Deliverance / Kurtuluş (1972)

Cahulawassee Nehrinde Ne Oldu?

Bazı filmler vardır, vizyon yüzü gördükleri dönem ortalığı kasıp kavurur, sonra da moleküllerine ayrılıp atmosferde dağılır giderler. Sinemaya ya da filmin konusuna özel bir ilgi yoksa kişinin hayatının, o sessizlik yemini etmiş filmi bulmasının imkanı ihtimali yoktur. Bu filmlerin büyük çoğunluğu da gözden düşmeyi haketmişlerdir hani. Çoğu dünyaya bir şey anlatmak için değil, kuvvetli blockbusterlar olmak için gelmiştir sonuçta. Ancak bunların arasına bazen öyle filmler girer ki keşfedilirlerse seyirciyi alıp götürürler, artık ne beyazperde eski beyazperdedir, ne hayat eski hayattır. Sinema kaşifinin o filmi tecrübe ettikten sonraki ilk gerçek tepkisi, onca çöpü meşhur edip şuncacık filmi inatla gelecek kuşaklardan gizleyen popüler kültür tanrılarına lanetler sıralamak olur. Haklıdır da, sıralanmalıdır. 1972 yapımı Deliverance işte o ağzı mühürlü filmlerden. Muhteşem bir hikaye, muhteşem oyuncular, dudak uçuklatan bir sinematografi nasıl olmuş da bugün hakkında konuşulmaz bir noktaya gelmiş, bunu asla anlamayacağım.

Şehir hayatından kopup kendilerini doğa sporlarına vermek isteyen dört metropol erkeği (Lewis, Ed ,Bobby ve Drew), Georgia’nın ıssız yeşilliklerinde kano sürmek için Cahulawassee Nehri’ne giderler. Muhteşem bir güzelliğe sahip nehir ve çevresindeki doğa, birkaç ay içinde yapımı bitecek olan baraj yüzünden sular altında kalacaktır ve dörtlünün kano gezisi için tek fırsatları vardır. Kibirli ve kendinden emin tavırları bölge sakinleri tarafından hoş karşılanmayan dört arkadaş, iki kano ile yolculuklarına başlarlar. İlk günü kazasız belasız atlatan grubun yolu, ikinci günün öğleninde bölge sakinlerinden bir ikili ile kesişir. Ed ve Bobby belaya karışmak istemeseler de bölgenin yerlileri şehirlileri sıkıştırmaya kararlıdırlar. Sakin başlayan kano gezisi, büyük bir dehşeti beraberinde getirmek üzeredir.

James Dickey’in 1970 yılında yayınlanan aynı adlı kitabından uyarlanan Deliverance, kendi türünde çok iyi bir film olmasının yanında Hollywood Sineması’nın tarihine de bir ölçüde yön veren, fazlasıyla önemli bir eser. Filmin Rotten Tomatoes’ta %94 gibi hayli yüksek bir puana sahip olması ve pek çok prestijli sinema listesinde yüksek sıralarda yer edinmesi inanın ki bir abartı değil. Deliverance için sağlıklı bir analiz onu iki aşamalı değerlendirirsek daha rahat yapılmış olacaktır.

Deliverance’ın Hikayesi Üzerine:

Şehirli kendine güvenen erkeğin taşra ile girdiği çatışma, 70’ler sinemasında özellikle gerilim odaklı hikayelerde hayli ilgi görüyordu. 1971 yılında Spielberg’in televizyon için çektiği ancak sonradan sinemaya taşınan Duel ya da 1974 yılında vizyona giren ilk slasher’lardan Texas Chainsaw Massacre, metropol insanı ile taşra arasındaki gerilimi, korkuya daha çok yakınsayarak anlatan ve büyük başarı kazanan diğer örneklerdi. Bu filmleri bu kadar ilgi odağı haline getiren neydi peki? Neden sinema, Amerika’nın güneyindeki korku hikayelerini içinde barındıran Southern Gothic isimli alt edebi türe böyle bir ilgi geliştiriyordu?

Bu sorulara feminist sinema eleştirmeni Carol J. Clover, korku sineması için çok önemli bir eser olan Men,Women and Chainsaws adlı kitabında Deliverance örneği üzerinden zihin açıcı cevaplar sunar. Clover’ın dediklerini dikkate alarak 1970’ler sinemasını (ve Amerika’nın sosyoekonomik durumunu) değerlendirdiğimizde, ciddi bir güney korkusunun şehirli bireyin hayatında bulunduğunu görürüz. 1970lerde endüstrileşmenin yaşamsal bir zorunluluk sayıldığı (ve bu uğurda verilen Sivil Savaş’ın (1861-1865) tarihi ve duygusal olarak büyük önem teşkil ettiği) Amerikan toplumunda güney kesimlerin kendini inatla tarım ve hayvancılığa bağlaması, şehirleşmeden (urbanization) uzak durulmaya çalışılması şehir hayatıyla büyümüş metropol insanını ürküten bir durumdu. Bu durum, şehirlinin Amerikan köylüsünü hem sınıfsal hem de kültürel olarak aşağı konumlandırmasını ve onu marjinalleştirmesini beraberinde getiriyordu. Marjinalleştirme politikası ise, kültürel olarak güneyi tektipleştirip onu tecrit etmekten oluşuyordu. Güneyli Amerikalı eğer beyaz ise fakir ve eğitimsiz sayılıp redneck olarak anılmaya mahkum ediliyor, bu redneckler olabildiğince uygarlıktan yaşam tarzı olarak uzak, aşırı çocuk yapan ve enseste açık insanlar olarak lanse ediliyordu. Siyah Amerikalı ise çok daha çirkin bir tektipleştirmeye maruz kalıyor, fiziksel özellikleri karikatürize ediliyor ve hala kölelik yıllarında  gibi yaşadığı izlenimi veriliyordu (Siyah Amerikalı buna rağmen bu marjinalleştirme politikasından gerek ülke genelinde etnik kimlik adına verdiği savaşlardan, gerekse güney kesimleri nitelendiren ve kuzeyin metropol hayatına rakip oluşturan bir sermaye gücü olmamasından ötürü bir ölçüde uzak kalabilmişti).

Hollywood’un yetmişlerde Deliverance, Duel ya da Texas Chainsaw Massacre gibi filmlerle bu marjinalleştirme politikasına katkıda bulunan ya da bu politikanın yansıması olarak korku/gerilim alanında büyük rağbet gören yapımlara ilgisinin oluştuğunu söylememiz gerekir. Bu filmlerin önceden yaratılan bir stereotipi kırmadığı, bilakis geliştirdiği pek çok nokta olmuştur. Buna rağmen filmlere sağlıklı yaklaştığımızda tek taraflı propaganda yapılmadığını, metropol insanının da ciddi eleştirilere maruz bırakıldığını görürüz.

Deliverance özelimize gelelim. Film yukarıda bahsettiğim redneck tiplemesini ilk dakikalarından seyircinin gözüne sokar. Dört metropol erkeğinin mola verdikleri benzin istasyonu dişleri dökülmüş, fiziksel olarak çökmüş yaşlılar ve (ensestin iması olarak) zihnen ya da fiziken doğuştan sakatlık taşıyan çocuklar ile doludur. Buna rağmen film, Amerikan köylüsünü doğası gereği kötü göstermez; taşralıların metropol insanlarını sevmemesi için onlara geçerli sebepler verir. Zaten kültürel olarak bir tecrite maruz kalan Güneyli’nin hayatı, yakın zamanda tamamlanması planlanan baraj yüzünden fiziken de tacize uğramaktadır. Endüstrileşme öyle ya da böyle güneyi istemektedir, eğer toplumu endüstrileştiremiyorsa, onun yaşama alanını yok edecektir. Deliverance bu ciddi problemi ilk dakikalarındaki arkadaş konuşmalarında olabildiğince net bir şekilde seyirciye dile getirir. Bu noktadan sonra filmde/kitapta beklenen gerilim, zaten yaşam alanı taciz altında olan taşralının göstereceği reaksiyon üzerine kuruludur. Bu reaksiyon da, (Clover’ın kitabında detaylıca analiz ettiği üzere) filmin sinema tarihine geçmiş “tecavüz” sahnesidir. Filmin bu çok kritik sahnesi, taşranın kapitalizmin kendisine yaptığı maddi ve manevi tecavüze karşı “dişe diş” eylemidir.

Deliverance’ın gücü tecavüz sahnesinin ardından da metropol insanına karşı tepkisel yaklaşımını bir ölçüde devam ettirebilmesinden gelmektedir. Yaşadıklarının yarattığı stressten ötürü soğukkanlılığını yitiren Drew’in suya düşüp kaybolması, akıllara şu soruyu getirir? Drew kendini suya mı atmıştır yoksa tepedeki bir “redneck” tarafından mı vurulmuştur (bir diğer deyişle hala taşranın sembolik intikam süreci devam etmekte midir?) ? Film bu soruya asla net bir cevap vermez ama Drew’in arkadaşlarını “birilerinin kendilerine ateş ettiği önkabulü” üzerinden hareket etmeye yöneltir. Metropol insanı, paniğe kapıldığında paranoyaya kurban gitmeye ve işleri daha da çıkmaza sokmaya meyillidir.

Deliverance’ın bu hikaye mimarisi her ne kadar eş kalitede bir daha sinemaya yansıtılamasa da film, dönemindeki diğer benzer temalı örneklerle korku sinemasının slasher alttürüne kırk yıllık malzeme çıkaracak zemini yaratacaktır. 

Deliverance’ın Sineması Üzerine:

Hikayesinin etkileyiciliği bir yana, filmi seyreden herkes, Deliverance’da kameranın doğal hayatı beyazperdeye taşımadaki ustalığına hayran kalacaktır. Gerçekten çok etkileyici ve zor planları barındıran film, sinematografisi ile seyircinin kalbini çalmayı çok iyi biliyor. Filmde bu işin sorumluluğunu Spielberg’in Close Encounters of the Third Kind’ı (1977) ile Oscar kazanmış, Hollywood’un en güçlü sinematograflarından Vilmos Zsigmond almış. Gerçekten de Deliverance’da boşa harcanmış tek bir plan yok, her bir sahne ayrı bir derinlikte. Özellikle karakterlerden Ed’in “dişsiz taşralı” ile çatıştığı sahne başka bir kameranın elinde kotarılamazdı, bu kesin.

Bu kadar eşsiz bir kamera, muhteşem oyunculuklarla da birleşince Deliverance’ın hiçbir eksiği kalmıyor. Başta Jon Voight ve Burt Reynolds olmak üzere tüm oyuncu ekibi çok zekice seçilmiş. Oyunculuklar ve kitabın yazarı James Dickey’in de bizzat yazım sürecine dahil olduğu senaryo, seyrettiğimiz gerilimi büyük bir gerçekçilik seviyesine taşımış. Bu yüksek kalite Deliverance’ı Hollywood’da taklit dahi edilemeyen bir filme dönüştürmüş (öyle ki bir remake fikri bile masaya yatırılmıyor). Aradan geçen kırk seneye rağmen filmin yarattığı gerilimin bir nebze bile sönümlenmediği ise çok muhtemel, filmi seyrederken ne tempo yavaş geliyor ne de klişelerle karşılaşıyoruz.

 Ve tabii ki filmin meşhur müziği Dueling Banjos. Country müziğin çok önemli enstrümantal örneklerinden olan Arthur “Guitar Boogie” Smith bestesi şarkı, filmin ilk dakikalarında iki karakterin karşılıklı gitar/banjo çalmaları ile icra ediliyor. Arthur Smith’ten izinsiz kullanılması nedeniyle ciddi telif davalarını beraberinde getiren bu sahne, aslında oldukça zeki bir kamera kurgu harikası çünkü banjoyu çalan çocuğu oynayan Billy Renden aslında bir banjo müzisyeni değil. Banjo çalma sahneleri için yerel müzisyen Mike Addis double double’lık yapıyor; sahne sırasında Renden’ın arkasında duran sanatçı, sanki çocuk oyuncunun kollarıymış gibi banjoyu çalıyor ve doğru kamera açıları ve kısa planlar sayesinde seyirci olarak farkı neredeyse anlamıyoruz.

Deliverance kesinlikle seyredilmesi gereken bir film, günümüzde adının bu kadar bilinmez olması sinemanın gücüne net bir hakaret. Hollywood bu filmin gerek hikayesine yaklaşımındaki ustalığı gerekse sinematografik yetilerini biraz daha ciddiye alsaydı belki de bugün çok daha farklı bir Amerikan Sineması’nı takip ediyor olabilirdik. Kesinlikle önceliğiniz haline getirin bu filmi, pişmanlık size en uzak duygu olacaktır.

Öteki Sinema için yazan: Yigilante Kocagöz

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

2 Yorumlar

  1. Yiğit, yazı inanılmaz iyi, ellerine sağlık.

    Film dört dörtlük, janrını tanımlayacak olsam ‘metropolitaxplotation’ diyesim var, fazla zorlama olacak diye kullanmak istemiyorum :)

  2. Yigilante Kocagöz

    Bu filmi seyrettiğim en iyi filmler listesine ilk beşten sokarım rahatlıkla. O kadar iddialı, janrın tanımına da bittim:)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: