Double Indemnity Üzerinden Femme Fatale ve Kadın

Film-noir’ın femme-fatale karakterleri film metninden gerçek bir cinsiyet analizine varan köprüyü oluşturmada oldukça etkili figürler olarak karşımıza çıkmakla beraber hemen hemen tüm klasik-noir’da aynı sonuçlar ile karşılaşmamız da cinsiyet analizi üzerinden etkinliğini korumaktadır.

Özellikle Double Indemnity’deki (Billy Wilder, 1944) “kadın”dan bahsederken (Phyllis Dietrichson; Barbara Stanwyck) evli bir kadının bir sigorta satıcısını ayartmasıyla sonuçlanacak ilişki düzeyini sorgulayacağız. Çünkü kocasının ona sunabildiği tüm lüksün içinde eriyip giden bir kadının neden bir sigorta satıcısına yöneldiğini şimdilik iki faktör bize yeterli sebeplerle açıklıyor: (1) Sigorta satıcısının ekonomik durumu gayet yerindedir. (2) Kariyeri başarılıdır. O halde tüm bu lüksün içinde eriyip giden kadını yeni yönelimlere açan da (1) özlemleri ve (2) istekleridir. Bu iki etkenin erkeğin cinsel gücüne, yahut iktidarsızlığına yansıyan tarafı “özlem” kılıfını yeni bir erkekle telafi etmeye de bir sebep çıkarmaktadır. Ama bir femme-fatale’in kuşkusuz ki daha ölümcül bir planı olacaktır ki telafi edilenin yerine konabilecek çok daha büyük bir şey olsun: O da kocasından kalacak mirası, kocasını sigorta satıcısına öldürterek birlikte paylaşmak ve birlikte; hem cinselliğin doyuruculuğunda hem de hali hazırda daha da katlanacak lüksün içinde yaşamaktır.

Femme-fatale’in kendi gücünü cinselliğiyle temsil etmesinin bir örneği olarak Phyllis Dietrichson da sigorta satıcısını kendi seksüalitesi üzerinden ayartmaya çalışır; bir taraftan da komplosuna alet eder. Ama erkeğin kolayca ikna olmamasının kadının cinsiyeti üzerinden etkileşimi kadının cinsiyetini daha fazla, hatta tümüyle kullanmasıyla sonuçlanır. Elinde bu silahtan başka kullanabileceği bir verisinin olmayışını da cinsiyet analizi üzerinden hatırlatmakta fayda var.

Ama filmin metni ve metinsel dünyası zaten sonucu belli eden ipuçlarını kadına hatırlatmaktadır. Arabayı ilk seferde çalıştıramayan Phyllis’in yeni erkeğinin direksiyona geçer geçmez arabayı çalıştırabilmesi, erkeğin her türlü kendine yeterliliğini, gücünü ve kurtulabilecek potansiyelini bilhassa kadının kendisine dikte eder. Artık devreye femme-fatale değil, metin tarafından bir erkeğe muhtaç bırakılan kadın girer.

Bu metnin femme-fatale’i patriarkal sistemin içine hapsolmuş bir kadındır ve bir kez daha tekrarlamak gerekirse elindeki tek kozu kendi cinselliğidir. Kocasının lüksünden ve iktidarsızlığından ne kadar mutsuz olursa olsun, elinde kendini ifade edebilecek ve kocasının ona sunduklarından ötede bir yöntem ve biçim bulun/a/mamaktadır. Cinselliği ve baştan çıkarıcılığı ise daha fazla tehlike ve bela demektir. Bu cinsel analizde kadının böyle bir sistemin içinde kazanabilmesi mümkün değildir ve metin de bize kadının kaybettiğini inatla vurgulayacaktır. İktidarsız olarak atfettiğimiz koca da ne kadar karısını memnun edemese de onun koruyucusu olan ve kontrolünü elinde tutan kişi olmak zorundadır. Kadının tüm bu memnuniyetsizliğine rağmen şansını başka bir erkekte arama hakkı elinden alınmıştır çünkü metnin de bize vurguladığı üzere, şayet böyle bir eylemde bulunursa, bu daha fazla tehlike ve bela getirecektir.

O halde kadın elindeki değerlerle ve ona sunulanlarla yetinmek zorunda mıdır? Bu metinden yola çıkarak kadına bu içerikte protesto hakkı dahi verilmemiş ve bu hakkı kullanırsa tehlike ve belanın yeniden gündeme geleceği belirtilmiştir.

Double Indemnity’den yola çıkarak erkeğin -tüm bu planlara alet olsa da- herhangi bir kişi tarafından kurtarılmaya ihtiyacı olmadığı yönünde bir sonuçla karşılaşıyoruz. Hele bir kadın tarafından hiç… Ama bu sonuç onun hünerlerine atfedilmemektedir. Ona atfedilen tek değer ve kazanım onun bir “erkek” olmasıdır. Yani, kadının korunmaya ihtiyacı olan, erkeğin ise her haliyle –cinsel açıdan güçlü ya da güçsüz fark etmeksizin- kadını koruması gereken yapıyı Double Indemnity bize böyle bir karanlık üzerinden sunmaktadır.

KAYNAKÇA:

  • Selim Eyüboğlu’nun 2004 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde verdiği Surveying Noir dersleri.

Yazar hakkında: Burak Bayülgen

1983′te İstanbul’da doğan Burak Bayülgen yedi yaşında korku filmleriyle tanıştı. İlkokulda hayallerinde korku sinemasını meslek edinip Freddyler ve Jasonlar ile iç içe bir hayat düşleyerek bir kaçış yaşayan Burak lisansını ve yüksek lisansını Sinema-TV üzerine tamamladıktan sonra en çok yapmak istediği işe, yani yazı yazmaya koyuldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir