Antlaşma Gereği; Diabolus In Musica ve The Devil’s Violinist

Klasik Batı Müziği’nin fantastik uzamlarını kesip atarsak, geriye zihinlerde salt bir yaşamöyküsü bırakmaktan öteye geçemeyiz. Klasik Batı Müziği fantazyayı şekillendirdiği kadar, zihnin en ücra köşelerinde oldukça karanlık ama karanlığın fevkalade biçimde eğlenceli, ama ironik bir biçimde de trajedik olduğu bir kapı açmaktadır.

Bestekarların hayatı beyaz perdeye yansıdığı vakit bu trajedi, bu karanlığın çekiciliğinde ve davetkarlığında ana görevi üstlenir. Bu hususta bir bestekar için söylenebilecek en lütufkar cümle “Ben Şeytan değilim, ben Şeytan’a hizmet ediyorum ve siz (yani Paganini) benim ustamsınız” olmalıdır. (The Devil’s Violinist’ten bir replik) Bu cümle buradaki motto’dur. Bir bestekarı döneminin mega-starlığı konseptinde incelediğimizde, popülerliği ile beraber karanlık ve davetkar alt-kimliğini de keşfe çıkmış sayılmaktayız ve özellikle performans sahnelerinin genel olarak bu karanlık alt-kimliğin dışavurumu olması şaşırtıcı değildir. Alt-kimliği şekillendiren karanlık, yetenek ve tüm zamanlara yayılan deha ile özdeşleştiğinden, bir bestekarın yaşamöyküsünün en rahat ve özgür vuku bulacağı alan fantazyanın alanıdır. Bu cümleden de yola çıkarak bestekarın fantazyanın sınırlarına dahil olan karanlık ve davetkar bölümünün salt bir yaşamöyküsünden ziyade ütopik/dystopik olduğunu söyleyebiliriz. Dystopya’nın sınırlarına dayanan trajedi bizlere Goethe’nin Faust’unu anımsatır ve vaat edilen gelecek ve zengin kariyerden ziyade Şeytan yahut Mephistofelles ile olan antlaşmanın çözülemez ve kopartılamaz maddelerinden beslenir. Öyle ki Paganini’nin dehasının ve yeteneğinin yanı sıra, içinden çıkamadığı, derinlerde hapsolmuş bir trajediyi dehanın bütününe dayayarak daha da dip bir bataklığa gömer. Sırada bu dystopya’yı sunan Faust-vari öğelere değinmek ve trajedinin ne zaman, nasıl ve hangi şartlarda çıktığına bakmak gerekiyor.

DIABOLUS IN MUSICA

Dönemsel olarak bir bestekarın varoluşu beyaz perdede ve kimi yaşamöykülerinde özellikle kutsal bir antlaşmaymış gibi Goethe-vari bir kurguyla sunulmaktadır ve trajedi, varoluşun antlaşmayı bozduğu ve yok saymak istediği yerde karanlığın en derinliklerine varır. Popülerlik ve mega-starlık, antlaşmanın henüz başladığının, tüm zamanlara yayılarak ölümsüzleşeceğinin daha ilk adımlarıdır sadece.

The Devils Violinist 02

İşte bu nedenle The Devil’s Violinist’in (Bernard Rose, 2013) metni burada Goethe-vari kurguyla işlenir. Paganini’nin (David Garrett) menajeri ve himaye edeni Urbani (Jared Harris) bilge olduğu kadar gizemli karakteriyle Mephistofelles’in antlaşma teklifini Paganini’ye açılış sekansında sunar; üstelik el sıkışmak yeterli değildir, Paganini’den yazılı antlaşma metnine bir de kendi imzasını ister. Paganini burada tam da Faust’un kendisidir; yeteneği dilden dile dolaşmış, her yerde takip edilen ve hayranlık duyulan, ölümsüz, Dünya’nın EN BÜYÜK keman sanatçısıdır. Trajedi ise Paganini’nin antlaşma gereği değil, varoluşunun bir parçasının bu antlaşmayı daha fazla sürdüremeyeceğiyle orantılı olduğu kadar, karanlığın en derin, fantazyanın en dystopik olduğu anlarına tekabül etmektedir ve bu karanlık tam da ellerinin içinde olan ama çok da uzak olmayan bir gelecekte hiçbir zaman ulaşamayacağı bir aşkla da örtülüdür; yani, Paganini tarafından keşfedilen, onun sayesinde gün ışığına çıkan bir yetenek olan Charlotte (Andrea Deck) ile…

Karanlık tarafın davetkarlığı ve çekiciliği burada başlar. Paganini’nin tüm zamanlara yayılmış şeytani efsaneliği bu metinde kumar ve kadın düşkünlüğüyle değil, bu antlaşmanın sınırları içinde kendi varoluşunu çözmesi yahut çözümleyememesiyle; Charlotte’a uzak ve yakın olarak dışa vurulmaktadır. Bir bestekarın trajedisi ve en dystopya’ya gömülü olduğu anlar ise izleyici ve kimi yaşamöykülerinin okuyucusu için en cazip gelen anlardır. Burada motto’yu tekrarlamakta fayda var:

Ben Şeytan değilim, ben Şeytan’a hizmet ediyorum ve siz benim ustamsınız…

Trajedinin en derin olduğu anlarda, varoluş sıkıntısının getirdiği bir bocalama, antlaşmayı bozma istemi yatmaktadır. Artık bir bestekara layık görülen şeytani sıfatlar ve özdeşleştirme, kimin Şeytan olduğu ve kimin kime hizmet ettiğiyle alakalı olarak denklemleri bozmaya başlar. Paganini’ye neden bu “Şeytan” sıfatının yakıştırıldığını ve neden ölümsüzlüğünde pek çok fantastik vasıflarla anılır olduğunu, yeteneği ve müziği kadar, bu varoluş sıkıntısı da ifade etmektedir. Urbani’yle girdiği keyif dolu ve dehasının takdirle karşılandığı bir dilim, yavaş yavaş bu dilimin aldatmacalarla dolu olduğunu Paganini’ye hatırlatır ve bunu idrak etmesini sağlar.

Urbani’nin hileli oyunları Paganini’yi çok derinden sarstığı kadar ismine pek çok sıfat daha ekler ama tüm trajediye ek olarak Paganini’nin Şeytan’a en yakın olduğu zaman diliminin, Mephistofelles olan Urbani’den ayrılmak üzere olduğu; yani dystopya’nın en derinlerine battığı zaman dilimi olduğunu belirtmekte fayda var. Hatta yazının motto’su olan bu repliği Urbani tam da kırılma anında; antlaşmanın feshedildiği noktada söyler. Charlotte, Urbani’nin himayesinde olan Paganini’ye hileli(!!!) bir biçimde yakın, Urbani’nin himayesi olmayan Paganini’ye ise ironik bir biçimde fiziksel olarak uzak ama ruhen daha yakındır.

Urbani’nin himayesinden çıktığında ise düşen başarısını ve ölümüne doğru giden yolda elinde kalan tek vasfı notalara dökerek gelecek nesle bırakmak isteği, Paganini’nin ölümsüzlüğe antlaşma dışı vardığı en yakın an olup, trajedi denklemini tamamen bitirdiği yerdir. Dönemsel olarak gelen tanınmışlığın ve hayran kalınan keman yeteneğinin sırada tüm nesillere bırakılacak bir değer olarak görüldüğü, Paganini’nin zihninde yer etmiştir. Artık onu sadece dönemin Avrupa ve Amerika’sı değil, tüm nesiller ve tüm coğrafyalar bir besteci ve keman dehası olarak tanıyacaktır. Paganini’nin ölüme en yakın olduğu, aşkına hiçbir zaman kavuşamayacağı, tüm yollarının tıkandığı bir dilim, onun en efsanevi olacağı zaman dilimidir de. Her ne kadar kulağa yabancı gelse de, burada artık antlaşma gereği yaşanan ve yaşanacak bir trajediyi göremeyiz. Goethe-vari kurgu Paganini açısından derin trajediyi artık bitirmiştir. Paganini tam da çaresiz olduğu yerde ölümsüzdür.

-*-

Bu sebeple de fantastik uzamları kesip atarsak, efsanelerden ve yakıştırılan her türlü fantastik sıfattan uzaklaştırılmış salt bir yaşamöyküsünden başka bir şeyle karşılaşamayız. Ancak Goethe-vari bir kurguyla kurulan bir yaşamöyküsü, trajedinin tüm safhalarını yerli yerinde göstermek açısından ideal bir sunum ortaya koyar. The Devil’s Violinist bu açıdan bakıldığında taşları yerli yerine oturtarak bir dehanın, dehayla birlikte gelen karanlığın içinde nasıl tüm zamanlara yayılan bir efsaneye dönüştüğünü sunmaktadır.

Öteki Sinema için yazan: Burak Bayülgen

Yazar hakkında: Burak Bayülgen

1983′te İstanbul’da doğan Burak Bayülgen yedi yaşında korku filmleriyle tanıştı. İlkokulda hayallerinde korku sinemasını meslek edinip Freddyler ve Jasonlar ile iç içe bir hayat düşleyerek bir kaçış yaşayan Burak lisansını ve yüksek lisansını Sinema-TV üzerine tamamladıktan sonra en çok yapmak istediği işe, yani yazı yazmaya koyuldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir