Sinemada Uyarlama Sorunları Üzerine Notlar ve Dashiell Hammett Uyarlamalarına Giriş

Sinemada Uyarlama Sorunları Üzerine Notlar

Uzunca bir süredir sinemada edebiyat uyarlamaları üzerine çalışıyorum, romanları ve hikayeleri uyarlamalarıyla karşılaştırarak notlar tutuyorum. Çok sevdiğim filmlerin romanlarını (veya hikayelerini) okuyunca çoğu zaman beyazperdede karşılaştığım uyarlamasıyla belirgin farklar olduğunu gördüm hatta bazen uyarlamanın uyarlanan şeyle alakası bile olmadığı durumlar gözlemledim. Neden bunu senaryoya dahil etmemişler dediğim kısımlar olduğu gibi (Zübük, A Study in Scarlet, First Blood vb.), amma da güzel bağlamışlar diye düşündüğüm zamanlar da oldu (Jaws, The Prestige, The Mask of Dimitrios gibi). Özgün bir senaryo yazmak zaten zor bir iş ama inanın bana, bir edebiyat eserini sinemaya uyarlamak da çok basit bir şey değil.

Sinemada uyarlama sorunlarını teknik ve teknik olmayan sorunlar olarak kabaca ikiye ayırabiliriz. Yazılı metinde şık duran bir şeyi uyarlamak pek de kolay olmayabiliyor. Örneğin, çizgi romanlar uzunca bir müddet teknik imkansızlıklar nedeniyle yararlandığı temel kaynaktan çok, onun bir tür karikatürüne dönüşmüştü. Türk Sineması’ndaki aventür çizgi roman uyarlamaları bunun güzel bir kanıtıdır. Kırk elli sene evvel bilimkurgu uyarlaması yapmak bütün dünyada bu tip bir risk taşıyordu.

Teknik imkansızlığın özel bir formu da, sinemasal anlatı açısından temel kaynağın uyarlanamaz ya da çok zor uyarlanabilir nitelikte oluşudur. Hunter S. Thompson’ın Fear and Loathing in Las Vegas’ı, Agatha Christie’nin Ten Little Indians’ı (orijinal roman, tiyatro versiyonu değil), Irvin Welsh’in Filth’i ya da Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı buna örnek verilebilir. Stanley Kubrick, “düşünülmüşse ve yazılmışsa uyarlanabilir de” der. Bence haklıdır. Burada iş tamamen senaristin ve/veya yönetmenin zekasına, hayal gücüne ve yaratıcılığına kalıyor. Uyarlanması bir hayli zor olan Sébastien Japrisot’un Un long dimanche de fiançailles’sinin, Cormac McCarthy’nin No Country for Old Men’inin sinema versiyonlarında senaristler küçük ve kurnazca çözümlerle hedefe giderler. Thomas Mann’ın Zauberberg’i (Magic Mountain/Büyülü Dağ) bile sinemaya uyarlanmıştır sonuçta. Bizde zor olmasına rağmen başarıyla uyarlanan eserlere Anayurt Oteli örnek verilebilir.

no-country-for-old-men

Kabul edelim, pek okuyan bir toplum değiliz. Haliyle, ülkenin doğrudan bir parçası olan bizler de (yani sinema yazarları da) uyarlamalar üzerine elle tutulur çalışmalar yayınlanmaktan geri kalıyoruz. Genelde bu iş akademinin tekelinde gözüküyor. Onlar da hazmı güç, genelde bir tek yazanın “kavradığı” çalışmalar kaleme alıyorlar. Sıkıcı olduklarını söylemeye gerek bile yok (o formasyondan geldiğim ve ben de sıkıcı akademik çalışmalar üretmeye çalıştığım için yine de akademik çalışmaları önemli ve değerli buluyorum, o başka). Sinema yazarları çok sevdiği filmlerin uyarlandığı eserleri bile okumama eğilimindeler. Bir tür atalet hali var. Toplumun basit bir yansıması, başka bir şey değil. Hitchcock ve Kubrick neredeyse tüm eserlerini birer romandan uyarladılar ama onların en büyük hayranı olduğunu öne süren en baba kalemlerden bile bir uyarlama analizi okumak nasip olmadı. Maalesef, Türkçe sinema literatüründeki vahim durum budur.

Tabii ki, uyarlama analizi zorunlu bir şey değil, bir tür yetkinlik ehliyeti sağlamıyor ama yine de usta kalemlerden bu tip yazılar çıksa fena mı olurdu? Neyse… Ben yakında, karınca kararınca, sevdiğim beş-altı filmi uyarlandıkları eserlerle kıyaslayan mini bir yazı dizisi hazırlıyor olacağım. O zaman kıyısından köşesinden naçizane bir giriş yapabilirsek ne mutlu. Bu çalışmada ise Dashiell Hammett romanları ve uyarlamaları arasındaki ilişkiye değinen tadımlık bir giriş yazısı kaleme almak ve sizlerle paylaşmak istedim.

Dashiell Hammett Uyarlamalarına Giriş

Bazı eserleri, özü itibariyle, uzun metraj bir film vasıtasıyla sinemaya uyarlamak zor. James Joyce’un Ulyssess’i ya da Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’si gibi. Bazı eserler ise, örneğin Viktoryen cinayet romanları, anlatı yapılarının sağladığı içsel olanaklar nedeniyle uyarla(n)maya daha yatkın. Amerikalı yazar Dashiell Hammett’ın romanlarını buna örnek verebiliriz. En başta da, 1930 yılında yayınlanan ve ‘hard-boiled’ geleneğinin temel taşlarından biri kabul edilen dedektiflik romanı The Maltese Falcon’ı (Malta Şahini).

The Maltese Falcon’ın birkaç uyarlaması mevcut. “The Maltese Falcon” (1931), “Satan Met a Lady” (1936) ilk uyarlamalar. En bilineni 1941 tarihli John Huston uyarlaması. Heyhat, en çok onunki hakkında yalan yanlış şeyler okuyoruz. Neden? Çünkü orijinal romanı okuyan film eleştirmeni pek yok da ondan. Ama okumuş gibi yapan çok. Kuralı çok net koyalım, eğer bir filmin uyarlandığı eseri okumamışsanız, hiç ziyanı yok, önemi de yok. Hiç kimse hiçbir şeyi okumak mecburiyetinde değil. Sinema filmi başlı başına bir sanat eseridir zaten. Ama eğer okumadıysanız orijinal eseri okumuş gibi yapmayın. İlle de eserle bir kıyaslama yapacaksanız, yazınızda böyle bir şey varsa, kolayı var, alıntınıza kaynak gösteriverin. Yani topu birine atın, bu sorumluluğu omuzlamayın. Şimdi kast ettiğim şeyi somutlaştırayım.

the-maltese-falcon

Humphrey Bogart’ın adeta devleştiği film olan “The Maltese Falcon” hakkında bazı yazılar okuyorum, yerli ya da yabancı (maalesef, yerli de var), Huston’ın Hammett’ın eserini birebir plan plan, kelimesi kelimesine çektiğini yazmışlar. Bunu hem yerli hem yabancı kaynaklarda okuyunca biraz araştırdım, bu hatalı bilginin kaynağının IMDb olduğu öğrendim (yazısında kaynak gösteren yok ha, aradık bulduk). Filmin IMDb’deki trivia bölümünde şöyle bir ifade var: “Word-for-word and scene-for-scene virtually the same as the original novel.” Yani şair burada “orijinal romanın kelimesi kelimesine, görsel açıdan sahnesi sahnesine birebir aynısıdır bu film” diyor. Bunu kim yazmışsa saçmalamış. Bu ifadeyi IMDb’ye sildirmeye çalışacağım. Söz veriyorum. Haliyle, bu trivia’yı okuyan (ama kitabı okumamış) yazarlar da güvenip bunu yazılarına koyuyorlar, herhalde öyledir diye. Öyle bir şey yok arkadaşlar. Sam Spade’in avukatı ile olan ilişkisi (boynuna ilmek geçeceğini anlayınca avukatına gitmesi), Spade’in Brigid O’Shaughnessy ile ilk kez yattığı sabah erkenden gidip yaptığı şey, kritik bir bilgiyi elde etme biçimi ve elde etme yeri (film hakkında detaylı bir yazı yazacağım için şimdilik bu kadar) birebir falan değil. Bunlar ya yok, ya farklı. Bazı konuşmalar da farklı, ya da inanılmaz kısaltılmış, kırpılmış. Heykelin hikayesinde olduğu gibi. Ama asıl kritik farklılık, ki muhtemelen bunu ilk defa benim yazımla öğrenmiş olacaksınız, filmde Sydney Greenstreet’in olağanüstü performansıyla ete kemiğe bürünen Fat Man (Şişman Adam) Kasper Gutman’ın kızı yok! Halbuki kitapta Gutman’ın kızı çok kritik bir öneme haizdir ve romanın finalinde filmde Bogart’ın canlandırdığı Sam Spade’e tuzak kurup… Nasıl, şaşırtıcı değil mi? Kasper Gutman’ın kızı! Evet, kitapta Şişman Adam’ın kızı var. Şimdilik bu kadar. Hasılı kelam, The Maltese Falcon (Malta Şahini) özelinde, filmle romanın birebir aynı olduğu lafı palavradan ibarettir.

Tabii bu birebir aynı olmama hali John Huston’ın filmine bir zarar veriyor mu? Elbette, hayır. Kanımca, Huston’ın asıl başarısı da bu zaten. Karşımızda birinci sınıf bir senaryodan meydana getirilmiş birinci sınıf bir film, bir başyapıt var. Film, o nedenle aynı zamanda bir uyarlama harikasıdır da.

Gelelim bir başka Hammett uyarlaması olan “The Thin Man”e (1934). Şimdi bu romanın film versiyonu, daha eğlenceli, daha keyifli hale getirilmiş. Halbuki romanda daha karanlık bir yapı vardır ve ana karakterler çok daha güvenilmez portreler verir. Romanda Nick Charles’ın karanlık geçmişi ve yeraltıyla bağlantıları daha kalın harflerle çizilir. Öte yandan, filmde daha çok karı koca arasındaki dırdıra, kesintisiz alkol alımına ve köpeğin şirinliklerine odaklanılır. Hammett’ın keskin üst-sınıf eleştirisi filmde goygoya kurban gider açıkçası. Ama ben yine de 1934 tarihli uyarlamayı ve ana karakterlerin kullanıldığı devam filmlerini çok severim, ayıla bayıla gülerim, o başka. İleride “Thin Man” (1934), “After the Thin Man” (1936), “Another Thin Man” (1939), “Shadow of the Thin Man” (1941), “The Thin Man Goes Home” (1945) ve “Song of the Thin Man”den (1947) oluşan 6 filmlik seri hakkında detaylı bir yazı yazacağım için, şimdilik bu kadar.

the-thin-man-dashiell-hammett

Dashiell Hammett’ın The Glass Key romanı da kısmen Thin Man’in akıbetine uğruyor. Sınıfsal eleştiri okları sinema uyarlamalarında görece hafifletilmiş. Romanın iki uyarlaması var, 1935 ve 1942 tarihli. Ben her ikisini de izledim. İkisinde de politik çıkar ve şahsi menfaatlere dayalı ikili ilişkiler iyi yansıtılmış olmasına rağmen sosyal tabakaya has çözülme ve çürümeler büyük ölçüde örselenmiş. Güç dengeleri, bilhassa işin sendika ayağı filmde romandaki kadar güçlü değil. Halbuki, roman o kadar sağlam bir politik taban inşa ediyor ki, çoğu uzmana göre Hammett’ın başyapıtı bu eser oluyor. Şahsi favorim The Maltese Falcon (Malta Şahini) olsa da, şaşırtıcı değil. Bence uyarlamalardaki en büyük eksiklik, karşılaştırmalı bir yazıda detaylı bir şekilde altını çizeceğim başarısız intihar girişimi. Romanın en sevdiğim kısmı hiç şüphesiz o. “The Glass Key”in 1942 tarihli versiyonu çok daha popüler, açıkçası George Raft’lı uyarlamaya kıyasla çok daha dinamik bir yapısı var. Alan Ladd ve Veronica Lake arasındaki uyum görülmeye değer. Donlevy de sağlam bir Paul Madvig performansı ortaya koymuş. Öte yandan, Tuttle’ın 1935 tarihli versiyonu da çok iyi. İkisini de tavsiye ederim.

Hammett’ın romanları belki bir tek Red Harvest (Kızıl Hasat) hariç, kolayca uyarlanabilmelerini sağlayan sinemasal nitelikler taşıyorlar. Red Harvest’ın problemi aşırı karmaşık oluşu. Bir noktadan sonra (The) Continental Op’un (ki ben bu meşhur karaktere kendi analizlerimde “Müfettiş” diyorum) olayları manipüle ettiğini kavrıyorsunuz ama tarafını ve amacını bir türlü net bir şekilde çözemiyorsunuz. Hep bir belirsizlik hali hüküm sürüyor. Bu meşhur romandan esinlenilerek çekilen birkaç başyapıt var. Akira Kurosawa’dan “Yojimbo”, Sergio Leone’den “A Fisftful of Dollars” (aslında Kurosawa’dan araklanmış bir yeniden çevrimdir), Walter Hill’den “Last Man Standing” (bu da bir yeniden-çevrim sayılır) ve Coen kardeşlerden “Miller’s Crossing”. Akira Kurosawa korkunç zekası ve derin entelektüel birikimi sayesinde dahiyane bir çözüm buluyor ve Hammett’ın Glass Key romanındaki iki-üç detayı (özellikle ölümüne dayak yeme bölümünü) Red Harvest”ile birleştirip “Yojimbo”yu yaratıyor.  Çok daha kapsamlı bir yazıda kılı kırk yaracağız, ama şimdilik bu kadar.

Son olarak, belki de Türkçe literatürde bugüne kadar hiç anılmamış bir Hammett uyarlamasından bahsetmek istiyorum. Aslında bu eser, roman olarak değil de 1928-1929 yıllarında seriyal/tefrika olarak yayınlanmış bir eser. Adı The Dain Curse. Zaten kitap olarak yayınlanması 1949 yılını bulmuş. Tefrika/seriyal olduğunu şuradan anlıyorsunuz, tıpkı rahmetli Aziz Nesin’in Tatlı Bedüş’ünde olduğu gibi, ana konular parçalı bir şekilde ilerliyor. Her bölüm ise kendi içinde bir tutarlılığa sahip. Hammett çok hoş bir detay yakalıyor ve açıkçası biraz zorlama da olsa son hikayede birbirinden farklı maceraları tek bir ana gövdede birleştirmeyi başarıyor. Bu roman sinemaya değil de önce TV’ye dizi olarak uyarlanıyor. İlk başta altı bölümlük altı saatlik bir versiyon olarak. Daha sonra yeniden kurguya giriyor ve 280 dakikalık bir hale getiriliyor. Benim izlediğim versiyon da bu (sonra daha da kısaltıp uzun metraj film yapmışlar). 280 dakikalık versiyonla kitap büyük ölçüde örtüşüyor. Kitaba çok daha sadık bir uyarlama ile karşı karşıyayız. Dizinin başarısı olayları görselleştirebilmesinde yatıyor. Red Harvest’daki başarısız suikast olayında olduğu gibi, The Dain Curse romanında da tam olarak ne yaşandığı pek anlaşılamayan bir patlama sahnesi var. Dizide bu sahne gayet net. Uyarlamada içime sinmeyen iki şey var, Jason Miller’ın Owen Fitzstephan performansı ve sahnelerin ruhuyla bir türlü örtüştüremediğim o caz parçaları. Romandaki “The Continental Op”, filmde Hamilton Nash olmuş. Problem yok. James Coburn müthiş oynuyor. Ha keza Gabrielle Leggett’i canlandıran Nancy Addison da. Son hikayedeki heyecan romanda çok daha iyi verilmiş. Yine de bağlantılar romana sadık. Küçük ama hoş farklar var, o da detaylı bir yazının konusu.

Biraz iştahı kabaranlara hem iyi okumalar hem de iyi seyirler. Sizin edebiyatsız ve sinemasız, sinemanın da edebiyat uyarlamasız kalmaması dileğiyle…

Öteki Sinema için yazan: Ertan Tunç

KAYNAKLAR

Cartmell, Deborah (editör), “A Companion to Literature, Film, and Adaptation”, 2012. Wiley-Blackwell, İngiltere.

Welsh, James M. ve Peter Lev (editörler), “The Literature/Film Reader: Issues of Adaptation”, 2007, The Scarecrow Press, ABD.

http://www.imdb.com/name/nm0358591/

http://www.imdb.com/title/tt0033870/trivia?ref_=tt_ql_2

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir