Duke Mitchell Sunar: Turkish Grindhouse Night!

Londra’nın aylık bağımsız kült film klubü Duke Mitchell kurucusu Evrim Ersoy, geçtiğimiz ay Londralılar’a bomba bir gece sundu: The Turkish Grindhouse Night!

EVRİM ERSOY

Duke Mitchell’ın iki kurucusundan biri ve sunucusu olan dostum Evrim Ersoy, Londralı bir sinema eleştirmeni… İngiltere’ye ailesiyle lise yıllarında taşınmış, İskoçya’da kriminoloji okumuş, ve sonrasında Londra’ya aşık olup burada kalmış. Her sene mutlaka Nisan ayında İstanbul’a gelip İstanbul Film Festivali’ni de ziyaret eden Evrim, jenerasyonumuzun çok (muhtemelen en) değerli sinema eleştirmeni. Her yıl Londra Film Festivali, Raindance, İstanbul Film Festivali, Film4 Frightfest vs. gibi bir çok festivali eksiksiz takip ediyor. Evrim, Türkiye’nin en iyi kabul edilen sinema eleştirmenlerinden muhtemelen daha fazla film izlemiştir. Ama esas daha da önemli olanı, Evrim’in kesinlikle Türkiye’deki herhangi bir film eleştirmeninden çok daha çeşitli bir sinema yelpazesine hakim olması…

Evrim, her türlü Türk gişe filminden tutun da, Amerikan b-sinemasına, Avrupa 70’ler erotik korku filmlerinden, Güney Kore gişe sinemasına, eski/yeni Bollywood klasiklerinden, Cüneyt Arkın filmlerine, Cannes’daki bütün filmlerden, Rus festival filmlerine, aklınıza gelebilcek bütün auteur yönetmenlerin neredeyse bütün filmlerini hepsini izleyen, takip eden ve son derece kaliteli bir şekilde inceleyen dört dörtlük bir sinema yazarı. Hem İngilizcesi, hem Türkçesi çok iyi! Sadece sinema değil, tiyatrosu, resim sergisi, osu busu ile sanatın her yönüne ve popüler kültüre korkunç bir hakimiyete sahip. Geçen sene İngilizce Time Out Istanbul için İstanbul Film Festivali’ni yazan Evrim’i en yakın zamanda Türk basınında daha çok görmeyi çok arzuluyoruz. Kesinlikle Türk sinemasının yararına olur…

DUKE MITCHELL FİLM KULÜBÜ

Evrim Ersoy ve Alex Kidd’in kurduğu, ve bu sene 4. senesini geride bırakan Duke Mitchell, sinemanın sadece oturup dvd’de play tuşuna basmaktan ötesi olduğunu bilenler için… Kings Cross’ta, biraz Londra’nın kasvetinden payını alan bir barın üst katında, dışarısı soğuk, içerisi sıcacık bir ortam Duke Mitchell… Bir avuç sinemasever (bazen 15, bazen 50 kişi) bir araya gelip, bar taburelerinde, koltuklarda, bazen masalarda ve sandalyelerde oturup içkilerini yudumlarken, bir daha kolay kolay başka bir yerde izlemeleri pek mümkün olmayan en garip ve en nadir filmleri burada beraber izliyorlar.

Programları Evrim Ersoy ve Alex Kidd’in beraber hazırladığı Duke Mitchell’ın her ay ayrı bir teması oluyor; Japon Pinku filmlerinden, Rudy Ray Moore’un Blaxploitaion filmlerine, kısa film gecelerinden, zamanda yolculuk filmlerine… karşısınıza her an her şey çıkabilir. Bu klüpte izleyeceğiniz şeylerin kesinlikle çok günyüzü görmemiş olması birinci prensipleri. Hatta bazen Evrim’in haberi olmayan bir filmi Alex, veya Alex’in hiç izlemediği bir şeyi Evrim gizlice getiriyor ve seyirciler kendilerine yapılan tanıtma konuşmalarından sonra iki filmden birini oy çoğunluğuyla kendileri seçiyorlar. Mesela geçen sene, Lost dizisinin ilham kaynağı olan ve bugüne kadar resmi olarak hiç bir yerde gösterilmemiş 70’lerden bir dizinin ilk bölümünü, TV için hazırlanmış ham kopyasından gösterdiler! Reklamlarıyla falan… Bu gibi çok özel gösterimlerini, harika bir sunumla, quiz bilgi yarışmalarıyla, saçma sapan hediyelerle ve çeşitli atraksyonlarla süsleyen Duke, gerçekten benzersiz bir sinema gecesi vaad ediyor…

TURKISH GRINDHOUSE GECESİ!

Bu sefer Türk sinemasının parıltılı veya sanatsal değil, manyak ve garip öteki yüzünün sergilendiği gecede, Evrim Ersoy seyircilerine muhteşem bir program hazırlamıştı. Gece önce birbirinden akıl almaz eski Türk aksiyon sineması fragmanlarıyla başladı. Cüneyt Arkın’a geniş yer verilen bu yelpazede Türk televizyonlarında bile nadiren rastlamış olduğumuz birbirinden çılgın fragmanlar, her biri özenle Evrim Ersoy tarafından İngilizce altyazılanmış bir şekilde sunuldu. Fragman boyunca yüzlerce defa Su! Su! Su! hatta Su-su-su-su-su-su! diye seyircinin beynini yıkamaya çalışan Çetin İnanç başyapıtı “Su” (1981), Londralı seyircilerin en sevdiği fragman oldu.

TÜRKİYENİN TELEVİZYON KÜLTÜRÜNE YOLCULUK

Ardından gecenin en güzel kısmı geldi. Evrim kendi hazırladığı bir metin ve internetten bulup seçtiği videolarla, perdede Londralılar’ı Türk televizyon tarihinde muhteşem bir yolculuğa çıkardı.

Yolculuğumuz TV1’in ilk yayına başladığı siyah beyaz görüntülerle başladı. Ardından Evrim “bakın biz Türkiye’de her sabah ve her akşam bunu izliyorduk” diyerek Londralılar’a bizim İstiklal Marşı ve Anıtkabir önündeki askeri törenle televizyonun açılış ve kapanışını izleterek tarihe adını altın harflerle yazdırdı! O ivmeyle gazı alıp “sizde çocukken Magic Roundabout vardıysa, bizde de bunlar vardı” diyerek 80’lerin unutulmaz sabah kuşağı çizgi filmleriyle (özellikle İngilizler’in hiç bilmediği Clementine) ve Susam Sokağı jenerikleriyle esti… Sanırım izleyenler en çok Türkçe dublajlı He-Man’de heycanlandılar. Evrim, bir yandan Türkiye’deki sosyal hayat ve televizyon arasındaki ilişkiyi son derece keyifli bir şekilde anlatırken, bir yandan da Kadir İnanır’ın Permatik reklamı, ve “evinize kooşun, Atari’yle coooşun.. Atari… Şimdi sokaklar bomboş” gibi reklamlarla konuşmasını süsledi.

Derken sıra geldi Magic Box ve Star1 ile Türkiye’nin renkli ve ‘heyecanlı’ rengarenk bir cavalacos ile tanışmasına… Magic Box ve Star1’in tanıtım jenerikleri beni hiç tahmin etmediğim kadar duygulandırdı. Duygulandırmak da değil aslında tam… O yıllarda bu sabun köpüğü programların hayatıma ne kadar büyük bir renk ve heyecan getirdiğini tekrar keşvetmenin farkındalığı ile başka türlü bir nostaljiydi bu. 90’larda Türkiye’deki kültür karmaşasının en çarpıcı örneklerinden “Oya Bora – Ara Beni” ve “Hakan Peker – Hey Corc Versene Borc” kliplerinden 30’ar saniyelik kesitler veren Evrim, Londralı izleyicileri hem hayretler içinde bıraktı, hem de gülmekten yerlere yatırdı. Oya Bora’yı izlerken utancımdan masanın altına mı girsem diye düşündüm bi ara. Hakan Peker’in Hey Corc Versen Borç klibinin ise bütün denyoluğuna rağmen hala 10 numara olduğuna kanaat getirdim… Yolculuğumuz, Amerikan özentiliğinin hat safhada olduğu, naif ve nispeten ustaca çevrilmiş Türk polisiye dizisi İz Peşinde’nin jeneriği ile devam etti. Hamburger yiyen, sert ama babacan komiser rolünde Osman Yağmurdereli, bütün gecenin aklımda en yer eden imajı oldu.

Derken sıra geldi Show TV’nin getirdiği ikinci dalgaya… Show TV’nin grafik dizayn dehası jenerikleri, Türkiye 1. Ligi reklamları, Kırmızı Koltuk ve Tutti Frutti ile izleyiciler büyülendi… Detaylara verdiği önemle sevdiğimiz Evrim, burada da kendine yakışanı yaptı ve HBB’den bahsetmeyi de unutmadı. HBB’nin ilk defa yabancı filmleri altyazılı gösterdiğini ve sabaha karşı Cheerleader Camp, The Burning gibi slasher’ları yayınladığını anlattı (hoş, ben HBB’yi sadece Amerikan Futbolu ve Alvin & Sincaplar çizgi filmiyle hatırlıyorum ama olsun… Türkiye için hakikaten sürreal bir kanaldı). Son olarak Cine5’e de değinen Evrim, yolculuğuna inanılmaz şık bir finalle Parliment Gece Klubü Sineması jeneriğiyle son verirken “artık bu başlarken yatağa gitmek zorunda değilim!” diye haykırarak, bugüne kadar Duke Mitchell’da duyduğum en büyük alkışı aldı.

ÖLÜM SAVAŞÇISI (1984)

10 dakikalık bira ve muhabbet arasından sonra önce ufak bir bilgi yarışmas (quiz) yapıldı ve kitap, dvd, tshirt gibi hediyeler dağıtıldı. Normalde bu kluptekiler arasında benim hediye kazanmam bir mucize olsa da, bu sefer Türk gecesi olduğu için ben de bir Final Destination 5 şapkasını kaptım!

Gecenin esas gösteriminde benim ve Evrim’in beraber altyazılarını yazdığımız, saykadelik Turkish trash abidesi Ölüm Savaşçısı (1984) vardı! Cüneyt Arkın’ın hem yönettiği hem başrolünü oyandığı bu akıl almaz film, herhalde gelmiş geçmiş izlediğim “en enteresan “kötü” film” diyebilirim. Neredeyse yarısı Çetin İnanç’ın Son Savaşçı (1982) filminden aşırma olan film, öylesine saçma sapan bir kolaj halinde ilerliyor ki konuyu takip etmeye falan imkan yok! Gerçekten enteresan…

Akıl almaz derecede ekstrem ve sığ bir milliyetçilik altmetini üzerine; ninja konseptiyle, büyücülüğün, yarasaların, belki bir nevi vampirlik diyebilceğimiz bir takım şeylerin ve başka hertürlü saçmalığın içiçe girdiği filmde, bir Türk polisinin ısrarla kendisinden yardım istemeyen bir yabancı devlete zorla yardım ederek, kötüleri dövmesini izliyoruz. (Arada konuyla hiç alakası olmayan bir motor çetesini de marizlemesi dahil). Bu arada bulundukları yabancı devlet Amerika mı, Almanya mı anlayamadım. Zaten herkes Türkçe konuşuyor. Filmde bir yerde Almanya, bir yerde Amerika dendiğine yemin edebilirim… Neyse, bu filmi nasıl oluyor da ikinci defa baştan sona izleyerek hayatımı harcayabiliyorum diye düşünürken (altyazı yaparken izlemelerimi saymıyorum) filmin o muhteşem alevli kukla ninja finali beni yine benden alıyordu! Işıklar açıldığında bu filmden sonra gerçekten dayak yemiş haldeki izleyicilerin yorgun, şaşkın, uykulu ama gururlu surat ifadeleri eşliğinde bu muhteşem gecenin sonuna gelmiştik…

Önümüzdeki ay Duke Mitchell Halloween Özel Gecesinde tekrar buluşmak üzere sözleşip, son metroyu kaçırmamak üzere evlerimizin yolunu tuttuk…

Yazar hakkında: Can Evrenol

2007 yazında tamamen kendi imkanlarıyla, doğup büyüdüğü mahallede, arkadaşlarının da yardımıyla çektiği SANDIK adlı kısa film, ''Fantasia Film Festival'', ''BIFFF'' ve ''Frightfest'' ve dünyanın en önde gelen korku ve fantastik film festivallerine seçildi. Londra’da Middlesex Üniversitesi’nde ''Moving Image'' master'ı yaptı.

4 Yorumlar

  1. ..biliyorum bu güzel ve uzun yazının içinde küçük bi ayrıntı ama, iz peşinde’de oynayan eşber değil e osman yağmurdereli’ydi yanılmıyosam…

  2. İlginiz için teşekkürler ery… Kontrol ettiğimde dediğiniz gibi olduğunu gördüm ve gerekli düzeltmeyi yaptım.

  3. Tarihler arasında bizleri yolculuğa çıkardığınız için teşekkür ederim. Eskileri anımsamak güzel …

  4. aah ahh rtük öncesi dönem. şimdi ki tüm “ulusal kanalları” torbaya koyup çöpe atsalar bana hbb’yi (hacıbaba televizyonu diyorduk biz ailecek ona)geri verseler yeter.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

%d blogcu bunu beğendi: