Değirmen (1986) veya Kaygılanmayı Bırakıp Zelzeleyi Sevmeyi Nasıl Öğrendim?

Sene 1914. Osmanlı’nın yavaş adımlarla ilerleyen batışı son yüzyılda koşar adıma dönmüş. Vakay-i Hayriye, Tanzimat, Islahat Fermanı, 1. Meşrutiyet ve 2. Meşrutiyet de Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’nin karaciğer iflasına deva olamamış. Birinci Paylaşım Savaşı, nam-ı diğer Harb-i Umumi öncesi ülkenin başındaki ittihatçı kadro genel iflas halinin altından bir savaş ile kalkmaktan başka bir çözüm bulamamakta. Lakin hangi tarafa nasıl ve hangi bahane ile yanaşılacağı meçhul! Başta İttihatçılar varsa da bürokrasi ve ordu içinde İttihat ve Terakki taraftarları ile Hürriyet ve İtilaf taraftarları sürekli bir didişme ve el-ense çekme uğraşı içinde. Bazen de gazetecilerin, hatta sadrazamların canını alır bu didişme.

Sarıpınar tipik bir Anadolu kasabası. Harap, yorgun. Öyle ki ödeneksizlikten tavanı göçmek üzere olan hükümet konağının içinde itfaiyeci miğferi ile dolaşıyor hizmet jandarması Hurşit (Ali Erkazan). Hükümet konağının hali yaşlı imparatorluğun temsili gibi. Ama kasaba hem canlı, hem de Ermeni Eczacısı Ohanes, Makedon Jandarma Kumandanı İştipli Niyazi ile renkli ve sıcak. Halil Hilmi Bey (Şener Şen) de Sarıpınar’ın kaymakamı. Kültürlü, ince ruhlu. Lakin oturduğu koltuğu dolduramamakta. Fazlaca efendi. Eh, biraz da iş bilmez. Bugünlerde tek sıkıntısı Kızancıklı Naciye’yi (Serap Aksoy) kasabadan sürmek.

Kızancıklı Naciye, gerçek adıyla Nadya aslında bir Bulgar kızı. Kazada pis işlerle uğraşan Murat diye bir serserinin üvey kızı. Murat bir gün kolunda Naciye’nin aslen Bulgar olan annesiyle kazaya çıkagelmiş, Naciye de üç yaşında. Günün birinde Murat’ı jandarma vurmuş. Naciye’nin annesi de çok yaşamamış. Naciye çocuk yaşında kalakalmış ortada. Bulgaristan’daki akrabaları hükümete başvurup Naciye’yi yanlarına almak istese de kaza halkı “Biz bir Müslüman kızını teslim etmeyiz, elbirliğiyle bakarız ona” demiş. Kaza halkı Naciye’ye elbirliğiyle sahip çıktığı için oturak alemlerinin en fettan dansözü olmuş çıkmış.

İşte böylece Halil Hilmi Bey kasabalının şikayetlerine dayanamayıp sancağa başvurunca “bir kadına sözünü geçiremedin” demeye getiren bir cevap alır. Çaresiz, işi kendi başına halletmeye kalkar. Naciye’yi makamına çağırıp azarladıysa da eline yüzüne bulaştırır. Söyledik ya zavallı Halil Hilmi bir kalem efendisi, beceriksiz ayrıca. Eşinden memnun olmayan Halil Hilmi sözde azarlayacakken bando-mızıka ile uğurlar Naciye’yi.

“Hele biraz eskimiş karı kocalar arasında mübah olmayan ne kalabilir ki?”(1)

Kaymakam “Naciye’yi çok fena payladım” edalarıyla ortalıkta dolaşsa da aslında hizmet jandarması Hurşit (Ali Erkazan) dahil herkes olan bitenin farkında! Hele eşraftan Ömer Bey’i (Kemal İnci) hiç sormayın! Pusu kurmuş uygun anı kolluyor. Ömer Bey’in sofrası bir mükellef sofra, oturak alemi çevrede namlı. Sancaktan, vilayetten gelen ekabir takımı hep müdavimi bu sofranın. Kaymakamlar, gider, mutasarrıflar sürülür, valiler azil olur ama Ömer Bey’in gemisi hep yüzer.   Ve Ömer bir punduna getirip davet ediyor oturak alemine Kaymakam Beyi. Evi tamir ettirmek için eşini ve çocuklarını Isparta’ya gönderen kaymakam o sıralar “bekar”, çekingen de olsa tamahkar. Neden olmasın? Başına geleceklerden habersiz tutar Ömer Bey’in bağ evinin yolunu. İzzet-i ikramdan sonra bir de ne görsün? Dansöz bir kaç gün önce “çok fena haşladığı”(!) Naciye! Mahcup Halil Hilmi alışık değil böyle işlere! Ama daha ne gördün ki Halil Hilmi, başına geleceklerin yanında? Zayıf yapılı bağ evi Naciye’nin göbek atışından zangır zangır titremeye başlayınca alır herkesi bir telaş.

“Zelzeleye karşı cesaret yoktur; o son dayanılacak noktanın ayaklar altından kaçmasıdır”(2)

Herkes zelzele oldu diye kaçışırken Halil Hilmi de yerdeki sininin üstüne basarak merdivenden kaçanların üstüne uçar.  Herkes üst üste yığılırken ufak tefek yara bere almayan yok gibidir.

“Bu gecenin bir zelzele ile bitmesinden daha tabii ne olabilirdi?”(3)

Gecenin felaketi keşke bu kadarla kalsa! Keşke sadece hatırlandıkça gülümsenecek yahut en kötü ihtimalle utanılacak bir anı olarak yer etse akıllarda! Halil Hilmi’nin çilesi daha bitmemiştir! Önce Öğretmen Ahmet Masum (Oktay Sözbir) İstanbul gazetelerine yetiştirir haberi:

“Sarıpınar kaza merkezinde  şedit hareket-i arz vuku bulup ehemmiyetli hasar ve zayiat bulunduğu maruzdur. Kaymakam ağır mecruhlar (yaralılar-Y.N.) arasındadır”

Sonra da tez canlı Jandarma Kumandanı Niyazi sancağı olaydan haberdar eder. Kaymakam sabah gözünü açtığında hükümet konağının bahçesinde bir yatakta kafası, kolu bacağı sargılar içinde yatarken bulur kendini. Çok şükür ağır yaralı değildir. Sarıpınar’a pazara gelirken evin önünden geçem köylülere tiyatro olmak dışında kötü bir şey gelmemiştir başına. Görünürde kasabada herhangi bir hasar yoktur. Hatta yaralılar sadece Ömer Efendi’nin oturak aleminin davetlileri ile sınırlıdır.  istanbul gazetelerine ve sancağa çekilen telgrafları duyunca deliye döner Halil Hilmi. Akşam belediye reisine mutasarrıflıktan telgraf gelir. Bir Hilal-i Ahmer yardım heyeti çoktan Sarıpınar’a doğru yola çıkmıştır. Telgraf havalesiyle de Osmanlı tarihinde görülmeyen biz hızla yardım parası gönderilmiştir. Mutasarrıflık kazadaki zarar ziyan ve de tabi ki “ağır mecruh” olduğu söylenen kaymakamın sağlığı hakkında acele bilgi beklemektedir. Kaymakam gerekli cesareti göstererek gerçeği açıklayan bir cevap telgrafı yazsa belki de o gece yanlış telgraf çekenlerin cezalandırılması ile olay kapanacaktır. Ama kaymakam yanlış telgraf olayının oturak alemi ile bağıntılandırılarak kendini koltuğundan etmesinden korkar. Ertesi gün kasabayı ve civar köyleri dolaşmaya çıkar. Köye giderken Hurşit ile yer değiştiren kaymakam, Hurşit gelen kadar, kelebekleri kovalar, ağaçtan meyve yer, koşup yuvarlanırken hurşit de bir kaç saatliğine atlı arabaya kaymakam gibi kurulmanın tadını çıkarır.  Yoksulluk, hastalık sefalet vardır ama zelzele ile ilgili en küçük bir emare yoktur. Böylece gerekli cevap telgrafı asla gönderilmez.

“Yazacak bir şey olmaması da yazacak bir şey, hatta yazılacak şeylerin en iyisi değil miydi? Memleket yıkılmamışsa kabahat onun muydu?”(4)

Zelzele haberi İstanbul’da bomba gibi patlar. Mahmut Şevket Paşa suikastından beri ağır baskılar  altında “matbuat yasağı koyunuz efendim”lerin arasında gazetecilik yapmaya çalışan İtilafçı basın olayı şişirdikçe şişirir. İttihatçı basın durur mu hiç? Onlar da yarışta geri kalmamak için abartının dozunu kaçırınca Sarıpınar’ı yerle bir eden büyük bir afete dönüşür Kızanlıklı Naciye’nin göbek depremi. Yalnız İstanbul ile kalsa gene iyi! Savaş öncesi nazik bir konumda olan imparatorluğa yaranmak isteyen yabancı devletler taziye ve yardımlarını yağdırır.

Kaymam ve belediye reisi devletten gelen yardımı dağıtmak için bir komisyon kurar. Öğretmen Ahmet Masum Balkan Savaşları’ndan sonra kasabaya yerleştirilmiş olan Kosova muhacirlerini yardım parasından pay almak için teşvik etmektedir. Komisyonun içindeki coşkulu yenilikçi ve halkçı Mühendis “Deli” Kazım da Ahmet Masum’u desteklemektedir. Ellerinde dilekçeler ile hükümet konağının kapısına dayanan muhacirleri sakinleştiren Mühendis Kazım sonra attığı nutuğun hararetini perde perde artırarak hükümet karşıtı bir gösteriye çevirir toplanmayı. Kumandan Niyazi nümayişi fazla büyümeden önler.

Gittikçe sarpa sarmaya başlar işler. Ertesi gün Hilal-i Ahmer heyeti, yanlarında yardım malzemeleri ile kasabaya gelir. Yanlarında yalnızca yardım malzemesi yoktur elbet. “Ağır mecruh” olan kaymakamın yerine atanan kaymakam vekili (Erol Durak) de gelmiştir. Makamından da olmuştur zavallı Halil Hilmi! Hurşit bile vekilden emir alır olmuştur. Halil Hilmi’nin yanında kalanlar ise eski dostları Doktor Arif (Orhan Çağman) ve Eczacı Ohanes’tir. Hele Ohanes, yeni kaymakamın mutasarrıfın damadı olduğunu çıtlatınca kaybolur Halil Hilmi’nin bütün umutları.

Ömer Bey, meşhur bağ evi sofrasını yeni kaymakam ve yardım heyetine açar. Sofra gene mükellef. Madem ki ortada zelzele yoktur, yardım malzemelerini de ufak bir rüşvet karşılığında Ömer Bey’e toka etmekte ne sakınca olabilir ki? Bağ evi gecesi bu sefer başka bir zelzele ile nihayete erer. Naciye’yi yardım heyetindeki doktordan kıskanan yeni kaymakam ona okkalı bir tokat atar. Naciye’yi onlardan kıskanan Ömer Bey ikisini de kapı dışarı eder. Yeni kaymakamla doktor, yüzü gözü morarmış halde sokaklarda dolaşmaktadır.

Mutasarrıflıktan bir telgraf daha gelir. Mutasarrıf (Taner Barlas) kasabaya teşrif edecektir. Yaşlı ve hasta mutasarrıf kasabaya kadar geldiğine göre muhakkak çok önemli bir mesele vardır ortada! Zelzele ile ilgili sağlıklı bilgi alamayınca, hele hele zelzele haberinin yalan olduğuna dair dedikodular ortalıkta dolaşmaya başlayınca nazır valiyi uyarmış, vali de mutasarrıfı haşlayarak Sarıpınar’a göndermiştir. Mutasarrıf ise bunun acısını elbet Halil Hilmi’den çıkartacaktır. Halil Hilmi’yi belediye reisinin evine çağırtır. Önce Halil Hilmi’nin çabalarıyla iyi başlayan sohbet ağır bir azarlamaya dönüşür. Artık görevden alınacağına kesin gözüyle bakan Halil Hilmi, eşyalarını kaymakamlıktan eve taşımaya başlar. Felaketler bununla da kalmaz. Ertesi gün vali (Cihat Tamer) de teşrif eder. Otoriter vali hem Halil Hilmi’yi hem de kendisine siyasi yönden ters düşen mutasarrıfı harcamaya kararlı görünmektedir. Bunu fark eden Halil Hilmi daha fazla dayanamayarak görevi bırakır. Sakalını traş eder, memuriyet kıyafetlerini çıkararak halkın arasına karışır. Eski hizmet jandarması Hurşit ile civar köyleri dolaşır. Zelzeleyi tüm çıplaklığı ile halkın ağzından dinler. Sakalsız ve tebdili kıyafet dolaşan Halil Hilmi’yi tanımayan köylülerden, zelzelenin ne olduğunu, kasabaya gelen yardım malzemelerinin kimler tarafından iç edildiğini bir bir öğrenir.

Akşam kasabaya iki telgraf gelir. İlk telgrafta saltanat makamı Sarıpınar’a taziyelerini bildirmekte, ikincisinde de Şehzade Şemsettin Efendi başkanlığındaki bir heyetin Sarıpınar’a hareket ettiğini haber verilmektedir. Artık rezalet valinin de altından kalkamayacağı boyuta gelmiştir. Eski ve yeni kaymakamın basiretsizliği, mutasarrıfın yavaşlığı işleri bu hale getirmiştir. Şehzade, zelzele olmayan bir kasabaya taziyelerini bildirmek için gelecektir. Durum gerçekten umutsuzdur. İşte tam bu anda tecrübeli Halil Hilmi ortaya çıkarak vaziyeti ustaca toparlar. Kasabanın dörtte üçü zelzeleden olmasa bile sefaletten harap haldedir. İnsanlar zaten fakirlikten paçavralar içinde dolaşmaktadır. Şehzade kasabaya geldiğinde yolu üzerindeki bir kaç bina yıkılıp sözde felaketzedeler çadırlara yerleştirilirse her şey hallolacaktır. Kasabaya gönderilen yardım paraları ile de fukara halkın evleri onarılacaktır. Halk neşeli bir seferberlik ruhu içinde Şehzade’nin ziyaretine hazırlanır. Çadırlar kurulur, ateşler yakılır, helva karılır, kasaba meydanında oyunlar oynanır.  

Sabah Şehzade daha kasabayı karşıdan görür görmez vah vah demeye başlar. Hayatı boyunca Beykoz’dan daha uzağa gitmemiştir çünkü. Hele kasaba halkının giyimindeki sefaleti zelzeleye yormakta bir saniye olsun duraksamamıştır. Her şey yolunda gitmiştir. Hatta Halil Hilmi Bey’e “yaralı haline aldırmadan” görevine devam ettiği için Şehzade tarafından altın Osmanlı Nişanı verilmiştir. Mühendis Kazım ne güzel özetlemiştir olanı biteni:

“Bu zelzele hiç olmasaydı icat etmek lazım gelmez miydi beyefendi?”(5)

Reşat Nuri’nin anlatısı burada biter ama Barış Pirhasan senaryoya ufak ama gerekli bir olayı eklemeden edemez: İleriki günlerde Osmanlı İmparatorluğu Almanlar’ın başında olduğu ittifaka katılarak savaşa girer. Yayılmacı devletlerin kanlı paylaşım kavgasından gariban Osmanlı tebaasının payına düşen ise gene “Halife Efendimizin Sancak-ı Şerif”i olur. Seferberlik ilan edilir. Kasabaya verilen yardımlar bağış kabul edilerek geri alınır. Halil Hilmi, göğsündeki altın nişan ile, zavallı kasaba halkı da yıkılmış evleriyle baş başa kalır.

Edebiyat eserlerinin sinema uyarlamalarını yaparken aslına sadık kalmak mı gerekir yoksa serbest uyarlama daha mı iyidir? Bu tamamen gereksiz bir sorudur. Çünkü önemli olan eserin ruhunu kavramaktır. Sadık mı kalınacak, serbest uyarlama mı yapılacak bu tamamen sinemacıların yaratıcılığına kalmıştır. Eserin ruhunu kavrayıp sinema diline çevirmektir bütün mesele. Sadık uyarlamalarla canına okunan nice güzel eser veya serbest uyarlama ile çok başarılı filmlere dönüşen nice ucuz  edebiyat eseri vardır.

Değirmen’in senaryosunu, daha önce söylediğimiz gibi Barış Pirhasan yazmıştır. Senaryo Reşat Nuri Güntekin’in aynı adlı kısa romanından büyük başarıyla uyarlanmıştır. Uyarlama yer yer küçük ayar ve eklemelerle romanın aslına sadık kalınarak yazılmıştır. Aslında Reşat Nuri’nin güçlü kaleminden çıkan bu eser futbol diliyle “al da senaryo yaz dercesine” bir romandır. Derinlikli, çok yönlü bir merkez karakter ve onu çevreleyen ve tek baskın yönleriyle öne çıkan yan karakterler ve okuyucunun tahammül düzeyini zorlayacak abuk tesadüflerden uzakta, doğal akışında ilerleyen olay örgüsü, Reşat Nuri’nin nokta atışı siyasi tespitleri ve alaylı diliyle birleşince defalarca okunsa bile bıktırmayacak güzellikte bir eser ortaya çıkar. Senaryoya uyarlanması bir o kadar başarılıdır.

Yönetmen Atıf Yılmaz’ın başarılı yönetimi ve rol dağılımı da övgüye değerdir. Kaymakam Halil Hilmi ile Şener Şen bire bir örtüşür. Şener Şen’in hamurundaki insanlık ile güçlü oyuculuğundan kaynaklanan bir sihir bu filmde de ortaya çıkar. Evet bu sihir onun kişiliğinden ve güçlü oyunculuğundan gelir ama kişiliğinden ve oyunculuğundan bağımsız evrensel bir tipleme olarak yükselir. Artık bu tipleme, taş devri filmi de çekilse, uzay filmi de çekilse, çağın pisliklerine ayak uyduramayan beceriksiz ama  ince ruhlu güzel insanların idealar alemindeki yansıması olarak akıllara kazınır. Tarık Papuççuoğlu’nun coşkulu, halkçı ve yenilikçi belediye mühendisi Kazım Bey, Cihat Tamer’in otoriter ve çabuk parlayan ittihatçı vali, Taner Barlas’ın itilafçı mutasarrıf Hamit Bey, Kemal İnci’nin istifçi tüccar Ömer Bey ve Orhan Çağman’ın Doktor Arif olduğuna inanmamak için kör olmak lazımdır. Hele Serap Aksoy’dan yaratılan Kızanlıklı Naciye imgesinin başarısı bir zelzeleyi hak edecek cinstendir.

Atıf Yılmaz’ın çok öne çıkmayan bu siyasi taşlaması aynı zamanda bir dönem filmi olarak da mümkün olan en az kostüm ve mekan hatasıyla kotarılmıştır.

Velhasıl en önemli siyasi mizah örneklerimizdenden biri olan Değirmen’in hem romanı hem de Atıf Yılmaz’ın usta ellerinden çıkan filmi bir başyapıttır.

 

(1), (2), (3), (4), (5): Değirmen, Reşat Nuri Güntekin, İnkılap Yayınevi

Yazar hakkında: S. Özgür Ilgın

1977 Yılında Aydın'da doğdu. Üniversitede bir elin parmakları kadar üyesi olan Felsefe Topluluğunun çıkardığı, iki elin parmakları kadar “tirajı” olan Yitik adlı fotokopi fanzinde öykü ve albüm tanıtımları yazdı. Blues, Heavy/Rock, Doom, Thrash, Death, Jazz ve Proggressive müziğe bayılıyor. Sergio Leone'yi David Lynch'i, Stanley Kubrick'i, Metin Erksan'ı, Ertem Eğilmez'i, Nuri Bilge Ceylan'ı, Zeki Demirkubuz'u ve Yılmaz Atadeniz'i çok seviyor, sinema ve müzik gibi eğitiminin olmadığı konularda ukalalık etmekten çok hoşlanıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir