Don’t Go in the House (1979)

Don’t Go In The House 1979 yılı mahsulü Joseph Ellison tarafından yönetilmiş olan ABD yapımı bir film.

Öteki Sinema için yazan: Murat Kızılca

Bir çöp yakma tesisinde çalışan Donald, otuzlarında olmasına rağmen hala annesi ile yaşamaktadır. Babası evi çok küçükken terk etmiştir. O günden sonra çocuğun üzerinde inanılmaz bir baskı uygulayan annesi, yaramazlık yaptığında Donald’ın kollarını yanan ocağın üzerinde yakarak cezalandırmıştır. Ateşten travmatik bir şekilde etkilenen Donald, hala anne baskısı altında yaşadığından sorunlarının üstesinden gelememektedir. Bir akşam eve geldiğinde annesini koltuğunda ölmüş halde bulur. Hayatını zindana çeviren baskı bir anda yok olduğundan ne yapacağını şaşırır. Hemen odasına koşarak müziğin sesini sonuna kadar açar, salona geçip koltukların üzerinde zıplar, bir sigara yakıp keyifle tüttürmeye başlar. Çocuklar kadar şendir. Birden annesinin sesini duyar. Hızla sigarasını söndürüp etrafı toparlamaya girişir. Fakat kafasının içindeki sesler, ona korkmaması gerektiğini, artık annesinin öldüğünü ve dilediğini yapabileceğini söyler.

Yavaş yavaş dengesini kaybeden Donald, kendini sokağa atar ve son otobüsü kaçıran bir kadını evine bırakmak üzere arabasına alır. Acil olarak önce kendi evine uğraması gerektiğini söyleyerek, ilk kurbanıyla, artık hâkimi olduğu evine doğru yol alır. Çırılçıplak soyduğu kadını, duvarlarını ateşe dayanıklı metal bir malzemeyle kapladığı odanın tavanına sabitlediği zincire asar. (Bu odayı ne ara hazırladı, onu bilemiyoruz, hazırlık aşaması gösterilmiyor.) İş yerinde kullanılan ateşe dayanıklı kıyafetiyle odaya gelir ve kadını alev makinesi ile yakar. Annesinin hasta olduğunu söyleyerek işten izin alır ve cinayetlerine devam eder. Bu arada gerçekle bağlantısı iyice kopar, halüsinasyonlar görmeye başlar. Bir rahibin yardımıyla düzelmeye çabalasa da Donald’ın işi hiç kolay olmayacaktır.

Don’t Go In The House, yetmişli yıllara özgü, karakter odaklı, hasta ruhlu bir insanı eksenine alan korku filmlerinden biri. Çocukluğu boyunca anne baskısının varabileceği en uç işkencelerden birine, kollarının ocak ateşinde yakılmasına maruz kalan Donald, bu travmayı atlatamayarak geliştirdiği kadın düşmanlığı sonucunda, annesiyle özdeşleştirdiği kadın kurbanlarını en iyi bildiği yöntemle, hayatını cehenneme çeviren ateşi kullanarak, yakarak cezalandırmayı seçiyor. Bu şekilde intikam alarak rahatlamaya, normale dönmeye ya da üzerindeki baskıdan sonsuza kadar kurtulmaya uğraşıyor.

Donald, sinemanın sıkça konu ettiği sorunlu insanların birçoğu ile paralellikler gösteriyor. Ama en çok Alfred Hitchcock’un unutulmaz klasiği Psycho’nun (1960) Norman Bates’ine benziyor. Donald, annesini öldüğü koltuktan kaldırmıyor ve orada muhafaza etmeye devam ediyor. Bu haliyle çürümeye yüz tutmuş Norman’ın annesini andırıyor. Gerek Donald, gerekse Norman duydukları sesler ve gördükleri halüsinasyonlar sebebiyle benzer davranış bozuklukları gösteriyorlar. Yani kısaca Psycho’nun ana hatları alınmış, otel eve çevrilmiş, ateşle cezalandırma ile alev makinesi gibi ilgi çekmesi garanti detaylar eklenmiş ve bu haliyle öykünün omurgası oluşturulmuş denebilir.

İlk cinayet sahnesini ayrı tutarsak, Don’t Go In The House görsel olarak tatmin edici sahneler açısından sınıfta kalıyor. Bir hayli etkileyici olabilecekken sıradanlığın sınırları içerisine hapsedilen sahneler, yönetmenin beceriksizliğini işaret ediyor. (En çok rüya sahnesinin güme gitmesine üzüldüm.) Zaten bu filmden sonra Joey (1986) isimli bir film daha çekip emekli olmuş. Oyunculuklar ise başka bir âlem, dönemin İtalyan çöplerini gölgede bırakacak denli kötü. Bu arada The Sopranos dizisinde ‘Patsy’ Parisi rolüyle tanınan ve burada Donald karakterini canlandıran Dan Grimaldi’nin ilk oyunculuk deneyimi olduğunu ekleyelim. Senaryo ise oldukça umut vadeden detaylar içeriyor. Ancak yönetmen Ellison, bu detayları acımadan, bozuk para gibi harcıyor. Hâlbuki alev makinesi kullanan sorunlu bir seri katil, kurbanlarını yaktığı (afişinde yazdığına göre) çelikle kaplanmış oda, Donald’ın annesiyle beraber yaşadığı, Bates Motel’i andıran çok katlı bakımsız ev gibi doneler, daha maharetli bir yönetmenin elinde ne hale gelebilirdi diye düşünmemek elde değil.

Filmde ‘gore’ severlerin ilgisini çekecek sahneler bulunmuyor. İlk cinayet detaylı bir şekilde gösteriliyor ama diğer cinayetlere ait hiçbir sahne yok. Sadece kurbanların eve girdiği görülüyor, o kadar. Kalanı malum demek istiyor herhalde.

Don’t Go In The House, zamanında korku filmlerinin ‘kadın düşmanı’ olduğunu öne sürerek tamamen yasaklanması gerektiğini savunan feministlerin, William Lustig’in Maniac’ı (1980) ile beraber, türün ne kadar tehlikeli olabileceğine dair örnek gösterdikleri filmlerden biriymiş. Meşhur ‘Video Nasties’ listesine girmesine bu durum sebep olmuş olabilir, yoksa listedeki diğer filmlerin yanında oldukça masum kalıyor.

Quentin Tarantino’nun favori ‘slasher’ı olarak da bilinen Don’t Go In The House, bütün eksik yönlerine rağmen can sıkmıyor. Zaman içerisinde absürtleşen sahneleriyle, izlemesi eğlenceli hale gelen korku filmlerinden biri de sayılmaz. Büyülü bir atmosfere sahip Don’t Go In The House’u, sadece ilk cinayet sahnesine şahit olmak için bile izleyebilirsiniz. Yanık kokusunu burnunuza kadar getirmeyi başaran o unutulmaz rahatsız edici sahneyi her korku severin mutlaka görmesi lâzım.

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bir yorum var

  1. Herkes Batman’a saldırmışken film güme gitmesin abi :) Hasta bir filmdir bu çünkü. Filmin ‘Maniac’ta da vücut bulan bahsettiğin o büyülü atmosferini herkesin soluması lazım..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: