hakkında: Polat Öziş

1992 İzmit doğumlu… Küçük yaşlarda tanıştığı Yeşilçam filmleri sayesinde sinema en büyük tutkusu oldu. Sonrasında ilginç bir şekilde Muğla’ya İktisat okumaya gitse de tutkusundan vazgeçemedi ve sinemayla ilgili çalışmalar ortaya koymaya başladı. İzledi, düşündü, çekti. Sonunda ise filmler hakkında yazmaya başladı. Film Arası Dergisi, Film Hafızası ve Öteki Sinema’da çok sevdiği filmler hakkında yazmaya devam ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir