Kirpiler mi Daha Çok Üşür Yoksa Köpekler mi: Dogs of Berlin

Nedir bu birdenbire doğan tedirginlik,
bu kargaşa? (Nasıl da asılıverdi suratı herkesin!)
Sokaklar, alanlar neden böyle çabuk boşalıyor,
neden dalgın dönüyor evine herkes?

Gece oldu, Barbarlar gelmedi de ondan.
Sınırdan dönen birtakım kimselerse
Barbarlar yok artık, diyorlar.
Peki, şimdi Barbarlar olmadan ne yaparız biz?
Ne de olsa bir çözümdü onlar sorunlarımıza. (Kavafis)

Alman Futbol Milli Takımında oynamayı seçmiş Türk kökenli Orkan Erdem isimli bir futbolcu öldürülür. Evli olmasına karşın sevgilisinin yanında bulunan cinayet masası dedektiflerinden Kurt, tesadüfen olay yerine gelir. Cesedin kim olduğunu tespit eder etmez, hassas bir durumla karşı karşıya olduğunu düşünerek nöbetçi olmamasına karşın duruma el koyar. Bir sonraki akşam Almanya-Türkiye futbol maçı olduğunu bilen Kurt, en iyi oyuncusundan yoksun Almanya’nın maçı kaybedeceğini tahmin eder ve hızla bahis oynamaya gider. Bir dedektifin olay yerini hatta delilleri bile emniyete almadan bahis oynamak için saatler harcaması hayli “tuhaftır” ancak bu tuhaflık ilerleyen sahnelerde aydınlanacaktır. Kurt, bu cinayetle birlikte çeşitli çetelerin ve grupların birbirine gireceğinden hareketle cinayetin maç sonuna kadar gizli tutulması yönünde amirlerini ikna etmeyi başarsa da, asıl amacı Türk milli takımının bahis oranının düşmesini önlemektir. Yine de, öngörüsü gerçekleşecek, neo-naziler, Türkler, Sırplar, Araplar, yozlaşmış Alman yöneticiler birbirine girecek hatta bazı zamanlar kan dökülmesinin önüne geçilemeyecektir.

Bundan sonraki kısım sürprizbozan (spoiler) içermektedir.

Kurt, dizinin merkezinde yer alan karakterlerden biridir. Evli ve iki çocuğu olmasına karşın zamanının çoğunu evinde değil de sevgilisinin yanında geçirmektedir. Dizi boyunca hemen herkes –buna Kurt’ün sevgilisi ve kendisini soymaya kalkışan sabıkalı bir çalışan da dâhildir-  Paula’yı “düzgün ve mükemmel” bir kadın olarak niteler. Buna karşın, içki bağımlısı, çocuklarıyla ilgilenmeyen, sorumsuz hatta erkeklerle telefonda seks yapan bir kadının yanında kalmayı tercih eden Kurt’ün mükemmel bir kadın olan karısının yanında bulunmaması ve hiçbir şekilde ona destek olmaması sevgisizlik olarak görülebilir. İlerleyen sahnelerde Paula’nın, “Almancı” olarak nitelenen ve kendisiyle yatmak için numaralar çeviren sahtekâr bir Türk’le birlikte olması izah edilmeye muhtaçtır. Burada vurgulamak istediğim kadının aldatması değil, aldattığı erkeğin Türk olmasıdır. Kocası eski bir neo-nazi’dir ve onlara göre Türkler aşağı ırk olarak görülür. Kurt’ün eski Almanya’yı, Paula’nın ise yeni Almanya’yı temsil ettiği iddia edilebilir. Paula, sabıkalıların topluma kazandırılmasına yardım eder, yardımseverdir, ayakları üstünde durmaya çalışır, ailesinde olsa bile ırkçı düşünceye sahip insanlardan uzak durur. Bu ideal kadının kocasını aldattığını söylemesi ve bunu kocası kendisinden af dilemek üzereyken yapmasının açıklaması, ikinci sezonda kendine yer bulacaktır düşüncesindeyim.

Kurt’ün ailesi olarak bir erkek kardeşi ve annesi vardır. Kardeşinin ve annesinin de neo-nazi olduğu hatta bu kardeşlik örgütünün anne-babası tarafından kurulduğu öğrenilir. Eskiden Kurt’ün de bu örgüte üye olmasına karşın suçlularla mücadele etmek için polis olmayı seçtiği ve onlarla bağını kopardığı anlaşılır. Dizide anneye yer verilmişken, baba yoktur. Bir anlatıda babanın yokluğu, genellikle örnek alacağı bir figür bulunmayan erkek kahramanın uyumsuz, toplumdışı ve asi oluşunu vurgulamak içindir. Oysa Kurt, ırkçı bir kardeşlik örgütünden ayrılarak düzgün bir hayatı seçmiş ve toplum adına faydalı bir iş yapmaktadır. Büyük erkek çocuk olmasından dolayı örgütün başına geçmesi için yetiştirilen ancak babanın ortadan kalkmasıyla özgürleşen Kurt örgütten ayrılmayı başarmıştır. Kurt’ün polisliği tercih etmesiyle, kardeşlik örgütünü kuran annesinin büyük hayal kırıklığı yaşadığı, annenin “sen bizim ümidimizdin” sözleriyle vurgulanır.

İkinci karakter Almanya’daki toplumsal hayatı zehirleyen çeteleri ortadan kaldırmak isteyen Türk kökenli Erol’dur. Organize suçlar biriminde görev yapan Erol ve ekibi, bu çetelere baskın yapsalar da çoğunlukla elleri boş dönmekte, hiçbir zaman aradıkları delilleri bulamamaktadırlar. Aralarında bir muhbir olabileceği düşüncesiyle Erol arkadaşlarına mesafeli dururken, babası da eşcinsel olan oğluna mesafeli durmaktadır. Böylece dizinin ikinci ana karakterinin de babasıyla sorunları olduğu görülür. Babası Erol’un yaşam tarzını eleştirirken, Erol’un da, “işine geldiği için dindar gözüktüğünü” söylediği babasının yaşam tarzını eleştirerek, “annesinin onunla yaşamak istemediğini, kız kardeşinin korktuğunu, kendisinin ise nefret ettiğini” söyleyerek “artık bizi rahat bırak” demesi, aralarındaki sorunların tahmin edilenden daha büyük olduğunu ortaya koyar.

Erol ve ekibinin peşine düştüğü çetelerin en büyüklerinden biri Lübnanlı “Tarık Amir” kardeşlerin çetesidir. Bu çeteyi iki erkek kardeş yönetmektedir. Kardeşlerin babalarına yalnızca bir sahnede yer verilmesi, orada da kadınların yanındayken gösterilmesi, bu çetenin kurucusunun babaları olmadığını gösterir. Almanya’da doğmuş olan kardeşlerin, Alman vatandaşı olmanın da verdiği güvenle böyle bir çete kurduğu tahmin edilebilir. Ne var ki, iki kardeş arasında hemen her alanda gizliden gizliye rekabet ve çatışma vardır. Özellikle, hırslı küçük kardeş, her şeyin başına geçebilmek için abisini bertaraf etmeyi istemekte ve bunu sağlamak için polislerle işbirliği yapmayı dahi göze alabilmektedir.

Kurt, bahis oynayacağı akşam yeterli miktarda para bulamayınca, eski örgütünün merkezine giderek oradaki kasadan para çalar. Bu esnada kardeşi Ulf kendini yakalamasına karşın parayı bir gün sonra getirmesini söyleyerek gitmesine izin verir. Burada kan bağının baskın çıktığı düşünülebilir. Almanya-Türkiye maçının oynandığı akşam bütün çeteler, gruplar ve karakterler sırayla ekrana yansıtılır. Neo-naziler kendi çöplüklerinde, bazıları stadyumdaki localarında, bazıları da evlerinde maçı izlemektedirler. Türkiye öne geçer. Neo-naziler üzgün olmasına karşın kazanacakları parayı düşünen Ulf, gizlice sevinmektedir. Alman milli takımına siyahî bir oyuncu girer ve gol atar. Bu kez Ulf atılan gole üzülürken, neo-naziler ilk anda sevinir ancak golü aşağı ırktan birinin atmasından dolayı sevinçleri kursağında kalır. İnsanı odak noktasına almayan, seçilmiş millet, seçilmiş ırk, seçilmiş ulus gibi ideolojilerin temelinin aslında ne kadar çürük olduğunu gösteren ustalıklı çekilmiş bir sahnedir.

Dizi Alman dizisi olduğundan Alman kültürü içinden gelen Freud ve Schopenhaur’dan ve onların teorilerinden bahsetmek zorunlu hale geliyor. İlki erkek egemen bir bakış açısına sahip Freud’un erkek çocuğun topluma kazandırılmasında babanın önemini işleyen “Odipus Karmaşası” ikincisi ise Schopenhauer’un “üşüyen kirpiler” kuramıdır. İlki üzerinden devam edelim. Freud, babasının kendisi için çok şey ifade ettiğini ancak babasının ölümüyle anlayabildiğini, babasının ölümüyle “bastırdığı” bazı hazların geri döndüğünü, rahatsızlık duyduğu bu hazların kaynağının ne olduğunu anlamak için çabaladığını ve bu sürecin sonunda “Odipus Karmaşasını” keşfettiğini söyler. Freud’un ortaya attığı evrensel bir çocukluk doğasının varlığı fikrini reddediyor olsam da ve Odipus Karmaşası “çağdaş sofuluk” olarak eleştirilse de, göz ardı edilmesinin de aynı ölçüde zor olduğunu ve Batı düşüncesinde ağırlığını korumaya devam ettiğini söylemeliyim.

“Genele uygulanabilecek tek bir fikir belirdi aklımda. Kendimde anneme âşık olma ve babamı kıskanma olgusunu gördüm. Artık bunu çocukluğun başlarında evrensel bir olay olarak kabul ediyorum.” (Sigmund Freud)

Freud’a göre her küçük oğlan, babasını öldürmek ve annesiyle evlenmek arzusunu yenmek zorundadır. Bu sorunu başarıyla atlatabilirse normal bir olgunluk ve erişkinliğe ulaşabilir ancak başarısız olursa nevrozdan kurtulamaz. Bunun her insanın kaderinde olduğunu ve bu bireysel kaderin insanlığın tarihöncesinde gerçekleşmiş bir olayın yansımasından ibaret olduğunu iddia eden Freud, Darwin’den ödünç aldığı bir alegoriyle bu tezini şöyle açıklar. Bu anlatı yakın dönemin başarılı dizilerinden Game of Thrones’ta da kendine yer bulmuştur. Buna göre, binlerce yıl önce insanlar sürüler halinde zalim bir atanın (baba) boyunduruğu altında yaşamaktaydı. Baba, sürünün bütün kadınlarını kendi elinde tutup, yetişkin oğullarını sürü dışına atıyordu. Bir fırsatını bulunca, babayı öldürürler ancak onun kadınlarını almaya cesaret edemezler. Bunun bir nedeni babaya geç bir itaat, diğeri kadınların paylaşılması sırasında erkeklerin birbiriyle boğuşmaya girebilecekleri korkusudur. Böylece baba katli ve ensest yasağı meydana gelir. Bu, uygarlığın, ahlakın, sanatın ve dinin başlangıcı, aynı zamanda da Oidipus karmaşasının öncülüydü diyen Freud’a göre bu “egemenlik-başkaldırı-egemenlik” savaşı durmaksızın yinelenebilirdi ve yineleniyordu da.

“Bu pişmanlık babaya karşı kökensel olarak iki-değerli duygusallığın sonucuydu. Oğullar ondan nefret ediyor, ama onu seviyorlardı da… Saldırganlık yoluyla nefretleri doyurulduktan sonra baba için duymuş oldukları sevgi pişmanlığa neden olur ve babaya karşı uyguladıkları saldırganlık ediminin yinelemesini önlemek üzere gereken kısıtlamaları yaratır. İleri sürülebilir ki, topluluk da bir Üst-Ben oluşturur ve ekinsel gelişme bunun etkisi altında ilerler.” (Sigmund Freud, Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları)

Freud’a göre insan türü, yaşamını sürdürebilmek ve bir uygarlık içerisinde yaşayabilmek için dürtülerini kısıtlamak, bastırmak veya vazgeçmek suretiyle büyük fedakârlıklar yapmak zorundadır. Bu fedakârlık, çoğu zaman gönüllü olarak yapılsa da, bastırılan bu hazlar çoğunlukla geri dönerek insanı rahatsız eder ve nevrozlara sebep olur. Bunun sonucunda da, uygarlığın nevroza sürüklediği insanlar zamanla uygarlığı oluşturan asıl kitle haline gelerek nevrotik bir uygarlığın ortaya çıkmasına yol açmakta ve böylece kısırdöngü meydana gelmektedir. Freud’a göre eğer uygarlık aileden insanlığa uzanan zorunlu gelişim süreci ise, doğuştan çatışma, sevgi ve ölüm çabası arasındaki ebedi kavganın bir sonucu olarak suçluluk duygusuyla çözülmez bir bağ içindedir ve bu suçluluk duygusu, bireyin tahammül edemeyeceği bir noktaya ulaşabilir. Erkek egemen bir yapıya sahip olan dizide de, erkek karakterlerin babalarıyla sorunlu olmaları, Kurt’ün babası ölünce babasının kendisine çizdiği hayatı reddetmesi, Erol’un bunu babası hayattayken yapması, Tarık Amir kardeşlerin ise zaten “silik” olan babalarını kendi çizdikleri hayatın içine sürüklemeleri bu açıdan değerlendirilebilir.

Anne-çocuk ilişkisi dışındaki bütün ilişkilerin yapay olduğunu iddia eden Freud’dan yola çıkarsak insanlar niçin yapmacık ilişkiler üzerine kurulu toplumsal ilişkilere gereksinim duyarlar sorusuna Alman düşünür Arthur Schopenhauer “üşüyen kirpiler” meseliyle yanıt vermiştir. Bu anlatıya göre, soğuk bir kış gününde bir grup kirpinin birbirleri arasında uygun bir mesafe kurmaları gerekmektedir. Fazla yakınlaşırlarsa oklarıyla birbirlerini yaralayabilirler, fazla uzaklaşırlarsa da soğuktan donarak ölebilirler. “Kirpiler”, der Schopenhauer, “tahammül edebilecekleri orta derece bir sıcaklıkta bir karara varana kadar yakınlık ile uzaklık arasında gidip gelirler.” Gerçek hayatta kirpiler böyle yaşamamış olsalar da toplumsal ilişkilerin kaynağına ilişkin yeterli ipuçları sağladığını söyleyebilirim. Yeri gelmişken, toplumsal ilişkilerde “yaban” ve “yabancı” kavramlarının hiçbir sınır tanımadığını göstermesi bakımından okuduğumda hayrete düştüğüm bir paragrafı eklemeden geçemeyeceğim.

“İsveç’te yaşayan Türkler arasında sadece eğitimli olanlar ve olmayanlar veya kır kültürüne sahip olanlar ve kent kültürüne sahip olanlar şeklinde bir ayrışma yaşanmamış, aynı zamanda Kululuları takiben Türkiye’nin diğer bölgelerinden gerçekleşen göçler sonrasında, çeşitli düzlemlerde Kululu olanlar ve olmayanlar şeklinde bir ayrım da ortaya çıkmıştır. Nevşehir, Bolu ve Türkiye’nin diğer bölgelerinden gerçekleşen göçler sonrasında, bir taraf ta göçmen grup içerisinde çoğunluğu oluşturan “Kululular”, diğer tarafta da “Kululu olmayanlar” şeklinde yerelliğin ön planda olduğu grup kimliği ayrışması ortaya çıkmıştır. Çoğunluğu teşkil eden Kululular karşısında, azınlığı teşkil eden diğer gruplar, özellikle sosyal ilişki noktasında çeşitli açılardan dışlanmaya maruz kalabilmişlerdir. İsveç’te ticaret ve siyasetle uğraşan Sedat Doğru, bu türden bir ayrışmaya şu örneği vermektedir. “Bizim dükkân var. Birisi, bir Kululu, geldi dükkâna. Kahvesini aldı, oturdu. Oflayıp pufladı biraz. “Ben yine işe gideceğim. Memnun değilim işimden” dedi. Nerede çalıştığını sordum. Pizza restoranda çalıştığını söyledi. Sahibi kim diye sorduğumda, “yabancı biri” dedi. Ben ona, “yabancı kim? Süryani mi, Arap mı, İranlı mı?” dediğimde, “İstanbullu” diye yanıt verdi.” (Mehmet Anık, Kimlik ve Çokkültürcülük Sosyolojisi)

Şimdilik kısaca değinmekle yetineceğim bir şey daha var. Organize suçlar biriminin üst yöneticilerinin Türklerden oluşması, Almancı denilerek aşağılanan gruplardan yalnızca Türklerin bu denli yüksek kadrolarda gösterilmesi, Paula’nın bir Türk’ün desteğiyle ayakta durabilmesi, polislerin girmesi yasak olan Arap çetesinin bölgesine ilk girenin bir Türk olması veya çeteleri ortadan kaldırmak için komplo düzenleme fikrini ortaya atan Kurt’ün bunu yalnızca Erol’un desteğiyle sağlayabilmesi gibi noktalar manidardır. Bunları güncel siyasetten bağımsız değerlendirmek mümkün değildir ve dizinin ikinci sezonunda kendisine daha fazla yer bulacaktır düşüncesindeyim.

Toplumsal hayatı çürüten çeteler, ırkçılık, uyuşturucu, bahis oyunları, şike, sevgisizlik, sadakatsiz eşler, korkak hatta kirli polisler dizinin eleştirdiği konuların başında gelir. Kavafis, girişte yazdığım şiirinde bütün sorunlarını “barbarların üzerine atan ve bütünlüğünü sağlamak için barbarlara gereksinim duyan” zihniyeti eleştirir. Fernand Braudel ise “barbarların” insanları korkutan Avrupa üzerindeki etkisi mitini kabul etmez ve “yüksek kültür evinin kapısında uzun süre oyalanmışlar ve ele geçirene kadar aralıksız kapıyı çalmışlardır. Ne var ki, kazandıkları zafer kısa vadeli olmuş ve fethettiklerini zannettikleri mekânlara hızla yeni baştan massedilmişlerdir” diyerek korkulacak bir şey olmadığını söyler. Çağdaş kamusal alan eşit, bağlantısız ve birbirlerine eşit olan değil, birbirleri için eşit olan insanlardan meydana gelir. Bir araya gelme çabaları, başkalarından ayrılmaktan kaçınma isteğini içinde barındırdığı sürece değerlidir. Başkalarından ayrılma, başkalarını düşman görme ve başkalarını zayıflatma isteği bir araya gelme fikrini zehirliyorsa toplum parçalanır, şiddet ve nefret duyguları körüklenir. İlk sezonu sona eren dizide toplumun parçalanması eleştirilirken, parçalanmaya çanak tutanlar ifşa edilmeye çalışılır. Dogs of Berlin, tutuk başlayan ancak sona doğru aksiyon sahnelerinde bile ustalaşan ve ikinci sezonunu merakla beklediğim diziler arasına girmiştir.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bak bunu da seversin...

Geri Döndü: The Punisher 1. Sezon İncelemesi

Netflix, The Punisher 1. sezon ile dizinin temellerini attı ve böylece Marvel külliyatının seyri en güzel işlerinden biri ortaya çıktı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir