Sinemada Dünyalı Uzaylılar ve Yabancılar

1969 yılında İngiliz BBC kanalı 26 bölümlük bir dizi hazırladı. Bu dizide uzaylılar dünyayı ele geçirmek üzere gezegenimize geliyor ama içlerinden biri kendi türüne ihanet ederek insanların tarafına geçiyordu. “Robot 5” adlı bu uzaylı robot (üçüncü bölümden itibaren “Slim John” adıyla anılacaktı), dizi boyunca insanların yanında uzaylılara karşı savaşıyordu.

the-day-the-earth-stood-still-vintage-poster-bob-christopherO yıllarda Doctor Who örneğinde olduğu gibi bilimkurgu ve fantastik yapımlara büyük ilgi duyan İngiliz halkı için olağan bir projeydi bu. Ama “Slim John” İngilizler için değil, onlar dışındaki herkes için yapılmıştı. Bir bilimkurgu dizisi gibi gözükse de aslında İngilizce konuşmayan ülkelerin televizyonlarındaki İngilizce öğretim programlarında gösterilmek üzere hazırlanmış bir eğitim serisiydi Slim John.

Her bölümü 15 dakika süren dizide uzaylı robotlar dünyayı ele geçirme planları kapsamında İngilizce öğreniyorlardı. Başkarakter Slim John da bunlardan biriydi. Böylece seyirciler İngilizce öğrenirken aynı zamanda da eğlenceli bir fantastik bilimkurgu izlemiş oluyordu. Slim John o yıllarda pek çok ülke televizyonunda yayınlandı.

Sinema tarihi boyunca uzaylıların insanlarla kurdukları iletişim belirlenirken çeşitli yollara başvurulmuştur. Genel tavır, seyirciyi gereksiz yere yormamak ve farklı diller nedeniyle doğacak anlatım güçlüklerinden kurtulmak için uzaylıları doğrudan filmin yapıldığı ülkenin diliyle konuşturmak olmuştur. Bu dil de tabi ki ezici üstünlükle İngilizcedir. Açıklama gerektiğinde de bu durum; onların üstün zekalarına, gelişmiş yeteneklerine, teknolojilerine veya uzun süredir dünyayı gizlice izlemekte olmalarına bağlanır. The Day The Earth Stood Still (1951)’de Klaatu, dediğine göre radyo yayınlarını uzun yıllar dinleyerek dünyanın tüm dillerini öğrenmiştir.

48584f8ecf2850d89f0a2e93f12da70e_large

Başka filmlerde ise uzaylılar İngilizce öğrenmez, bazı teknolojiler yardımıyla çeviriler yapılır. Mars Attacks! (1996)’te bu çeviri aygıtını bizzat dünyalı bilim adamları yapar. Independence Day (1996)’de uzaylı pilot bu çeviriyi telepati ve dokunaçları yoluyla bizzat öldürmek üzere olduğu bir insanın sesini kullanarak yapar. District 9 (2009)’da ise uzaylıların konuşmaları seyircilere altyazı yoluyla iletilir.

Bazı filmlerde ise zaten uzaylılar hiç konuşmazlar; sinema tarihinin gelmiş geçmiş en dehşet verici uzaylılarından sayılabilecek Alien filmlerindeki yaratıklar konuşmak yerine eylemden yanadırlar. War of the Worlds (1953)’te olduğu gibi ileri teknolojiler geliştirebilmiş olan bazıları da insanoğluyla iletişime geçmek gibi bir niyet taşımayıp doğrudan yıkım ve yok etmeye girişirler.

Uzaylılar, insanın en eski ilkel korku ve endişelerinin bir yansıması bazen de insanlık düşüncesinin geliştirdiği en üstün akıllar ve tanrılar olarak var olmuştur. Sinemada da bu ana tanımlar geçerlidir. Fakat sinemada uzaylılar daha çok başka insanlara, milletlere, “ötekilere” uyarlanarak onlara duyulan korkuyu ve nefreti ifade etmek için kullanıldı. Örneğin uzun süre uzaylılar komünistti. 50 ve 60’lı yılların Amerikan uzaylı filmlerinde Amerika’yı ve yaşam biçimini yok etmeye gelen varlıklardı bunlar.

Invasion of the Body Snatchers (1956) filminde kötücül uzaylılar insanları ele geçirerek onları ruhsuz köle varlıklara dönüştürür. İşgal kasabadan şehirlere yayılmak üzeredir, kurtulmayı başarmış tek kişi olan Dr. Bennel’in otoyola çıkıp “Sıradaki sizsiniz!” diye bağırarak yaptığı umutsuz uyarılarını ise duyan olmaz.

Slim John’da da böyle bir anlatım bulunuyordu. Dünyayı işgale hazırlanan robotlar “Control” adlı bir üst akılın yönetimi altındaydılar. Buna göre Control’ü komünist tehlikenin başı, robotları da komünizmin kontrolü altındaki ruhsuz aygıtlar olarak görmek mümkündü. Slim John bu kontrolden kurtularak insan gibi insanların yanında özgürlük için savaşıyordu. Slim John belki bu anlatımından ötürü en çok, o sıralarda komünist rejimlerin baskıcı yönetimi altında yaşayan Doğu Bloku ülkelerinde sevilmiş ve izlenmiştir.

İnsanlık kültürler arasındaki farkların üstünden, iletişimde yaşadığı devrimlerle aşma çabasında. Buna bağlı olarak İngilizcenin dünya dilleri üzerindeki egemenliği, ortak anlaşma dili olarak kabullenilmesine neden oldu. Bugün artık ana dilimizden sonra öğreneceğimiz ilk dillerden biri İngilizce olmak zorunda. Fakat iletişim teknolojisindeki ilerlemeler ve ortak bir dilde konuşan insanların kat be kat artmış olması neyi değiştirdi? “Slim John” uzaylılara İngilizce öğrettikten, birlikte aynı dili konuşmaya başladıktan sonra gerçekten de “aynı dili” konuşabiliyor muyuz? Tanımadığımız, dillerini bilmediğimiz, kültürlerine aşina olmadığımız yabancılarla iletişim kurabilip onları tanıyınca artık onlar yabancı olmaktan çıktı mı? İnsanlık ideali, bu düşünceyi savunur ve amaçlar. Ama ideal öyle pek tanışıp aynı dili konuşmakla gerçekleşecek gibi görünmüyor.

Dil anlaşılamasa bile insanlar birbirleriyle iletişim kurabilecek yetiye sahiptir. Bu iletişimi dil değil duygu birliği sağlar. Ama “Slim John” İngilizce konuşmayan ulusların uzaylı gibi görüldükleri bakış açısını ifşa ederek Batı’nın pek de duygudaş olmak istemediğini gösteriyordu. İngilizcedeki “alien” sözcüğü hem “yabancı” hem “uzaylı” anlamlarını birlikte taşır. Aslında bu bakış açısı Doğu için de çok farklı değildi. Batılılar hem üstün teknolojileri hem de sömürgeci tutumlarıyla asıl kötücül uzaylılardı. Yabancılarla duygu birliği kurulmak istenmiyordu. Oysa bireyler düzeyinde bu birlik kolayca kurulmakta hatta yıllarca süren dostluklara dönüşebilmektedir. İş topluluklar ve yönetimler düzeyine gelince işler tersine dönüyor.

Avatar (2009) filmi insanları uzaylılar karşısında sömürgeci ve işgalci konumuna sokarak asıl kötücül uzaylılar olarak gösterir. Bu teknolojileri çok üstün uzaylılar, Pandora’ya inip madenleri için Na’vi halkını, ormanlarını, kutsallarını hiçe sayarak çekinmeden yok ederler. Aynı şekilde Avrupalı uzaylılar da beş yüz yıl boyunca dört kıtaya iniş yapmış, yakıp yıkıp sömürgeleştirmiş, yerlilerini köleleştirmiş, asimile etmeye uğraşmıştı.

Göçmenlerin Avrupa’ya kaçak yollarla olan yolculukları sırasında yaşanan dramlar her gün katliam gibi ölüm haberleriyle bize ulaşıyor. Ama şu an Avrupa devletleri, ülkelerine bu insanların gelmesini engellemek için canla başla çalışmaktalar. Bebek yaştaki çocukların cansız bedenleriyle kendine gelenler çok geçmeden bu sorunun çözümünü, göçmenleri kabul ederek değil onların gelmesini engelleyerek çözme arayışına girdiler. Gelenler ise District 9’daki “karidesler” gibi belli bölgelere tıkılacak ve yerlilerle içli dışlı olmaları olabildiğince engellenecek. Mültecilerin yaşadıkları dramların bir alegorisi olan District 9’da, bir kamp alanına kapatılarak insanlardan uzakta kaderlerine terk edilen uzaylıların öyküsü, benzer kamp alanlarına sığıştırılan tüm toplulukları ifade eder.

Güncel mülteci sorunu karşısında bazı ünlü isimler ellerinden gelen sayıda göçmen aileyi bir-iki yıl boyunca misafir edeceklerini açıkladılar. Yine pek çok kişi ülkelerine gelen göçmenleri yiyecek ve başka ihtiyaç malzemeleri gibi erzaklarla karşıladı. Fakat yine de çoğunluk, ülkelerinde yabancı kimseler görmek, onlarla birlikte yaşamak istemiyor. Tutuculuk diyebileceğimiz bu davranış, uygarlığın en geliştiği yer olarak tanımlanan Avrupa’da yabancıların birer uzaylı gibi görülmeye devam ettiğini bir kez daha gösteriyor.

Tüm bunlardan öte, yalnızca insanların yabancılara olan bakışı konusunun çözülmesi de bir şey ifade etmiyor. E.T (1982) filminde bir grup çocuğun, dünyada unutulmuş olan bir uzaylıyı evi olan gezegene gönderme çabaları anlatılır. Devlet birimleri onu hapsedip deneyler ve bilgi uğruna kesip biçecekken çocuklar bu uzaylıya sahip çıkar ve onu korurlar. Kimsesiz “uzaylılarla” iletişme geçmek, olanak sahiplerinin kişisel çabalarla onlara barınak sağlaması pek çok hayatı değiştirebilir. Ama mülteci sorununun muhatabı yalnızca halk olamaz. Halk bu tür sorunları da çözsün ve düzenlesin diye devlet kurumları oluşturmuştur. Çünkü her barışçıl sığınmacı ET kadar şanslı veya her sığınmacı ET kadar barışçıl değil.

Uzaylıları yabancı ülkelerde yaşayanlar içinde arama modası geçti. Kötü uzaylılar artık aramızda dolaşıyor, içimizden, derinlerdeki uzak ve karanlık galaksilerden çıkıp geliyor. Men In Black (1997) filminde ipini koparıp kapağı Dünya’ya atan ve aramızda gizlice yaşayan uzaylılar gösterilir. Milyonlarca insanın yaşadığı şehirlerimiz işte bu uzaylılarla dolu. Dev bir metropolde insanların tanımadıkları kimselere güvenleri yok. Kim bilir hırlı mı hırsız mı, ork mu goblin mi, zombi mi uzaylı mı nerden bileceksin? Olumsuz deneyimler, duyduğumuz hikayeler, haberler yabancılara karşı bizi uzak durmaya, onlarla hemen iletişim kurmamaya ya da kuracaksak çok dikkatli olmaya yöneltir. Güvenliğin tam olarak sağlanmamış olduğu bir yaşam alanında bundan daha doğal ne olabilir? İnsanlar “uzaylılar” tarafından kandırılıyor, kaçırılıyor, soyuluyor, tecavüze uğruyor, öldürülüyor… Her gün bu haberleri görüp de yerli yabancı tüm insanların birbiriyle kaynaşmasını beklemek dünyayı elele tutuşan insanların çizildiği bir çocuk resmiyle karıştırmak anlamına gelir. Politik çıkarlar uğruna egemen güçler tarafından aynı ülkede yaşayıp giden toplumlar birbirlerine uzaylı hale getirildi. Yalnızca bize yabancı yörelerden, toplumlardan insanlara değil artık aynı apartmanda bulunup da hiç konuşmadığımız komşularımıza, aynı mahalledeki insanlara da uzaylılarmış gibi yaklaşmak kaçınılmaz oldu.

İnsanlara milletleri, ırkları, dinleri, dilleri fark etmeksizin bakmak ve duygu birliğinde anlaşmak düşüncesi yerleşmeden de bu söylemler sürüp gidecek. 2001: A Space Odyssey (1968) filminde uzaylılar Dünya’ya ve Ay’a yerleştirdikleri monolitlerle insanlığın evriminde önemli pay sahibi olurlar. İlk başta edindiği akılsal yetiyle alet kullanmayı keşfeden insan bunu diğer grubu sulak alandan zorbaca kovmak için kullanır. İnsanların aynı türden olup da bir türlü aynı diyardan olamadıkları yabancılarla savaşı daha başka aletlerle devam ediyor.

Contact (1997) filminde uzaylıların varlığı, Dünya’dan uzaya gönderilmiş ilk görüntülerin uzaylılarca Dünya’ya geri gönderilmesiyle kanıtlanır. Bu görüntü de Hitler’in bir konuşmasıdır. Güneş sisteminin en uç noktalarına uydular gönderildiği, evrenin karış karış haritasının çıkarılmaya başlandığı bir çağda artık uzaya ilkellik ve zorbalık değil bu gelişmişliğe yakışır görüntüler göndermek gerekiyor.

Yazar hakkında: Murat Kirisci

1979 yılında Aydın’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Radyo-TV Bölümünü birincilikle bitirdikten sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema-TV bölümünden 2008 yılında mezun oldu. 2000 yılında ilk kısa filmi olan “Bebek”le Altın Portakal Jüri Ödülü ve Seyirci Ödüllerini kazandı. 2006’da ilk 3D animasyon filmi olan “Gazap”, IAF İstanbul Uluslararası Animasyon Festivali Jüri Ödülü ve Yıldız Kısa Film Festivali En İyi Animasyon Film ödüllerini aldı. Senaryo ve yönetmenlik çalışmalarının yanında 2013’ten beri Öteki Sinema’da sinema üzerine yazılar yazıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir