Death Bed: The Bed That Eats (1977)

Amerika’nın ormanlık bir bölgesi. Kalabalık genç bir grup, tatil için metruk bir eve yerleşirler. Fakat küçük bir problem vardır: Evin çıldırmış hormonlu çiftleri, çılgınca ve her şekilde sevişirken (zaten bir korku filminde kalabalık genç grubu ne işe yarar) kocaman dişli, “testere” sesli ve azman boyutlu bir yatak tarafından canlı canlı yenilmektedirler. Hatta tecavüze bile uğrarlar. Grup içindeki tek anasının kuzusu, yalnız ve saf kızımız ise ulvi ışıklı bakirelik gücüyle, yatağı, kurduğu dehşet imparatorluğundan alaşağı eder. Ve fakat… Hmmm… Spoiler uyarısı yapmış mıydım…?

Hayatımız boyunca izlediğimiz pek çok filmde olduğu gibi, ben de yaptığım utanç verici bu davranıştan dolayı azap çekiyorum. Neydi işlediğim günah? İlgi çekmek uğruna, bir tık daha kazanmak adına, şiddeti ve seksi istismar ederek yalan yanlış bir film tanıtımı yaptım. Suçluyum. Ama toplum da suçlu. Elimde tuttuğum dini bir kitapla, karşınızda, utanarak baştan başlıyorum… Bu sefer dikkat! Spoiler içerir!

Yüzyıl önce bir iblis genç bir hizmetçiye aşık olur. Onunla beraber olmak için insan şekline dönüşür ve bir yatak yapar. Beraberlikleri sırasında genç kız ölür. İblisten dökülen kanlı göz yaşları yatağın aç bir varlığa dönüşmesine neden olur. Yatağın kurbanlarından biri olan, diğerlerinden farklı olarak yanıbaşındaki resmin arkasına hapsedilen bir sanatçı bize yatağın geçmişini ve bugününü anlatır.

Genel sinema seyircisinin zevklerine de sahip olmakla beraber daha bilinmeyen, keşfe açık, kötü ve hatta dayanılmaz filmleri araştırmak, izlemek, tavsiye etmek veya uyarmak sanırım genlerimizde olan bir “bozukluk”. Bu davranışımız karşımıza, başkalarına koşa koşa anlatma isteği duyuran baş yapıtlar ve felaketler çıkarabiliyor. Bununla beraber, alışkanlık, şaşırmama ve güven duygusu da yerini alıyor. Acaba, kimilerinin deyimiyle “aşmış” mı oluyoruz? Hiç sanmam. İzlediğim ilk Takashi Miike filmi, deli sayıdaki diğer filmlerini de izleme isteği uyandırmıştı. Ama beşinci filmden sonra başkalarına yer açmaya daha çok gerek duydum. İlk Bollywood korku filminde duyduğum şarkılar bir yerden sonra uzaktan kumandanın hızlı geçme tuşuna basma isteği uyandırmıştı. Oysa şimdi fellik fellik ses kayıtlarını arıyorum. Aynısı olmasa da benzeri çelişkili durumlar eminim çoğumuz için geçerli.

Bununla beraber, kötü film sevgisiyle Death Bed’in karşısına büyük beklentilerle geçmeme rağmen beni şaşırttığını ve eğlendirdiğini söylemeliyim. Kahvaltı, Öğle Yemeği, Akşam Yemeği ve Tatlı olarak dört bölüme ayrılan film, korku kadar neredeyse Monty Python tarzı gerçek üstü bir komediye de kayabiliyor: Esneyen, mide hazmı için Pebto-Bismol içen, insan eti yanında normal gıdalarla da beslenen, kendi kendini düzelten ve film boyunca yatak olmaktan başka bir şekle bürünmeyen aç bir varlıktan bahsediyoruz. Ayrıca yatağın geçmiş kurbanlarının anlatıldığı bölümler de epey komik. Bu kadar da değil. Resim arkasına hapsedilmiş sanatçının Poe’vari yorumlarıyla Jean Rollin ve Luis Buñuel benzeri bir şiirselliği yakalamak bile mümkün. Beklentimin aksine, istismardan çok deneyselliğe daha yakın bulduğumu söylemeliyim. Seyirci için içinde ciddi riskler içeren tam bir karmaşa anlayacağınız.

Genelde filmin efektlerine ve oyunculuğuna yapılan olumsuz eleştirileri yersiz buldum. Death Bed, insan yiyen bir yatağın anlatıldığı 30.000 dolar bütçeli bir film. Böyle bir filmdeki iyi bir oyunculuğun yeri, iyi bir filmdeki berbat bir oyunculuktan çok da farkı olmasa gerek. Kurgudaki bariz aksaklıkları ise bütçe kadar yönetmenin öğrenciliğine yoruyorum. Kadrodaki isim benzerliğinden ibaret Rosa Luxemburg ismi sizi yanıltmasın. Rusty Russ rolündeki William Russ; V (Visitors), Wiseguy, Ally McBeal, Deadwood, The West Wing, Ghost Whisperer, Numb3rs, CSI, The Mentalist gibi bizde de popüler olan dizilerin çoğunlukla konuk oyuncusu olduğu tanıdık bir yüz. Resme hapsedilmiş yazarı oynayan, bana nedense Robert Smith’i (The Cure) hatırlatan  Dave Marsh ise (ki filmdeki ses kendisine ait değil) punk müziğine isim babalığı yapmış, rock camiasının saygı duyulan önemli kalemlerinden biri.

Yönetmen George Barry’nin bir rüyasından esinlenerek projelendirdiği Death Bed’in yapımından karşımıza gelene kadar geçirdiği süreç epey zorlu olmuş. 1972’de sinema öğrencisi iken başlanan film ancak 1977’de tamamlanabilmiş ama gösterime girmemiş. Buna rağmen 1980’lerde, VHS formatındaki bootleg kaydı ilginç bir şekilde İngiltere, Avustralya, ve Yeni Zelanda’da mevcutmuş. Barry, kendi deyimiyle neredeyse unuttuğu filminin ününü, internet üzerinde bir film formunda tartışılırken keşfetmiş. Filmin korsan kayıtlarla kült statüsüne ulaşması kendisini kızdırmadığı gibi, elden geçirilmiş yasal bir baskısı için teşvik etmiş. Böylece 2003 yılında piyasaya sürülen Cult Epics’in dvd baskısı mümkün olmuş. Benim için tüm bunlardan sonra tek üzücü olan, bu filmin yönetmenin tek filmi olması.

Karşımızda ne tam bir sanat filmi, ne tam bir kötü korku filmi var. Aynı zamanda ikisi de birden. En önemlisi de gerçekten tuhaf bir film olması. Bence en az, örneğin bir Carnival Of Souls kadar “özel” bir üne sahip olması gereken Death Bed’i, iki arada kalmışları keşfetmekten korkmayan herkese gönül rahatlığıyla öneriyorum.

Not: Bu filmden serbestçe esinlenerek 2002’de yapılmış bir film var: Deathbed. Favori yönetmenlerimizden Stuart Gordon yapımcı olarak yetinmeyip, yapım belgeselinden anladığım kadarıyla epey katkıda bulunmuş. Erotizm dozu yüksek bu film, genel izleyiciden doğal olarak pek olumlu tepkiler almış olmasa da, Full Moon firması kataloğundaki en iyi isimlerden biri olarak kabul görüyor.

Öteki Sinema için yazan Anıl Seçkin (Quattromosche)

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

Bir yorum var

  1. Anıl Bey’ katılıyorum. Tarifi zor ve emsalsiz bir film.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: