Deadline (1981)

Kanada yapımı, ufak bütçeli bir korku filmi olan Deadline, ilginç bir vahşet filmi olmakla beraber aynı zamanda korku edebiyatı üzerine kafa yoran sinemaseverler için de sıra dışı, kayıp bir hazine!

Deadline posterGüzel bir sabah kahvaltısı için biraraya gelen bir aile portresiyle açılıyor film. Derken bir anda duş yapan çıplak bir kadının üzerine duştan kanlar boşalmaya başlıyor.  Böylesine sert ve ham bir anlatışı var filmin. Hikaye, ünlü ve zengin bir korku yazarının kafasından geçenler ve yazarıin gerçek hayatı arasında gidip geliyor. Bu başroldeki korku yazarı yerine Stephen King, Clive Barker, Jack Ketchum ve benzeri isimleri koymak mümkün – tıpkı In the Mouth of Madness’taki (1994) Sutter Cane karakteri gibi. Lucio Fulci’nin ölmeden önceki son eseri, neredeyse Lucio Fulci’nin imzası niteliğinde bir film olan Cat In The Brain (aka Nightmare Concert) (1990) de yine Deadline’i izlerken akıllara gelen filmlerden biri.

Korku filmlerinin ve korku edebiyatının gerçek hayattaki vahşeti körüklemesi, hatta azmettirmesi konusu yıllardır süregelen bir tartışmadır. Deadline da bu felsefi konudan yola çıkıyor. Bir vahşet filmi olarak sanık koltuğunda kendisi de oturuyor olmasına rağmen, olaya son derece karanlık yaklaşmaktan çekinmiyor. Yani kendisi bir korku filmi olmasına rağmen, film neredeyse işi “evet korku filmleri ve korku hikayeleri yazan beyinler, gerçek hayatta felaketlere sebep olabilirler” demeye getiriyor. (Natural Born Killers’ın (1994) Columbine Katliamından sorumlu tutulması, Child’s Play 3’ün (1991) küçük James Bulger’in cinayetinden sorumlu tutulması gibi olaylar…) Bu şekilde hem film iyice cesur ve iyice sivri bir vahşet filmi olarak benzerleri arasından sıyrılıyor, hem de oldukça bilinçli, iğneyi önce kendisine batıran ve sorumlu bir film olarak gözüküyor. Aslında tabi filmden tek çıkarılacak ders bu değil. Ben kendim de bu görüşe katılmadığım gibi, aslında Deadline, sığ bir film olmadığı için, birkaç farklı şekilde yorumlanmaya açık.

Filmin farklı yorumlamalarına inmek istersem, filmin heyecanını kaçırmak ve hikayesini tamamen anlatmak durumunda kalacağım için burada bırakıyorum.

(Filmin muhteşem bir kaç vahşet sahnesi içerdiğini de belirtmeliyim – özellikle “psişik şeytani keçi” sahnesine dikkat!)

11qh24z

Arkadaşım Evrim Ersoy’un internetten VHS’den rip edilmiş bir .avi kopyasını bulup indirmesi sonucu tesadüfen rastladığım bu kayıp filmi kesinlikle bütün korku sineması ve b-film severlere şiddetle tavsiye ediyorum.

Yazar hakkında: Can Evrenol

2007 yazında tamamen kendi imkanlarıyla, doğup büyüdüğü mahallede, arkadaşlarının da yardımıyla çektiği SANDIK adlı kısa film, ''Fantasia Film Festival'', ''BIFFF'' ve ''Frightfest'' ve dünyanın en önde gelen korku ve fantastik film festivallerine seçildi. Londra’da Middlesex Üniversitesi’nde ''Moving Image'' master'ı yaptı.

11 Yorumlar

  1. film ilginç gözüküyor hakkaten de. Bu arada hazır yazıda in the mouth of madness’tan bahsedilmişken söyleyeyim, bir yazıda o film hakkında okumak ve diğer arkadaşların görüşlerini bilmek çok isterdim. Değişik kaynaklarda ağız birliği etmişçesine hep “Carpenter’ın 90’lardaki düşüşünün başlangıcı” diye bahsedilir ama bence sadece Carpenter’ın değil tüm korku sineması tarihinin en iyi filmlerinden biridir. Herkes sutter cane-stephen king göndermesinden bahseder ama filme asıl ruhunu veren Lovecraft’ın eserleridir. Belki de çoğu kişi onun işlerine aşina olmadığı için filmin hakkı tam verilmemiştir diye düşünüyorum.

  2. Mouth of Madness’i 5 sene kadar once izleyebildim ve izledigim zaman da bu ne boyle diyip bir kenara atmistim acikcasi. Ama bu gectigimiz 5 sene icinde bu film o kadar cok aklima geldi ki, simdi degerini anliyorum.

    ve tabi Haluk’un yorumu cok isabetli. Kesinlikle bir “cosmic horror” filmidir In The Mouth of Madness, yani HP Lovecraft edebiyati… 90’larda bir Carpenter dususune ise hic katilmiyorum keza Escape From LA, Village of the Damned ve hatta sonrasinda Ghosts of Mars filmlerini cok severim! (Bir tek Vampires biraz baymisti acikcasi)

    ama Carpenter’in kariyerinin baslangicina baktigimizda da Dark Star olsun, Halloween olsun, 13uncu Karakola Saldiri olsun, hep b-filmlerdir. Belki de bu b-filmlere hayran olanlar artik Carpenter’in Cronenberg gibi kabuk degistirip daha agirbasli projelere soyunmasini beklediler. O yuzden bir dusus icinde oldugu kanisi hakim. Bence iyi ki boyle birsey yapmadi Carpenter! Cronenberg’i dusunun. Existenz ve The Fly gibi iki film daha yapsaydi Eastern Promises ve A History of Violence yerine.. dunya biraz daha guzel bir yer olmaz miydi?

    bu arada John Carpenter bu sene Riot diye yine sacma sapan bi filmle kalplerimizi fethedecek gibi gozukuyor …

  3. Meraklısı için burada bir ‘in the mouth of madness’ yazısı var. Masis epey evvel yazmıştı. : http://www.otekisinema.com/?p=110

    Carpenter ile ilgili olarak sinemaya ilk başladığı yıllarda yaratıcılık adına ruhunu şeytana satıp sonra filmlerden iyi para kazanınca geri aldığını ve bu haliyle de pek iç açıcı şeyler çekemediğini düşünüyorum. Hele son yıllarda filmlerinin yapım haklarını satıp maymuna çevirmesi beni iyice üzdü ama ‘Assault on Precinct 13’ ile başlayan müthiş yönetmenliği ‘They Live’ ile son bulmuştur nazarımda… ‘in the mouth of madness’ ile ‘Carpenter geri döndü!’ dedirtse de devamı gelmemiştir. :(

    Tamamen kişisel yaklaşımımdır. kimseyi bağlamaz.

  4. “In the mouth of madness” filmini geçen yıl türkçe dublajlı olarak izledim (“Çılgınlığın Ötesinde” adıyla çevirmişler). Filmi beğendiğimi söyleyebilirim ama yine de izlerken eksikliğini hissettiğim birşeyler vardı. Yani kesinlikle bulunması ve izlenmesi gereken bir film diyemiyorum.

    Halloween, The Thing, They Live, Christine, Village of the Damned gibi favorilerimin hatırına izlemiş oldum diyelim. Bu arada benim hiçbir şekilde sevemediğim tek Carpenter filmi Escape From New York’tur

  5. Carpenter korku sinemasının ne önemli isimlerinden biridir nazarımda. Bir kere sırf yönetmeyip filmin herşeyi ile uğraşması onu nazarımda korku filmlerinin kubricki yapmaktadır. Cigarette burns bile hala ne kadar önemli bir yönetmen olduğunu gösteriyor.

  6. kesinlikle oyle!
    ayrica ben Carpenter’in muzisyenligini nerdeyse yonetmenliginden cok severim!

  7. Can’a katılıyorum kesinlikle. Yani, A History…. ve Eastern Promises”ı sevdim iyi filmler bence ama başka yönetmenlerinden de çekebileceği filmler. “Bu filmi sadece Cronenberg çekebilirdi” dedirtecek birşeyler görmek istiyor insan.

  8. Bu filmi yazalı 1 seneden falza oldu.. ama tahmin ettiğim gibi hala kimse izlemedi herhalde…

  9. Bu yazının üzerine edinip izleyeli ve beğeneli de bir yıl olmuş. Hakkında bir cümle bile yazmayalı da… Utanıp oturuyorum yerime.

  10. büyük bir heyecanla bu filmden küçük bir sahne izletmiştin can. en yakın zamanda izleyip birşeyler yazmak gerek :)

  11. imdb de doğru bulduysam 1984 yapımı . kontrol eder misiniz acaba?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: