Drakula’ya Davet: Fantastik Dil

Atilla Dorsay, Giovanni Scognamillo ile yaptığı röportajda şöyle bir soru sormuştu: “Size Beyoğlu Kont’u diyorlar. Ne düşünüyorsunuz?” Scognamillo da cevap veriyordu: “Beyoğlu’nun çok şeye ihtiyacı var ama bir konta ihtiyacı olup olmadığını bilemem.”

-*-

Kuşkusuz Drakula İstanbulda ilkleri barındırıyor bünyesinde: İlk uzayan vampir dişi Christopher Lee‘nin oynadığı Hammer filminden 5 yıl önce bizde gösterilmişti… Dracula‘yı Kazıklı Voyvoda‘ya bağlayarak önemli bir hususa değiniyordu.

Drakula İstanbul'da posterKendi içinde hatırı sayılır bir bütçesi ama teknik imkansızlıkları vardı. Çok da büyük bir problem olmasa gerekti ki Muhsin Ertuğrul‘un tiyatroya kayan filmleri Drakula İstanbul’da’nın özellikle fantastik sinemada bir ilk olacağını gözler önüne seriyordu.

Bu ilklerin fantastik sinema açısından önemi çok büyüktür. Fantastik kulağa hoş gelen bir sinema türüdür, ancak, Türk Fantastik Sineması dediğimiz zaman tüyleri ürperten bir başka nokta vardır ki o da dil sorunudur; yahut bir Türk film dili sorununun olup olmadığıdır. Bu günümüz Türk korku filmleri için de en önemli sorundur…

Film dili yatay ve diken eksenlerle ifade edilen bir kavramdır: Hem kültürel sosyolojik geçmiş hem de ekonomik koşullardan oluşmaktadır. Türk Fantastik Sineması‘nda pek çok film uluslararası arenada sağlam temellendirilmiş karakterleri yerelleştirme yahut yerel kültürlere adapte etme çabası içine girdi. Bu yerelleştirmenin tamamen bir Türk dili olup olmadığı ise başlıca bir tartışma konusuydu.

Sormamız gereken sorulardan biri, bizim mi yerel kültürümüzle uluslararası karakterlere açıldığımız yoksa onları mı bizim kültürümüze adapte ettiğimiz olmalıdır… Adaptasyondan yola çıkarken bir bakıma çekimser de olsa Dracula‘yı sadece İstanbul‘a davet mi ediyoruz gibi bir başka soruyla daha kesişiyoruz.

Drakula İstanbul’da’yı diğer filmlerle kıyaslamadan evvel kendi içinde bir tartışma konusu haline getirirsek… Daha açılış sahnelerinde görüyoruz ki Dracula‘nın adı duyulduğunda tipik bir panik olma havası mevcuttur. Ancak, verilen cevap şudur: “Ben Allah’a inanıyorum. Ben Allah’a sığınıyorum.” Bu yeterli midir? Yani bariz bir batılı metnin içine sadece Türkçe olarak “ben Allah’a sığınıyorum” demek, Dracula‘yı yerelleştirmeye mi örnektir yoksa sadece batılı metnin ta kendisinin içine bir Türk karakter eklemekten başka bir şeye de hizmet eder mi?… Tipik yazının girişinde örneklediğimiz o röportaja verilen cevap gibi…

-*-

Bir kıyaslama yaparsak belki daha tutumlu bir davranış sergileriz: Malkoçoğlu Krallara Karşı’da (Süreyya Duru, Remzi Jöntürk, 1967) Malkoçoğlu (Cüneyt Arkın) Osmanlı sarayının bir savaşçısıdır ve Kazıklı Voyvoda‘yla da karşı karşıya gelir. Yahut Kara Murat; Voyvoda‘nın Sultan Elçileri sarıklarını çıkarmadı diye sarıkları kafalarına çaktırır…

Drakula İstanbul’da’da bizim bu açıdan tek yönelmemiz gereken unsur olan bu uluslararası karakterin Türk kültüründen/Türk folklöründen ne kadar etkilenip etkilenmediğiyle; Türk kültürüne bağlı olarak bir değişim geçirip geçirmediğiyle sınırlı kalmamalı. Sonunun bir Türk tarafından gelip gelmediği ve uluslararası karakterin Türk ile iletişiminin nasıl olduğu gibi sorulardan ziyade bir ilk Türk korku filminden bahsediyorsak eğer, bu uluslararası mite bir Türk‘ilki” olarak katkıda bulunabiliyor muyuz bulunamıyor muyuz, buna da bakmak gerekecektir.

Drakula İstanbul'da

Türk Fantastik Sineması bu etkileşimler üzerine kuruludur. Drakula İstanbul’da gibi ”davet eden” filmler batı standardında hatta fantastik sinema tarihinde ilklere imza atacak denli güçlü, cesur, kuvvetli olabilmektedir.

Tarkan Altın Madalyon‘u (Mehmet Aslan, 1972) ele alırsak, Tarkan bir vampirle baş eder…Yahut Tarkan Viking Kanı’nda (Mehmet Aslan, 1971) biz açılırız Vikingler’e, Vikingler’i ve de o dev korkunç ahtapotu biz alt ederiz. Vampir mitleri ise çeşitli varyasyonlara rağmen sabit kalan özelliklere sahiptir ama bunu bir Türk‘ün nasıl yorumladığı çok önemlidir. Drakula İstanbul’da vampir klişelerini ilk kullananlardan birisidir, hatta Kazıklı Voyvoda‘ya bağlaması açısından da ilklerden biridir. Hem romana sadık kalıp, hem İstanbul bütünlüğünde romanı bozmamak da fantastik sinema açısından çok önemlidir. Ekspresyonizmi de barındırmış, kiaroscuro ışıklandırmayı da barındırmış, kara film (film-noir) kıvamında bir film çıkmıştır Drakula İstanbul’da’yla… Üstelik Bram Stoker‘a da sadık kalmış, Kazıklı Voyvoda efsanesine de sadık kalmış, hatta ilk çıkaranlardan biri olmuştur.

-*-

Artık bir döneme damgasını vurmuş Dracula‘yı yahut Killink‘i İstanbul‘a getirme çabaları gütmüyoruz. Halbuki dönemin yerelleştirme çabaları hem kendini ciddiye almama, hem de izleyici açısından düşünüldüğünde bir bakıma B filmi değil de gerçek sinema biçiminde algılama bir ikilem gibi gözükse de bu durum ekonomik olarak da film sektörümüzü ilgilendirmiştir. Bir günde çekilip bütçesinin üç katı gelir elde edenler gibi… Şimdi dönüp baktığımızda ne koşullarda, ne düşük bütçelerde çekilmiş diye izlerken hem ciddiye alıyoruz ama bir parça; hem dönemle hem de koşullarla barışık bir şekilde eğleniyoruz da… Drakula İstanbul’da’nın o meşhur sigara olayını bilmesek açık açık film ne koşulların ve de imkansızlıkların altında çekilmiş izlenimi uyandırmamaktadır izleyicide.

Öteki Sinema için yazan: Burak Bayülgen

Yazar hakkında: Burak Bayülgen

1983′te İstanbul’da doğan Burak Bayülgen yedi yaşında korku filmleriyle tanıştı. İlkokulda hayallerinde korku sinemasını meslek edinip Freddyler ve Jasonlar ile iç içe bir hayat düşleyerek bir kaçış yaşayan Burak lisansını ve yüksek lisansını Sinema-TV üzerine tamamladıktan sonra en çok yapmak istediği işe, yani yazı yazmaya koyuldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir