Der Golem / Golem (1915)

“Cansıza can vermek ve Astaroth’un sihirli sözcüklerini söylemek, büyüyü bilenin hakkıdır.”

Erken dönem Alman sinemasının önemli kuramcılarından olan Max Reinhardt’ın öğrencilerinin geniş kitlelerle ilk kez buluştukları Der Student Von Prag’ın (Yönetmen: Stellan Rye -Wegener’in katkılarıyla-, Almanya, 1913) hemen ardından gündeme gelen Der Golem, çıkış noktasını resim ve mimariden alan dışavurumcuların, (arkaik olarak adlandırılabilecek dönemlerinde) sinema tarihine armağan ettikleri ilk canavar filmlerindendir.

Önceki filmde, sinemada hemen her dönemin karşımıza çıkan konularından birini, ruhunu şeytana satan bir karakterin (belki de 1. Dünya Savaşı’na giden yolda kişilik parçalanmasına uğramış yaşlı Avrupa’nın) trajik öyküsünü masaya yatıran Dışavurumcular, bir yıl kadar sonra ünlü bir Yahudi efsanesini perdeye taşımışlardır.

Frankenstein’dan Dracula’ya ve King Kong’a kadar pek çok korku imgesinin öncülü konumunda bulunan ve zorlama bir yorum sayılmazsa Carlo Collodi’nin Pinokyo’yla da ilişkilendirilebilecek olan Golem, 16. yüzyılda Praglı bir hahamın kilden bir heykel yapmasıyla başlar. Canavarımsı görünüme sahip olan yaratığın, imparator tarafından topraklarından çıkarılma endişesi taşıyan Yahudileri koruyan bir simge olması düşünülmüştür. Bir süre sonra canavar, Haham Löw’ün hazırladığı büyülü bir formülle canlanır ve yaratılış amacına uygun olarak insanlarına yardımcı olmaya çalışır; ama araya giren bir gönül ilişkisi (!), herşeyin altüst olmasına yol açacak, kahramanımızın yok edilmesi zorunlu hale gelecektir.

Gustav Meyrink’in aynı adlı eserinden uyarlanan ve gettolarda mutsuz bir azınlık konumunda olan Yahudilerin dili ve isyanı anlamına gelen -Kafka’nın da başlıca esin kaynaklarından olan- Golem’in felsefi/sosyolojik bağlamda en büyük başarısının, bu toplumun yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra yaşayacağı büyük trajediyi öngörmesi olduğu söylenebilir. Bu öngörünün, metafizik olgulara yaslanan bir kurtarıcının varlığına karşın ‘kaçınılmaz son’u kapsaması ayrıca önem taşımaktadır. (Bu bağlamda; Löw’ün insanlarını kurtarmak için yarattığı mucizelerin içinde Musa ve Kızıldeniz görüntüleri olsa da, sonuçta Golem kaybedilmiş ve Shelley’nin zavallı karakterine benzer bir sona yuvarlanmıştır. Bu çıkışsızlığın ortasında, Yahudiler için sürgün ve soykırım kaçınılmazdır.) Gerek Shelley, gerek de sinemasal ardıllarında karşımıza çıkan korkunç görünümlü ancak iyi yürekli ve insanlar tarafından bir türlü anlaşılamayan canavar betimlemesinin sinemadaki ilk örneklerinden olan Golem, arkaplanına yerleştirdiği ‘karanlığa mahkum toplum’ irdelemesiyle, sinemada kendisinden sonra gelen yaratık imgeleminden ayrıksı ve olasılıkla daha ileri bir noktada bulunmaktadır.

1920 yılında yine Paul Wegener tarafından, bu kez Carl Boese ile birlikte ikinci kez ele alınan filmin görüntü yönetmenliğini ünlü Karl Freund üstlenmiştir. Oyuncu kadrosunda önemli bir değişiklik olmamasına karşın, ikinci versiyon (biraz da dışavurumcuların manifestolarını olgun örneklerle hayata geçirmelerinden ve sonraki yazılarda da değineceğimiz Weimar Cumhuriyeti’nin ülkedeki kaotik ortamı pekiştirmesinden olsa gerek) daha başarılı bir yapım olmuştur. 1915 yapımı filmin dışavurumcu (ekspresyonist) sinemanın erken tarihinde önemli bir başlangıç teşkil etmesinin bir başka nedeni ise, akımın en usta yazarlarından biri olarak nitelendirebileceğimiz Henrik Galeen’in ilk senaryosu olmasıdır. Sadece bir kaç yıl sonra Nosferatu’dan Mumyalar Müzesi’ne bir dizi karanlık başyapıta hayat verecek olan Galeen, Golem’de, tecrübeli Wegener’le birlikte ilk kez yönetmenlik koltuğuna da oturmuştur. Akımın süreç içinde olmazsa olmazı anlamına gelecek mimari öğeler ve aykırı dekorların Robert Dietrich ve Rochus Gilese ikilisi tarafından hazırlandığı filmde; ekspresif anlatının sonradan klişeleşecek unsurlarından olan yapıbozumuna uğramış, ürkütücü ve sürrealist mekanların ilkel örneklerine rastlamakla birlikte, asıl başarının, kariyerinde Der Student Von Prag’ın yanı sıra Lupu Pick’in sessiz klasiği Ray da bulunan (1924) Guido Seeber’in ışık-gölge oyunlarıyla sağlandığının altını çizebiliriz.

Golem, Dışavurumcu sinemanın abartılı makyaj ve oyunculuk gösterisi sunmasına olanak tanıması ve Caligari’ye giden yolda giderek daha karanlık, fovist; hatta kitsch bir estetiğe zemin hazırlamasıyla da önemli bir konumda bulunmaktadır.

Öteki Sinema için yazan: Tuncer Çetinkaya

Yapım: Almanya / 1915 – Yönetmen: Henrik Galeen, Paul Wegener – Senaryo: Henrik Galeen, Paul Wegener – Görüntü Yönetmeni: Guido Seeber – Oyuncular: Paul Wegener, Lyda Salmonuva, Albert Seinrück, John Gottowt, Carl Ebert

Tuncer Çetinkaya: 1971 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini, memleketi Antalya’da tamamladı, Gazi ve S. Demirel Üniversitelerinde Resim eğitimi aldı. İllüstrasyonlarını “Sanalçağa Eskizler / Yeldeğirmenlerine Karşı” adlı bir albümde toplayan ve çeşitli kentlerde karma – kişisel sergiler açan Çetinkaya; “Yeni İlkyaz”, “Şehir Işıkları”, “Kent ve Sanat” ve “Kalekapısı” gibi kültür sanat dergilerinde editörlük görevini üstlendi. Kuruluşundan bu yana Modern Zamanlar Sinema Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmenliği’ni sürdüren ve iki çocuğa sahip olan Tuncer Çetinkaya, Antalya Güzel Sanatlar Lisesi’nde sanat eğitimcisi olarak görev yapmaktadır.

Yazar hakkında: Misafir Koltuğu

Öteki Sinema ekibine henüz katılmamış ya da başka sitelerde yazan dostlarımız her fırsatta harika yazılarla sitemize destek veriyor. Size de okuması ve paylaşması kalıyor...

2 Yorumlar

  1. Tuncer Çetinkaya’dan bizi köklerimize döndüren bir yazı. Kendisine sonsuz teşekkürler.

  2. Der Golem hakkında enfes bir Türkçe içerik. Tuncer’e çok teşekkür ederim. Sanırım bu Alman dışavurumcu sinema örneklerinin devamı da gelecek…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: