Howl / Dehşet Treni (2015)

İzlediğim en iyi gerilim filmlerinden biri bir trende geçiyordu. Rus sinemacı Andrey Konchalovski’nin imzasını taşıyan Runaway Train kontrolden çıkmış bir trende bulunan iki cezaevi firarisinin başından geçenleri anlatıyordu ve bir dakikası bile boş değildi. Trende geçen ve gerilim dozu yüksek başka birçok film var (Narrow Margin, Cassandra Geçidi, The Lady Vanishes, Unstoppable aklıma ilk gelenler ve listeyi uzatmak da mümkün) ama Dehşet Treni (Howl) maalesef onlardan biri değil. Daha doğrusu şöyle söyleyelim: Dehşet Treni, evet, trende geçiyor ama gerilim kısmı fena halde atlanmış ve bir kez daha klişelere boğulmuş, korkutmaktan çok uzak bir korku filmi var karşımızda. İşin kötüsü ortalıkta çok fazla var bu filmlerden ve içlerinden işe yarar bir tanesini bulmak cidden samanlıkta iğne aramaya benziyor diye düşünüyorum.

Howl Dehşet Treni posterŞehirlerarası trenlerde kondüktör olarak görev yapan ve uzun zamandır beklediği terfiyi bir türlü alamayan Joe yine bir gece seferine çıkar. Bilmediği şey bunun diğer seferlere hiç benzemeyeceği ve o trende yer alan birçoklarının son yolculuğu olacağıdır. Tren bir hayvana (hayvan mı, canavar mı orası karışık tabii) çarpıp arıza yapınca olanlar olur ve gecenin dolunay olmasının da etkisiyle ortalığı kurtadam benzeri yarı insan yarı hayvan canavarlar kaplar. Konu aşağı yukarı böyle. Aslında iyi bir senaryoyla, sağlam bir karakter çalışmasıyla ortaya fena sayılmayacak bir film de çıkabilirdi, ama hayır, filmden her kim sorumluysa (yönetmen mi, yapımcı mı, yazarlar mı, bu gibi filmlerde iş kimde bitiyor söylemek zor bazen) birtakım klişe tiplemelerle (şişman salak genç, güzel ama hırslı kadın, ergen şımarık genç kız vs.) vagonları doldurup, ne idüğü belirsiz canavarlarla izleyiciyi korkutmayı yeterli görmüş ve ne doğru dürüst bir hikaye örgüsü (nedir mesela bu canavarların geçmişi, yarım yamalak, iki cümlelik bir açıklama var ki, o bile kaynayıp gidiyor), ne bir karakter gelişimi (kariyerinde bir türlü ilerlemeyen Joe mesela, pekala cinnet geçirip ortalığı kana bulayabilirdi ve bu bile daha iyi bir senaryo olurdu), ne de dişe dokunur bir gerilim oluşturabilmiş. Asıl mesele de bu zaten. Yönetmen Paul Hyett gerilim meselesini bir şekilde çözebilmiş olsaydı en azından, o zaman diğer konulara fazla da takılmazdık belki. Ama koca filmde izleyiciyi koltuğundan zıplatacak (hadi bırakın onu, koltuğunda huzursuz edecek) tek bir an olmadığı için, Dehşet Treni bir türlü dehşet yaratamadığı için bir süre sonra esnemeye başlamak kaçınılmaz oluyor.

İşin bir de şu yanı var, bu filmler gişede de fazla bir varlık gösteremiyor. Boşu boşuna seans işgal ediyor birçoğu. Gerçi böyle diyoruz da, iyi korku filmleri de gişede iki seksen yatıyor maalesef. Bakınız Ölümcül Oyun (Goodnight Mommy) gerçekten korkutan, her anı endişe içinde izlenen sağlam bir gerilim filmi ama gösterimde kaldığı 3 hafta boyunca 5.000 izleyici bile toplayamamış. Bu başka ve daha derin bir tartışma konusu elbette ama belki de Dehşet Treni benzeri filmlerin yarattığı kuru kalabalıkta izleyici iyi filmleri de kaçırıyor ya da fark edemiyor olabilir. Bu durumda işin bir tarafı da bizim gibi sinema sitelerine, eleştirmenlere, sinema yazarlarına düşüyor, ki en azından kendi adımıza –eksiklerimiz mutlaka olmak birlikte- üzerimize düşeni yapıyoruz diye düşünüyorum. Bir de dağıtımcılar konuya ilgi gösterirse daha da iyi olabilir sanki, ne dersiniz?

Öteki Sinema için yazan: Emrah Kolukısa

Yazar hakkında: Emrah Kolukısa

Uzun yıllar NTV’de kültür sanat editörlüğü yaptı ve Gece Gündüz, Cumartesi gibi programları hazırladı. Empire, Rolling Stone, Sinema gibi dergilerde yazdı; Yer Gösterici adlı online sinema dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Halen Devamlılık Hatası adlı bir sinema blogu yayınlamakta, Medyascope TV’de Hasan Cömert ile beraber Yer Gösterici ve Mecmua adlı programları hazırlayıp sunmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir