Bir Giallo Başyapıtı: Don’t Torture a Duckling (1972)

İtalyan sinemasının ilgiye değer bir alt-türü de giallolar. Daha önce yazmıştım ama tekrarlamakta fayda var. Bir alt-tür (sub-genre) olarak nitelendirebileceğimiz giallolar; dehşet (horror) sineması, esrarlı bir olay içeren gerilim (mystery-thriller) filmleri, dedektiflik filmleri ve psikolojik dramaların kesiştiği noktada hayat bulur. İlk başlarda basit bir seri katil filmi gibi görülen giallolar; zamanla, kendi-çapında yaratıcı-yönetmen (auteur-director) sayılabilecek sol-tandanslı B-sineması yönetmenlerinin ülkeleri (ve toplumları) ile hesaplaşmalarına dönüşür ve din (kilise), hukuk, ordu, medya, sanat dünyası, sosyete, emniyet güçleri, eğitim (akademi) ve aile, gialloların içine ustaca gizlenmiş eleştiri oklarından nasibini alır. Kürtaj, ceza sistemi, cinsel özgürlükler, evlat edinme, aile içi ilişkiler Freudyen sendromların kökenleri olarak âdeta mimlenir. İtalyan toplumunda sınıflar arası ilişkilerin çarpıklığına dikkat çekilir, kapitalist ilişkiler ağı gözler önüne serilir. Tarikatlar ve din masaya yatırılır. Fetişizm, seks, komünyon, ilk takdis, eşcinsellik, günah çıkartma, ensest, uyuşturucu gibi tartışmalı hususlar ele alınır. Bu hassas konular ele alınırken dehşet/korku (horror) sinemasının enstrümanlarından sıkça faydalanılır. Toplumsal çürüme, yozlaşma, sosyal ve cinsel travmalar ile çıkar ilişkileri incelenir. Giallolar işte bu özelliklerinden dolayı basit cinaî seriyaller olmaktan çıkıp, içinde bulundukları toplumun yaralarını teşhir eden bir tür müzeyi andırmaya başlarlar, ki bence İtalyan sineması açısından taşıdıkları asıl önem de budur.

İtalyan korku sinemasının en kendine has yönetmenlerinden biri olarak kabul edilen Lucio Fulci de, “İtalyan usulü seri-cinayet sineması” şeklinde adlandırabileceğimiz giallolara kayıtsız kalmamış ve bu alanda her biri bir diğerinden farklı bir tarzda ve üslupta çekilmiş altı filmle hatırı sayılır bir katkı sunmuştur. Sırasıyla; Perversion Story (Una sull’altra, 1969), A Lizard in a Woman’s Skin (Una lucertola con la pelle di donna, 1971), Don’t Torture a Duckling (Non si sevizia un paperino, 1972), Seven Notes in Black (Sette note in nero, 1977), The New York Ripper (Lo squartatore di New York, 1982) ve Murderock (Murderock – uccide a passo di danza, 1984). Fulci’nin özellikle ilk dört giallosu muhteşemdir ama ustanın giallo başyapıtı, kapsamlı politik ve sosyolojik analizlere olanak sağlarken, sinemasal duruşundan ve unsurlarından taviz vermeyerek âdeta devleşen Don’t Torture a Duckling’dir (1972).

Fulci, yönetmenlik kariyerine 1950’li yılların sonunda başlayan ve daha çok tür sinemasıyla özdeşleşmiş bir isim. Ticari nitelikli filmlere odaklanıyor, birkaç müzikal ve içinde Yavru ile Katip (Franco&Ciccio) filmlerinin de yer aldığı komedilerle dikkatleri üstüne çekiyor. Hatta ilginçtir, Fulci çok sayıda Yavru ile Katip filmi çekmiştir. Sonraki yıllarda da ne popülerse, ne tutmuşsa, Fulci o istikamette devam ediyor. Spagetti westernler, giallolar, korku filmleri…

Öte yandan Lucio Fulci’nin sadece sinemasal anlamda değil, psikolojik anlamda da kırılma anı 1969 yılıdır. O yıl, önce Una sull’altra (İhanetin Bedeli, 1969) adlı sıkı bir giallo çekiyor, film iyi iş yapıyor. Bu filmin rüzgârını arkasına alan Fulci, bulduğu finansal destekle bir süredir gerçekleştirmek istediği bir projeyi aynı yıl araya sıkıştırıyor. O benzersiz Beatrice Cenci’yi (1969). Birkaç ay arayla gösterime giren bu iki film, daha önce çektiği 20 filmden bariz bir şekilde farklı özellikler taşımaktadır. Peki ne olmuştur da biraz aksi ve uzlaşmaz biri olmasına rağmen her daim gülmeyi ve güldürmeyi seven, şakacı ve matrak kimliğiyle tanınan, başarılı bir komedi filmi yönetmeni birden bambaşka dertleri olan filmler üretmeye dümen kırmıştır? Ben bunu araştırdım ve ilginç ve bir o kadar da önemli bir bilgiye ulaştım. 1969 yılında Lucio Fulci ailevi bir travma yaşamış. O yıl, karısı (ve çocuklarının annesi) Mario Fulci kanser olduğunu öğrenmiş. Bir dizi testten sonra hastalığın çok ilerlediğini ve yayıldığını ve bu nedenle asla kurtulamayacağını öğrenince de intihar etmiş. Evet, koskoca Lucio Fulci’nin karısı evdeki gazı açarak kendi hayatına son vermiş. Fulci, çocuklarıyla birlikte öylece ortada kalmış.

Zaten kendi annesiyle yaşadığı sorunlar, eşinin ona yaptığı bu acı ve üzücü sürprizle birleşmiş ve kısa bir süre önce feminist bir manifestoyu andıran Beatrice Cenci’yi (1969) çeken adam, hayatı boyunca kadın düşmanlığı (mizojini) ve sinizm ile anılır hâle gelmiş. 1969 yılından itibaren, hemen her şeyden kıl kapabilen o meşhur nefreti de (ilerlemekte olan ve sonunda ölümüne yol açan şeker hastalığı ile birleşip) âdeta zincirlerinden boşanmış. Bunu hem kişisel anekdotlarında hem filmlerinde hem de kendisiyle ilgili hatıralarda çok net bir şekilde gözlemleyebiliyoruz. Zaten o tarihten sonraki filmlerinden bahsetmeye bile gerek yok. Mesela Lucio Fulci’nin kızı Antonella Fulci, Chas Balun’un “Lucio Fulci: Beyond the Gates” kitabına yazdığı önsöze şöyle başlar, “Eğer babamla yaşayacaksanız, onu anlamaya çalışmaya bir son vermek zorundaydınız. Onu olduğu gibi, öylece kabullenmeliydiniz. O hayatına en ufak bir düzen vermeye çalışan kim olursa olsun, ondan nefret ederdi.”

İşte bu noktada şu tespitimi paylaşmak istiyorum. Şahsi kanaatimce; Lucio Fulci 1969 yılından itibaren âdeta “Nefretin Sineması”nı inşa eder. Kendi için kötü ama biz sinemaseverler için iyi bir gelişme. Onun o “merhametsiz” sinemasının öfkesinden sadece her türlü “baskı” kurumu değil, kadınlar, erkekler ve çocuklar da nasibini alır. Nefret duygusu, bir olgu olarak Fulci sinemasının gövdesinde hayat bulmaya başlar. Bu konudaki en güçlü hisler ise dine (Katolik Kilisesi’ne, yani Vatikan’a) ve kadınlara karşı ortaya çıkar. Don’t Torture a Duckling bu iki güçlü şeye karşı duyulan devasa nefretin kristalize olmuş, kusursuz bir hâlidir.

Aslında, bizde vakt-i zamanında “Linç” adıyla gösterime girmiş olan Don’t Torture a Duckling’in Fulci sinemasının bu konudaki ilk örneği olduğunu öne süremeyiz. Bu film, çok açık bir şekilde ustanın önceki üç önemli filminden nüveler taşımaktadır. Don’t Torture a Duckling; Una sull’altra (İhanetin Bedeli, 1969) ve bizde “Kâbus” adıyla gösterime girmiş olan A Lizard in a Woman’s Skin’den (Una lucertola con la pelle di donna, 1971) kadın düşmanlığını, Beatrice Cenci’den ise din (Kilise ve/veya rahip) düşmanlığını ödünç alır ve bunu 1970’ler İtalya’sındaki toplumsal çürüme ve yozlaşmanın üstüne âdeta boca eder. Don’t Torture a Duckling’de katledilen küçük çocuklar da dahil olmak üzere, ne kurbanların ailelerinde, ne kasabadaki yüzlerce insan içinde, ne o güzeller güzeli zengin kızında, ne gazetecide, ne komiserde, ne yardımcılarında, ne “cadı”da, ne onun akıl babasında, ne rahipte, ne de rahibin annesinde zerre miskal insanlık kalmamış gibidir. İki-üç karakter hariç hemen herkes yozlaşmadan nasibini fazlasıyla almış gibidir. Fulci, küçük bir kasaba üzerinden âdeta ülkesine (ve insanlığa) savaş açar ve bu özelliği nedeniyle Henri-Georges Clouzot’nun The Raven’ı (Le Corbeau, 1943) ile bir tür akrabalık kurar. Fulci’nin asıl savaş açtığı yer ise bariz bir şekilde Kilise olur. Buradan da, Pupi Avati’nin The House with Laughing Windows’una (La casa dalle finestre che ridono, 1976) giden yolu açılmış olur.

Kızının deyimiyle, “Hayatına en ufak bir düzen vermeye çalışan kim olursa olsun, ondan nefret eden” Lucio Fulci, Katolik olarak yetiştirilmiş bir çocuktur, o nedenle meselenin bam telini (ilk günah) yakalamakta bir hayli başarılı olur ve cinayetlerin asıl motivasyonunu yansıtırken suçu (kötülüğün birincil kaynağını) neredeyse bütünüyle dine atıp aradan sıyrılmaya çalışır. Büyücü Francesco’nun azizlerle ilgili sözlerinde, kilise ilk kez gösterildiğindeki kurukafada, büyü ve şeytana tapma ayinlerini masum göstermede, cinayetlerin işlenme sebebi, hatta bir tanesinin yeri ve katilin motivasyonunda bunu gözlemleriz. Fulci filmi (Kilise’ye, dine, azizlere, İsa’ya ve Tanrı’ya) iğneleyici laflarla doldurur (“Çocuklar Tanrıyı seviyor ama futbolu daha fazla.” ya da “Rahip, ne karar verdiler Roma’da? Hâlâ evlenemiyor musun?” veya “Aziz Rocco büyük bir yalancı.” vb.). Bardağı taşıran damla ise, finalde, cesedin başındaki “günah bağışlama/arındırma” (absolve) ritüeline dair geriye-dönüştür (flashback). Filmi izleyen Katolik Kilisesi yetkilileri (belki de haklı olarak) çileden çıkmış, Kilise filmi kara listeye almış, sahip olduğu bağlantılarla ve yaptığı propagandalarla gösterime girmesinin önünü kesmeye çalışmıştır. Film, Avrupa’da çok az sinema salonunda gösterime girebilir, Amerika Birleşik Devletleri’nde ise hiç giremez. Tabii bu Fulci’ye geri adım attırır mı, attırmaz. Bilakis, her fırsatta, elliyi aşkın filmi içinde en çok bu filmini beğendiğini beyan edip durur. Ölene kadar da bu fikrinin arkasında durur.

Fernando Croce, Beatrice Cenci hakkındaki analizinde, Alman yönetmen Fritz Lang’ın bir sözüne referans verir. Lang, bir seferinde “İnsanlar cehenneme inanmaz ama acıya inanır.” demiş. Croce’nin de belirttiği gibi, Fulci bu sözün sinemadaki kanlı canlı örneğidir. Onun sineması aynı zamanda acının, ızdırabın ve azabın sinemasıdır. Don’t Torture a Duckling’de herkes kendisine, diğerlerine ve/veya topluma zarar veren bireyler olarak gösterilir. Büyücüler, köylüler, zengin çocukları, gazeteciler, rahip, rahibin annesi hatta ölen zavallı çocuklar… Evet, çocuklar! Çocuklar ya fahişelere yatmak isteyen ya engellilerle alay eden, evden kaçan, gitmemesi gereken yerlere giden, röntgencilik yapan ya da masum hayvanları sapanıyla vuran insanlar olarak resmedilir. Çocuklar da bozulmuştur. Fulci’ye göre onlar da günahsız değildir. Ya onların anneleri babaları? Suçlu olup olmadığını bile bilmedikleri insanların arkasından tüküren, onları isimsiz telefonla gammazlayan ve sonra linç edip öldüren de onlar değil midir? Fahişelerle yatıp eşlerini aldatanlar, suçsuz bir insanı döverek katledenler ve sonra çok üzüldük gibisinden kiliseyi dolduranlar da, işleri düştü mü Francesco’ya gidenler de yine onlardır. Maciara (cadı) öldürüldüğünde hiç kimse üzülmez, acımaz. Masum olduğu anlaşıldığında bile bir değişiklik olmaz. Peki işini yaparken yakınıp duran polis komiseri, yardımcısı, adamları veya savcı ya da gazeteci iyi insanlar mıdır? Ya yolun kenarında onun o yardıma muhtaç hâlini görmelerine rağmen, Maciara’ya yardım etmeyenler? Ya fırsatçılığını konuşturan köyün delisi Barra? Ya uyuşturucu müptelası, arsız ve ahlaksız Patrizia, ya o kasabadan nefret eden kibir abidesi babası? Herkes dev bir yalan ve umursamazlık çukurunun içinde debelenmektedir. Fulci kesinlikle taviz vermez, kimseye acımaz, Bruno, Michele, Barra, Modesti, Francesco, Patrizia, Maciara, Don Alberto, Dona Aurelia başta olmak üzere isimli-isimsiz herkesi aynı kaba koyar ve çalkalar. İnsanları istismar edenleri de, edilenleri de, buna kayıtsız kalanları da silkeler usta yönetmen.

Fulci’nin asıl intikam aldığı grup ise inançtan beslenen ahlaksızlar (cinayet, uyuşturucu, zina, büyü vb.) ve “yanlış” inanışlara sahip olduğunu düşündüğü “cahil” halk olur. O nedenle filmin iki kritik ve benzersiz sahnesi bunun altını çizmek için kullanılır. İlki, ustaca tasarlanan ve acımasız bir sükûnet içinde resmedilen linç sahnesi, diğeri ise finalde katilin yüksekten düşüp parçalanışının detaylarıyla verilişidir. Riz Ortolani’nin olağanüstü müzikleri ve Ornella Micheli’nin müthiş kurgusuyla her iki sahnenin de etkisi ikiye katlanır. Filmin Türkçe adını borçlu olduğu sahne ise sinema tarihinin en iyi linç sahnelerinden biri olup çıkar ama asıl darbe, katili ortaya çıkaran süreçte ortaya çıkar. Don Aurelia’nın kocası intihar etmiş, kasaba kadını suçlamıştır. Oğlu Alberto (belki de) bu olaydan (dolayı sığındığı dinden), kızı Malvina da abisinin olayından etkilenerek canavarca işler yapar. Yani “Böyle çürümüş bir toplumda” der Fulci, “küçükler büyüklerinden neyi görürse onu yapar.” Aynen Mario Bava’nın Bay of Blood’da (Reazione a catena, 1971) söylediği gibi.

KAYNAKLAR

Not: İlk kez Alacakaranlık Dergi’nin 2017 Mayıs sayısında yayınlanmıştır.

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir