Dark City / Gizemli Şehir (1998)

“Önce karanlık geldi. Ardından da yabancılar… Zamanın kendisi kadar eskiydiler. Son teknolojiye hükmediyorlardı. Sadece istemekle fiziksel gerçekliği ayarlayabilme yeteneği… Benim adım Dr. Daniel Schreber. Sıradan bir insanım. Yabancılara deneylerinde yardımcı oluyorum. Kendi türüme ihanet ettim.”

John Murdoch pis bir küvetin için kendisine tamamen yabancı bir otel odasında panik içinde uyandığında yalpalayarak küvetten kalkar ve kendini aynanın önüne atar. Hiçbir şey hatırlamamaktadır. Merak ettiği ilk şey nasıl göründüğüdür. Sandalyenin üzerine özenle yerleştirilmiş giysilere bakar, giyinir, yanlışlıkla düşürdüğü fanusun içindeki balığı biraz önce içinden çıktığı küvete bırakır. Aynı anda telefonu çalar, kaçmalıdır çünkü birileri onu aramaktadır. Yatağın yanına baktığında yerde yatan bir kadın görür. Kadın ölüdür, yerde boylu boyunca üzerine çizili spiral şekiller vardır. Kapıdan çıkarken siyah giyimli, oldukça naif yapılı mercan rengi tenleriyle insan olmadıkları oldukça açık varlıkları görür. Neden takip edildiğini bilmemektedir. Geçmişiyle ilgili küçük kırıntılar beynine hücum eder fakat kim olduğunu bile bilmemektedir. Üstüne üstlük bir cinayetle suçlanmaktadır. Kaçar, elindeki ekmek kırıntılarıyla yolunu ve evini bulmaya kararlıdır.

Emma bir barda şarkı söylemektedir. Kocası John tam üç hafta önce karısının onu aldatması üzerine evden ayrılmış bir daha da kendisinden haber alamamıştır. Derken onu görmek isteyen Dr. Schreber adında bir adam olduğunu öğrenir. Bu adam kocasını tanıyordur. Doktorun ofisine gider, sorar… Doktorun yanıtı bizi farenin yolunu bulmak için atıldığı labirente götürür; “Kocan her neredeyse kendisini arıyor…”

Dark City, 1998 yapımı senaryosunu ve yönetmenliğini adı The Crow efsanesi ile hafızalarımızda yer etmiş bir Alex Proyas filmi. Filmin başrol oyuncusu karanlığı ile çizgi roman vari bir izlenim bırakan şehir. Yönetmen Crow’da yakaladığı karanlığı ve büyüyü alıp bu kez yabancıların şehrine taşımış. Modern bir Metropolis havası veren şehir tam bir distopya. Dumanlar arasından yükselen derinden ve hırıltılı nefesi ile yakamıza yapışan yapılar kıvrılıp bükülerek seyir boyunca yakamızı bırakmıyor. Yapıma eşlik eden müzikleri ise her zamanki gibi bu gotik havayı destekler nitelikte. Yeri gelmişken filmin müziklerinin Trevor Jones’e ait olduğunu da belirtelim. Yapım 100 dakika boyunca size sorular sorduruyor, merak ettiriyor ve her ne kadar aksiyonu teğet geçti gibi görünse de (ki atmosfer itibari ile buna pek de ihtiyaç duymuyor) olaylar çözüldükçe aksiyon damarları da kabarmadan edemiyor.

Dark City her ne kadar Matrix fırtınasından sonra kenara atılmış bir yapım olsa da konu itibariyle Matrix’e akıl hocalığı yapmışa benzer. Bu özelliği değerini bir kat daha arttırmıştır bence. Seyir boyunca bir taraftan insanı insan yapan şeyi yabancıların peşine düştüğü Murdoch’la beraber bulmaya çalışıyor bir taraftan da soruyoruz kendimize eğer bildiğimizi sandığımız her şey yalansa sevdiğimiz her şey de yalan olabilir mi diye. Anılarımız bize aktarılan bir filmden ibaretse gerçek evimizi nasıl bulabiliriz?

Oyuncu kadrosunda başarılı oyunculuklarıyla seyrettiğimiz Rufus Sewell, William Hurt, Kiefer Sutherland(ki bence performansı ile filme derin bir nefes aldırmıştır), Jennifer Connelly yer alıyor.

Aklının köşesinde yer etmiş okyanusu bulmak için duvarları yıkmaya niyetli kahramanımıza doktor şöyle diyor bir sahne de; okyanus yok John! Bu şehrin ötesinde bir yer yok. Ev dediğin yer sadece kafanın içinde var.

Bizi insan yapan şeyi oturup bir kez daha düşünmek için bu başarılı ama kıyıda sizin gelmenizi bekleyen filmi seyretmediyseniz hala, seyredin. Bizi insan yapan şey beyin denen gizeme yerleştirilen görüntüler bütünümü yoksa asla göremediğimiz lakin varlığı her daim derinlerimize ulaşan duygularımız mı? Bizi evimize götürecek olanın ne olduğuna dair naif ve başarılı bir yapım Dark City. Karanlıktan sonra tüm aydınlığıyla yüzümüze vuran güneş gibi okyanusun kıyısında…

Yazar hakkında: Melahat Yılmaz Özberk

1981 Ankara doğumlu... Anadolu Üniversitesi Türk dili ve Edebiyatı bölümünde okuyor. Gölge- e Dergi ve Öteki Sinema’da çeşitli film eleştirileri ve hikâyeler yazıyor. Tek dileği yazacak sözlerinin bitmemesi ve bunları sayfalara dökebilmek…

Bir yorum var

  1. Erkin Tolga Sayılkan

    Çok müthiş bir film. Baştan sona Matrix üçlemesini izlemiş gibi oluyorsunuz. Matrix’in arakladığı sahneler de var :D. Sutherlandların oğlan da iyi iş çıkarmış.

    Bütün bunlar bir yana, “Gizemli Şehir” nedir arkadaş? Karanlık Şehir filminin adını böyle çevirmek ne demek? Daha mı korkutucu oluyor? Anlamıyorum bu işleri… :D

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: