Tinto Brass’tan Bambaşka Bir Film: Deadly Sweet (1967)

Film Noir, Godard, Giallo, Çizgi Roman, Pop Art, LSD

Tinto Brass’ı nasıl bilirsiniz? Sakın çekinmeyin, muhtemelen hemen her sinemasever bu soruyu benzer bir şekilde cevaplayacaktır. ‘Soft-core’ erotik filmler ve asla vazgeçemediği geniş kalçalar, muhtemelen aklınıza gelen ilk kelime öbekleriydi, değil mi? O zaman şöyle söyleyeyim, buna benzer bütün önyargılarınızı güzelce paketleyip kışlıkların yanına kaldırın. Huzurlarınızda bambaşka bir Tinto Brass filmi var: Deadly Sweet.

Maddi sıkıntı içerisindeki yapım şirketi Panda Cinematografica, tanınmış yönetmenlerle anlaşıp birkaç iyi film çekerek prestij sahibi olmak istemektedir. O sıralarda film çekme amacıyla Londra’ya gelen Tinto Brass ile iletişime geçen şirket, yönetmenle gişede para kazanacağına kesin gözüyle baktıkları ucuz bir suç-gerilim filmi için anlaşır. Ellerindeki senaryo, Sergio Donati’nin 1956 tarihli “Il sepolcro di carta” (The Paper Tomb) isimli pek de tanınmayan sarı kapaklı (giallo) romanından uyarlanmıştır. (Donati’yi uzunca bir süre işbirliğine gittiği Sergio Leone’nin Once Upon a Time in the West (1968) ve A Fistful of Dynamite (1971) gibi filmlerine yazdığı senaryolardan tanıyoruz.)

Teklifi kabul eden Brass, ilk olarak kendisiyle çalışmak istediğini beyan eden Fransız aktör Jean-Louis Trintignant ile görüşüp anlaşır. Hemen akabinde ünlü İtalyan besteci Armando Trovajoli ile anlaşan Brass, sıradan bir film yapmayacağının ilk sinyallerini verir ama asıl farklılık yaratan seçimi, çizgi romancı Guido Crepax ile anlaşması olur. Crepax’ın sıra dışı açılar ve standart dışı çerçeveler ile hazırladığı ‘storyboard’, Brass’a fazlasıyla ilham verir ve filmin bütünündeki Crepax etkisi bariz bir biçimde göze çarpar. Brass’ın talimatıyla seti tıka basa pop art figürlerle dolduran Crepax’ın muazzam çalışması sonucu ortaya çıkan görsel etki, dönemin çizgi roman estetiğine yakın duran (ve ‘cinema fumetto’ olarak bilinen) filmlerinden Kriminal (1966), Danger: Diabolik (1968) ya da Barbarella (1968) gibi örneklerle yakınlaşmasını sağlar. Son üç filminde beraber çalıştığı görüntü yönetmeni Bruno Barcarol vefat ettiği için yeni birini bulmak zorunda kalan Brass, yapılan seçmeler sonrası İtalyan Silvano Ippoliti’de karar kılar. Baş kadın oyuncu olarak da 1965 İsveç Güzeli (Miss Teen Sweden) 17 yaşındaki Ewa Aulin seçilir ve ana ekip tamamlanmış olur.

Tamamı Londra’da geçen çekimler, 1967 yılının Mart ayında başlar ve yaklaşık 15 gün sürer. Filmin İtalyanca orijinal ismi Col cuore in gola. En çok bilinen İngilizce isimleri ise Deadly Sweet ve With Heart in Mouth. Bunların dışında çeşitli ülkelerde Heart Beat (İngiltere), Dead Stop (Fransa ve Hong Kong), I Am What I Am (ABD) ve Ich bin wie ich bin -Das Mädchen aus der Carnaby Street- (Almanya) gibi farklı isimlerle piyasaya sürülmüştür.

(En sevdiğim ismiyle) Deadly Sweet, ilk izleyişte neler olup bittiğini anlayabileceğiniz filmlerden biri değil. Sadece bir gün ve bir gece süren filmde, evet, bir cinayet (ve sonrasında zincirleme birkaç cinayet daha) işleniyor, evet, katilin kim olduğuna dair fikir yürütmemiz için küçük ipucu kırıntıları etrafa özenle saçılmış durumda ama hem karakterler, hem de izleyici katil kim sorusuna net bir cevap verecek durumda değil. Tabii ki akla hemen Raymond Chandler’ın unutulmaz dedektifi Philip Marlowe’un maceralarından The Big Sleep (1946) geliyor.

Yönetmen Howard Hawks’ın anlattığı hikâyeye göre: “Filmin çekimleri devam ederken Humphrey Bogart, Hawks’a Owen Taylor’ı kimin öldürdüğü sorar. Bogey, anlayamamıştır. Hawks; Taylor’ı kimin öldürdüğünü bilemez ve gidip çekimler sırasında orada bulunan senaristlere aynı soruyu sorar: Owen Taylor’ı kim öldürdü? Hiçbir senarist cevap veremez. Hawks; senaryonun uyarlandığı romanın yazarı Raymond Chandler’a telgraf çeker ve aynı soruyu sorar. Owen Taylor’ı kim öldürdü? Chandler, cevaben bir telgraf çekip, Owen Taylor’ı kimin öldürdüğünü bilmediğini söyler” ve sonuçta Taylor’ı kimin öldürdüğü muğlak kalır. Hagopian’a göre Taylor’ı Brody öldürmüştür. Tim Dirks’e göre; Taylor’ın intihar etmiş olma olasılığı vardır. Seyircilerine bir şeyler açıklamaktan bıkan Hawks’a göre; Taylor’ı kimin öldürdüğünün hiçbir önemi yoktur, önemli olan iyi sahneler çekmektir. Chandler’a göre, önemli olan anlatıdır, ‘yeni cinai roman tarzı’nda (hard-boiled roman anlayışında) kimin kimi öldürdüğünün hiçbir önemi yoktur. Bu yanıyla ucundan kara filmlere yanaşan Deadly Sweet’in, aslında katilin kim olduğuyla hiç ilgilenmediğini, tamamen başkarakterlerinin bir gün ve bir gece boyunca yaşadıkları duygu dönüşümlerine odaklandığını söyleyebiliriz.

Tinto Brass’ın bizzat kendisinin kaleme aldığı özet de aslında filmin amacı hakkında bilgi verir: “Bu film, hayal kırıklığına uğramış bir adam ile hayalleri olmayan bir genç kız arasındaki tuhaf ve kısa karşılaşmanın öyküsüdür. Tuhaftır çünkü bu karşılaşmaya ölü bir adamın varlığı sebep olmuştur; kısadır çünkü sadece bir gün ve bir gece sürer. Yine de bu kısa süre, hayal kırıklığı nedeniyle çürümekte olan adamın yaşama amacını geri kazanması, genç kızın ise insanın en doğal güdülerinden biri olan canını kurtarma güdüsü dışında kalan bütün duygularını öldürmesi için yeterlidir. Jane ve Bernard, kendilerini bir anda, bütün karakteristik çelişkileriyle beraber, bir aşk öyküsünün ortasında bulurlar. Etraflarını saran gerçeklik, onları bütün ağırlığıyla trajik bir sona doğru sürükler. Başka bir deyişle; Bernard’ın yeniden hayat bulan hayallerinin, fazlasıyla müdahil olduğu olayların seyrini değiştirmek için yeterince güçlü olmadığı anlaşılır. Tıpkı Jane’in hayal eksikliğinin, bir dakikalığına da olsa inandığı aşk öyküsünü kurtarmaya yetmediğinin anlaşılması gibi.” Brass’ın özetinden de görüldüğü gibi film, cinayet veya “katil kim” sorusu ile hiç ilgilenmemeyi tercih ediyor.

Hollywood sağ olsun, bilhassa genel seyirciyi büyük bir tembelliğe alıştırdı. Bütün ipuçları göz önünde olsa bile, kimse bunları birleştirip (örneğin bu filmde olduğu gibi) katilin kim olduğunu bulmak için uğraşmıyor, herkes karakterlerden birinin çıkıp olaylar şöyle gelişti, cinayeti bu işledi gibi net cümleler sarf ederek neler olup bittiğini sırayla anlatmasını bekliyor. İşin garibi bu davranış biçimi, düşünmeyi reddeden bazılarının günlük hayatlarına kadar sinmiş durumda. Gündemdeki herhangi bir konu hakkında fikir beyan etmekten özenle kaçınan bu tip insanlar, kanaat önderi olarak belirledikleri ya da daha kötüsü biat ettikleri kişi ya da kişilerin beyanını ya da beyanlarını bekliyorlar. Akabinde sorgusuz sualsiz kabul ettikleri beyan(lar)ı, kendi pratikleriyle ne kadar ters düşerse düşsün, kendi fikirleriymişçesine savunuyorlar. Maalesef Deadly Sweet, bu tarz bir seyir için uygun bir tercih değil. Film boyunca hiçbir karakter çıkıp neler olduğu hakkında bilgi vermiyor. Hatta finalde bile “katil kim” sorusunun cevabını (doğru bir şekilde) almak mümkün değil. Bu arada yanlış anlaşılma olmasın; David Lynch filmleri gibi çözülmesi gereken zorlu bulmacalarla dolu bir filmden bahsetmiyorum. Tam aksine, eğer dikkatli bir şekilde izlenirse ve filmin bütününe serpiştirilen ipuçları doğru biçimde birleştirilirse, katilin kim olduğunu tahmin etmek çok da zor değil.

Açılış jeneriğinden sonraki sahnede Bernard, gittiği gece kulübünde ilk defa Jane’i görür. Erkek kardeşi Jerome ile dans etmekte olan Jane’i hayran gözlerle süzen Bernard, etraftan babalarının birkaç gün önce bir trafik kazasında öldüğünü öğrenir. Daha sonra mekâna Jane ile Jerome’un anneleri Martha, erkek arkadaşı Leris ile birlikte gelir. Bunu gören çocuklar, gece kulübünü terk eder. Bu arada artık veresiye içki içemeyeceğini öğrenen Bernard, kendi çapında bir çete lideri de olan mekân sahibi Prescott’un özel odasına çıkar ve adamın cesedi ile karşılaşır. Odadaki dağınıklık, ufak bir arbede çıktığının göstergesi gibidir. Adamın başındaki yara ve yerde duran kanlı heykelcik, cinayetin nasıl işlendiği hakkında fikir verir. Tam o sırada odanın bir köşesinde donmuş bir halde duvara yaslı duran Jane, “ben yapmadım” der. Jane odaya hangi ara çıkmıştır? Burada Tinto Brass, büyük bir üçkâğıt yapar; bize Jane’in gece kulübünü terk ettiğini gösterir, sonrasında Bernard bardan yeni bir içki almak ister, alamaz ve odaya çıkar; bu arada fondaki müzikte hiç kesilme olmaz. Yani eğer sahne gerçek zamanlı ise Jane’in odaya çıkmış olması mümkün değildir. Muhtemelen Brass, Jane’in odaya çıktığı kısmı kurgu masasında kesmiştir. Cinayete odaklanan bölümlerden tamamen kurtulup, sadece başkarakterlerinin yaşadıklarına odaklanmak istemiş olması ihtimal dâhilinde. Ya da anlatısını farklı okumalara açmak için böyle bir tercihte bulunmuştur. (Bazı olan bitenler, acaba gerçek değil de sadece Bernard’ın kafasında mı yaşanıyor?)

Her neyse, bir odaya girdiğinizde içeride bir ceset ve cesedin başında da canlı biri varsa doğal olarak katilin o kişi olduğunu düşünürsünüz. Ancak Jane’in kıyafetlerinin düzgünlüğü, Prescott ile bir kavgaya tutuşmuş olamayacağını gösterir. Ayrıca üzerinde hiçbir kan lekesi olmaması da başka bir göstergedir. Yani büyük olasılıkla Jane katil olamaz. Bernard, hiçbir şey söylemeden genç kızı öper, muhtemelen katil ya da katillerin boşalttığı kapağı açık kasayı kontrol eder, içinde kalan günlüğü, parayı ve silahı alır ve macera başlar. Arka kapıdan çıkan ikili, Bernard’ın evine gider. Evdeki Clark Gable ve Humphrey Bogart posterleri, Bernard’ın motivasyonu hakkında da ipuçları verir. 40’lı yılların dedektiflerine öykünen Bernard, genç kıza yardım edip onunla büyük bir aşk yaşamak istemektedir. Ancak öykündüğü dedektiflerin hikâyelerinin hiç de iyi bitmediğini o da çok iyi bilmektedir. Ayrıca yine odadaki Batman posteri de Bernard’ın çocuksu yanına işaret eder. Kahraman olmak isteyen ama hayatı boyunca buna fırsat bulamamış bir kaybedendir belki de. Şimdi önüne altın tepside sunulmuş bir fırsat çıkar ve Bernard, her ne pahasına olursa olsun Jane’i kurtarmak için her şeyi yapmaya ve bir “kahraman” olmaya hazırdır.

Jane’in anlattıklarına göre erkek kardeşi Jerome, annesi Martha ve onun erkek arkadaşı Leris’in organize suç örgütleriyle yakın ilişkisi vardır. Prescott’un yanına da ölmüş babasına şantaj yaptığı (annesinin bir suça karıştığını gösteren) fotoğrafları istemek için gitmiştir. Bernard, Jane’i evde bırakır ve fotoğrafları bulmak için Prescott’un evine gider ama eve ondan önce birileri gelmiş ve evi talan etmiştir. Tam o sırada Prescott’un adamları eve gelir, onlar da Bernard’ın kasadan aldığı günlüğün peşindedir. Bernard ile aralarında çizgi roman karelerinden fırlamışçasına eğlenceli, ‘slam’ gibi yumruk ve tekme seslerinin görsel olarak eşlik ettiği müthiş bir kavga sahnesi başlar. Batman hayranı Bernard’ın karşısına çıkan adamın Clark Kent’e benzemesi boşuna değil. Tinto Brass’ın hayat verdiği Batman ile Superman kapışması, beklendiği kadar uzun sürmez ve Bernard bir şekilde paçayı kurtararak kaçar.

Filmin buraya kadarki 20 dakikası içinde olay, aslında biraz toparlanmış gibidir. Biri (ya da birileri), aradığı bir şeyi (fotoğraflar?) bulabilmek için Prescott’un ofisine gidip adamı öldürür ama aradığını bulamaz. Tam o sırada Jane, fotoğrafları istemek için ofise gelir, (muhtemelen) ayak seslerini duyan katil arka kapıdan çıkar. Sonra Bernard ofise gelir, Jane ile karşılaşır ve beraber kaçarlar. Olay başka bir çetenin işi olamaz çünkü Prescott’un adamları, katilin değil Bernard’ın kasadan aldığı günlüğün peşindedir. (Demek ki günlük yasadışı işleri için ayrı bir önem taşıyor.) Ayrıca odaya giren son kişi Bernard olduğu için, katilin de o olduğunu düşünmektedirler. Gerçek katil daha sonra Prescott’un evine gider, aramasını sürdürür ve muhtemelen aradığını bulamaz. Ardından eve Bernard gelir ve Prescott’un adamları ile karşılaşır. Filmin bundan sonrasında, olaylar (ipuçlarını takip eden seyirci için) yavaş yavaş şekillenmeye başlar ve bulmacadaki eksik parçalar sırayla yerine oturur. Ancak karakterlerin hemen hiçbiri neler olup bittiğinden bütünüyle haberdar değildir. Neredeyse tamamen kendi hayal dünyasında yaşayan Bernard da gerçeği bulmak konusunda çok başarılı değildir. Diğer karakterlerin kendisine anlattıkları yanlış bilgileri doğru kabul edip tamamen yanlış sonuçlara varır ve muhteşem final sahnesinde Jane ile yüzleşir. Bernard’ın film boyunca yaptıkları, her ne kadar “normal” kabul edilemeyecek kadar tuhafsa da -Bernard’ı tanıdığımız kadarıyla- kendi içinde bir mantık çerçevesine oturmaktadır. Peki, Jane’in finaldeki davranışının motivasyonu nedir? Biraz daha etraflıca düşününce, Jane’in hayatının Bernard ile karşılaşmasından sonraki bir gün ve bir gece içinde inanılmaz derecede hareketlendiğini, genç kızın hayal edemeyeceği kadar inanılmaz olaylarla karşı karşıya geldiğini görürüz. Bir cinayet davasında şüpheli duruma düşmüş, tanımadığı bir adam (Bernard) tarafından baştan çıkarılmış, polis tarafından sorgulanmış, çete üyeleri tarafından takip edilmiş, kaçırılmış ve silahla tehdit edilmiştir. Hepsinden önemlisi Bernard ile karşılaştıktan sonra hayatı hep tehlikede olmuştur ve “artık yeter” diyen genç kız, Bernard’ı hayatından çıkararak daha “normal” bir hayat yaşamaya karar verir. Fakat (Tinto Brass’ın deyimiyle) hayalleri olmayan Jane, olası en kötü kararı verir ve belki de bütün geleceğini karartır.

Deadly Sweet, kabaca tarif etmesi mümkün olmayan bir film. Evet, arka planda klasik bir ‘giallo’ hikâyesi var ama film boyunca Brass’ın onu yerleştirdiği yerde -arka planda- kalıyor. Deadly Sweet’e, Godard tarafından çekilmiş bir Hitchcock gerilimi de diyebiliriz belki. Filmin çoğu, iki kişinin, Trovajoli’nin çılgın caz nağmeleri eşliğinde, Londra sokaklarında kâh yayan, kâh arabayla kaçıp durmasından ibarettir. Vurgu her zaman görüntü ve müziktedir. Londra sokaklarında ve mekânlarında, şans eseri o an etrafta bulunanlardan habersiz yapılan çekimler, filme ilginç bir belgesel lezzet de katıyor. (Ayrıca Bernard’ın gerçeklik algısı hakkında önemli ipuçları veren bir unsur.) Çizgi roman ve dedektiflik öykülerine hayran Bernard üzerinden film noir ve pop art ile yakın ilişki içerisine giren film, Crepax’ın şenlikli set tasarımlarının yanı sıra olağandışı çerçevelemeler ve sıra dışı açı tercihleri ile süslediği ‘storyboard’un, neredeyse birebir filme alınmasının da etkisiyle halüsinatif bir uyuşturucu deneyimine de dönüşüyor.

Murat Kızılca

Kaynaklar

Not: Yukarıdaki yazı, Underground Poetix dergisinin o hiç çıkamayan sayısı için Ekim 2016’da kaleme alınmıştır.

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 Beylerbeyi, İstanbul doğumlu. 2008 yılında Öteki Sinema ekibine katıldı. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. Halen yazmaya devam ettiği Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir