Earthlings (2005)

“Bu dünyada yaşadığımız için, hepimiz earthling sayılırız. Earthling teriminde hiçbir ayrımcılık veya dışlama yoktur. Soğukkanlı, sıcakkanlı, memeli, omurgalı, omurgasız, kuş, sürüngen, balık veya insan dünyadaki tek tür değildir. Ne var ki insan türü kendisi dışındakilere bir meta gibi davranma eğilimindedir ve tür ayrımcılığı ile kastedilen tam olarak budur.” (Belgeselden)

Yıllar önce “bunlar gerçek olamaz, olmamalı” diyerek ve çoğunlukla gözyaşları eşliğinde izlediğim Earthlings henüz ilk anından itibaren seyirciyi huzursuz edecek ve rahatını kaçıracak bir belgesel. Günümüzde sinema, eğlendiren, güldüren, gerçeklerden kaçmayı ve hoşça vakit geçirmeyi sağlayan bir etkinliğe dönüşmüşken seyirci de, kendisini rahatsız edecek yapımları izlemekten kaçınmaya başlamıştır. Seyircinin gerçek yaşamdaki değersizliğini ve sömürüldüğünü gizleyerek yeni bir güne başlama gücü bulmasını sağlayan kültür endüstrisi ürünleri artık sanatın yerini almıştır. Sanat, insanın insanileşmesi mücadelesinde taraf olmak demektir. Oysa taraf olmayı küçümseyerek yaşamayı tüketime indirgeyen burjuvazinin yozlaşmış kapitalist ahlakını anlatmayı ve sermayeye uşaklık etmeyi benimsemiş olan sanat her geçen gün insandan uzaklaşmakta ve uzaklaştığı ölçüde de sadece çöp üretmektedir.

“Kapitalist bir toplum, görüntülere dayalı bir kültüre gerek duyar; satın alma dürtülerini kışkırtıp sınıf, ırk ve cinsiyet gibi etkenlerin yol açtığı hasarları bastırmak üzere muazzam bir eğlence patlaması yaşanmasını ister. Kapitalizmin, sınırsız miktarda bilgi toplanmasına, doğal kaynakların sömürülmesine, düzenin muhafaza edilmesine, savaşlar çıkarılmasına ve bürokratlara iş uydurulmasına ihtiyacı vardır. Görüntü üretimi, ayrıca bir egemen ideoloji sağlar. Toplumsal değişimin yerini görüntülerdeki değişim alır. Görüntülerle malları çoğul biçimde tüketme özgürlüğü, özgürlüğün kendisiyle eşitlenir. Bu da görüntülerin sınırsız biçimde üretilip aynı şekilde tüketilmesini gerektirir.” (Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine)

Shaun Monson’ın yazıp yönettiği ve Joaquin Phoenix’in anlatıcılığını yaptığı 2005 yapımı bir belgesel: Earthlings. Kelimenin sözlük anlamı, “dünyada yaşayan kimse, dünyalı” demek… Belgesel, üzerinde yaşadığı dünyayı canlı ve cansız varlıklarla paylaşmasına karşın her şeyin kendisine “hizmet etmek” için var olduğunu iddia eden insanın bu davranışının yanlış olduğunu ve bu düşünceye sahip insanların hayvanların çektiği acıları umursamadığını ortaya koyarak başlıyor. Henüz anne sütü emmeye devam bir kuzuyu yemek haline getiren, evde besleyeceği kedinin diğer eşyalarına zarar vermemesi için tırnaklarını söktüren, canlı canlı derisi yüzülen tilkinin kürkünü moda olduğu için omzuna atan, elektrikle, ateşle, açlıkla ve korkuyla sözde “eğitilen” filleri, aslanları, maymunları, ayıları, yunusları parklarda sergileyen, ilaç deneylerinden makyaj malzemelerine kadar birçok alanda kobay olarak kullanılan farelere ve tavşanlara kadar milyonlarca hayvanın acısına duyarsız kalan insanın dünyada “yaşamayı” yalnızca kendine özgü kılmaya çalıştığını bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

“20. yüzyılın en büyük hayvanbilimcilerinden Baron Jakob von Uexküll Uexküll sık sık, belli bir hayvan öznenin, bulunduğu çevredeki şeylerle kurduğu ilişkinin, bizim insani dünyamıza bağlı nesnelerle kurduğumuz ilişkiyle aynı zaman ve mekânda gerçekleştiğini düşündüğümüzü belirtir. Bu yanılsama, bütün canlıların bulunduğu tek bir dünya olduğu kanısına dayanmaktadır. Uexküll tek bir dünyanın ve bütün canlılar için tek bir zaman ve mekânın olmadığını göstermiştir. Örneğin nesnel olarak belirlenmiş bir çevre anlamında bir orman yoktur: Orman-koruma-görevlisi-için-bir-orman vardır, avcı-için-bir-orman vardır, bitkibilim-alanında-çalışan-için-bir-orman vardır, gezgin-için-bir-orman vardır, doğa-dostu-için-bir-orman vardır, oduncu-için-bir-orman vardır ve Kırmızı-Başlıklı-Kız’ın-içinde-kaybolduğu-bir-masal-ormanı vardır. Anlam taşıyıcı olarak kabul edilen bir kır çiçeğinin sapı gibi en ufak bir detay bile, durumdan duruma, örneğin dekoltesine yerleştirmek için bir demet çiçek toplamak isteyen genç kızın çevresinden ya da besleneceği çiçeğin çanak yapraklarına ulaşmasını sağlayacak mükemmel bir güzergâh olması bakımından karıncanın çevresinden ya da bitki özünü taşıyan kanalı delip kendi zarının akışkan kısımlarını oluşturmak için onu pompa olarak kullanacak olan ağustosböceği larvasının çevresinden ve son olarak, beslenmek için sapı yutacak ve çiğneyecek ineğin çevresinden bakılmasına göre farklı bir çevrenin farklı bir öğesi haline gelecektir.” (Jakob von Uexküll) (Aktaran: Giorgio Agamben)

Hayvanlara yaptıkları ne kadar korkunç olursa olsun bazıları bunu bir iş olarak görmekte, bazıları insan türünün hayatını idame ettirmesi için gerekli görmekte, bazıları da bu duruma üzülse bile elinden bir şey gelmediğini, emir kulu olduğunu iddia etmektedir. Hayvanların acımasızca sömürüldüğü “pet-shoplardan” hayvan barınaklarına, tavuk, inek ve domuz çiftliklerinden deri ve kürk ticaretine, kobay laboratuarlarından sirklere kadar insanın hayvanlara acı çektirilen birçok alanda profesörden zır cahiline, karın tokluğuna çalışandan milyonere kadar birçok insanın çalıştığı unutulmamalıdır. Bu belgeselde yer alan ve hayvanlara acı çektirirken görülen insanların büyük çoğunluğu hastalıklı zihin yapısına sahip değillerdir. İçlerinden birkaç tanesi sorunlu olsa da çoğunluk ortalama insanı temsil eder. Bu gerçek ortada dururken, belgeselde hayvanlara zulmederken gösterilen bu insanların hepsinin hastalıklı bir zihin yapısına sahip olmadığı, içlerinden bir kaçı sorunlu olsa bile çoğunluğun ortalama insanı temsil ettiği çok açık değil mi?

“Çoğu insan tür ayrımcısıdır. Bu filmde sıradan insanların (birkaç aşırı kaba ve kalpsiz istisnanın değil de insanların büyük bir çoğunluğunun) aktif olarak katıldığı, kabullendiği, vergilerinin kullanılmasına izin verdiği bir durumu görüyoruz: kendi türümüzün önemsiz çıkarları için başka türlerin en önemli hakkının ellerinden alınmasını.” (Belgeselden)

Özellikle çocuklar çevrelerindeki hayvanları bir tür oyuncak olarak görür ve onlarla çeşitli oyunlar oynar. Genellikle çocuklar, bu “oyunlar” esnasında genelde ileri giderek kedilerin kuyruklarına bir şeyler bağlamasına, köpeklere bir şeyler fırlatmasına, karıncaları ezmesine veya sineklerin kanatlarını koparmasına karşın bu hayvanların acı çektiğini idrak edemez. Hayvanların da acı çektiği ve sevgiyle yaklaşılması gerektiği çocuklara anlatılmaz ve yaptıkları yanlış davranışları düzeltmeleri için ikaz edilmezlerse ileriki yaşlarda daha kötülerini yapmaya kalkışacaklar veya öyle yapanlara göz yumacaklardır. Kedilerin patilerini, köpeklerin kuyruklarını kesmekten onlara tecavüz etmeye, sokak ortalarında zehirlemekten makatından içeri silikon sıkıp acılı bir ölüme terk etmeye kadar birçok şeyi vahşet ve zulüm olarak görmeyenlerin varlığını izah edebilmek başka türlü mümkün değildir.

Hayvanların da korktuğu, acı çektiği hatta ağladığı ve hayvanları acı çektirmenin engellenmesi gerektiği toplumların değer yargılarında kendine yer bulabilmiş olsaydı hayvanlara kötü davrananların kanun önünde cezalandırılmalarının sağlanması yanı sıra toplum içinde yaşamlarını sürdürmelerinin güçleşmesi gerekirdi. Ailesinden, arkadaşlarından veya çevresinden tepki görmeyen ve ayıplanmayan bu “kişiler” belki de hiç utanmayacaklar ve hiç vicdan azabı duymayacaklardır. Örneğin, bir “arkadaşım” ergenlik döneminde, topladıkları irili ufaklı yılanları büyük bir leğene koyduktan sonra üzerlerine kaynar su döktüklerini, yılanların acıdan insan gibi çığlık attıklarını söylemişti. Her hatırladığımda hala ürperirim. Oysa bu çocuklara böyle yapmalarını öğretenin nineleri olduğunu öğrenmenin daha da ürpertici olduğunu söylemeliyim. Değerler bir meta gibi, bir yerlerde alınıp satılan ve kolayca sahip olunan bir şey değildir. Değerler, illa bir şeye benzetilmek istenirse, bunu yetişmesi, yeşermesi ve çiçek açması için uygun toprak ve hava şartlarına ihtiyaç duyan ve insan emeğinin içinde olduğu bir tohuma benzetebilmek mümkündür. Ve insan ne ekerse, onu biçer.

Belgesel ekibinin çok dikkatli davrandığını, hiç kimseye ayrıcalık tanımadığını, hemen her ülkeden ve her inançtan insanların hayvanlara yaptığı zulmü “apaçık” bir şekilde ortaya koyarak daracık kafeslerde satılan, yemek yapılan, derisi yüzülen, araştırma adı altında sonsuz acılara maruz bırakılan ve eğlence uğruna için yavaş yavaş öldürülen hayvanların “acısını” dile getirmeye ve insanlarda bir farkındalık oluşturmaya çalıştığını düşünüyorum. Kıyafeti için, yemeği için, ilacı için, makyajı için, eğlencesi için hayvanların kullanıldığını bilmeyen insan olmayacağına göre buna göz yummak yapılanları desteklemek anlamına gelmez mi sorusunu soran belgesel, film bittikten sonra hayatında hiçbir değişiklik yapmayan ve kendisi bıçağı eline almadığı için tabağındaki eti önüne getirenleri “ayıplayanların” davranışının ikiyüzlü olacağını iddia ediyor diyebilirim.

“Eğer bir canlı acı çekiyorsa, bu acıyı dikkate almayı reddedecek ahlaki bir açıklama olamaz.” (Belgeselden)

Hayvan hakları konusunda bütün literatürü incelediğimi söyleyemem. Ne var ki, geçtiğimiz günlerde okuduğum bir kitapta, Ebu Bekr Razi’nin es-Siretü’l-felsefiyye (Felsefi Yaşam) isimli eserinde “acılardan nasıl kaçınmamız gerekiyorsa, başka canlılara acı çektirmekten de öyle kaçınmamız gerekir” dediğini ve insanların hayvanları kullanmalarının “bir usule ve kanuna bağlanması, uygun bir yolunun bulunması ve bu konuda aklın ve adaletin gösterdiği ölçülerin aşılmaması gerektiğini” yazdığını okuyunca günümüz insanlarının atalarına göre daha kötüye gitmiş olduğunu görmenin üzüntü verici olduğunu söylemeliyim. Razi, bu kitabında, insanların ve hayvanların aynı şekilde acı çektiğini öne sürerek hayvanlara şefkat göstermek gerektiği çağrısında bulunuyor ve nasıl insanın insana kasıtlı olarak acı çektirmesi önlenmesi gereken bir davranışsa, insanın hayvana acı çektirmesi de önlenmesi gerekir diyor çünkü her iki durumda da sebep aynıdır: “her canlı aynı şekilde acı çeker.”

“Eğer mezbahaların camdan duvarları olsaydı, herkes vejetaryen olurdu.” (Paul McCartney)

Mezbahaların duvarları camdan değil. Camdan olsa bile zaten kim bakmak istiyor ki? Mezbahaların duvarları içeriyi göstermese de “Earthlings” gibi yapımlar bizi mezbahaların tam orta yerine götürmeyi başarıyor. Yine de insan görmek istemediği şeylerden kaçmayı başaran bir varlıktır. Tolstoy, Diriliş romanında “Şimdi de vaktiyle yaralı bir kuşu öldürmek zorunda kaldığı zaman duyduğu o ıstırapla acıma karışık nefreti duyuyordu. Yaralı kuş av torbasında çırpınıp duruyordu. İnsan böyle anlarda kendinden iğrenir ama gene de bir acıma duyar. İnsan böyle bir anda kuşu öldürüp her şeyi unutmak telaşındadır” diye yazmıştır. İnsanın hayvanlar olan ilişkisi bundan daha iyi anlatılamazdı diye düşünüyorum. Bir eliyle öldürürken, diğer eliyle gözlerini kapayan insanın yol açtığı acıların, katliamların ve vahşetin sebebi unutma yeteneği değil mi? Ve konu hayvan olunca, unutmak daha da kolaylaşmıyor mu?

İnsanın dünya üzerinde ortaya çıkışından itibaren geçen zaman, 60 yaşında bir insanın ömrü üzerinden değerlendirildiğinde şöyle bir sonuca ulaşılabilir. (Burada kullandığım bazı benzetmeleri Orhan Hançerlioğlu’ndan aldım.) İnsan, 7 yaşına kadar hayvandan farksız olarak yaşamış, bu yaştan sonra taşları yontmaya ve alet yapmaya başlamıştır. Kısa zamanda birçok alet yapmayı başarmış ve 25 yaşında ateşi bulmuş olmasına karşın garip bir durgunluk içine girmiş, 55 yaşına kadar, taştan basit aletler yapıp ateşte ısınmakla yetinmiştir. 55 yaşından sonra toprağı işlemeye, hayvanları evcilleştirmeye, ölülerini gömmeye başlamış ve göçebeliği bırakıp yerleşik hayata geçmiştir. Yerleşik hayata geçmesiyle gelişmesi birden hızlanmış ve 59 yaşında alfabeyi icat etmiştir. Alfabeyi kullanmaya başladıktan 25 gün sonra Hıristiyan, ondan 12 gün sonra Müslüman olmuş, bundan 18 gün sonra matbaayı, ondan 2 gün sonra da buhar makinesini icat etmesine karşın hemen ertesi gün insanlığın gördüğü en büyük ve en kanlı paylaşım savaşlarını başlatmıştır. Ayrıca yeryüzünün 4,6 milyar yıllık geçmişi ‘’bir yıl’’ olarak düşünecek olursak, insan, en son gün akşam saat 8’de doğmuştur denilebilir. Ömrünün son dakikalarını paylaşma, yardımlaşma, sevgi ve ahlak değerlerini hiçe saymaya, hem kardeşini öldürerek hem de doğayı ve hayvanları yok ederek, yeryüzünün bütün kaynaklarını yağmalamaya başlamıştır. İnsanın böyle davranmasındaki en büyük etken ise insan ilişkilerinin yerine salt parayı geçiren ve tüketme isteğini körükleyen kapitalizmdir.

“Toplumun gönenci artan bir bicimde savurganlığın, ıvır zıvır aygıtların, önceden tasarlanmış eskimenin ve yok etme araçlarının aralıksız üretim ve tüketimine bağımlılaşırken, bireylerin bu gereksinimlere geleneksel yolların ötesinde uyarlanmaları gerekir. Satın alınması ve kullanılması gereken eşyalar libidonun nesnelerine dönüştürülürler.” (Herbert Marcuse, Eros ve Uygarlık)

Günümüzde insanların tüketimini karşılayabilmek için bir değil, bir buçuk Dünya gerekmektedir. Eğer bütün insanlar Amerikalılar gibi yaşıyor olsaydı bize bu defa en az 5, İtalyanlar, İngilizler, İspanyollar, Almanlar, Fransızlar veya İsviçreliler gibi yaşıyor olsaydı en az 4 dünya gerekecekti. Oysa Afrikalılar, Latin Amerikalılar ve Asyalılar gibi yaşıyor olsaydık 1 tane bile dünya fazla gelecekti. Kan, gözyaşı, yağma ve talan ile elde ettiği “zenginliği” gelişmişlik ve uygarlık olarak niteleyenler bu denli rahat yaşamaya devam ettiği sürece ve “gelişmekte olanlar da” rahat yaşamak için “Batılaşmak” istedikçe çocuklarımıza üzerinde yaşanabilecek bir dünya bırakamayacağımız çok açıktır. Bu gidişle geleceğin karanlık olduğunu anlayan Batılı kapitalist elitler ise daha az tüketmek yerine tüketenlerin sayısını azaltmak için dünya nüfusunun yarısını öldürecek savaş planları, önlenemez salgınlara yol açacak virüsler ve nükleer silahlar üzerinde çalışmaktadırlar. Evrenin ve insanın yaratılışını açıklamak için çoğunlukla bir “Tanrı”ya veya “ilk hareket ettiriciye” ihtiyaç duyuluyor olsa bile kıyamet için bir tanrıya ihtiyaç duyulmadığı çok açık değil mi?

“Yaratıcı yıkım bizim hem kendi toplumumuz içinde hem de dışarıdaki göbek adımızdır. Her gün iş dünyasından bilime, edebiyata, sanata, mimariye ve sinemadan politikaya ve hukuka (…) kadar eski düzeni yıkıyoruz. Tıpkı tarihsel misyonumuzu yerine getirmek için bizim onları yok etmemiz gerektiği gibi…” (Michael Leeden, Amerikan Başkanlarından George W.Bush’un Danışmanı)

Dünyanın içine düştüğü durumda en büyük suçlu kapitalizm olmasına karşın, onun en büyük rakibi olan komünizmin suçunun da ondan aşağı kalır yanı olmadığını söylemeliyim. Komünizmin, kapitalizmi gelişmenin zorunlu aşamalarından biri olarak ilan etmesi, Batı’nın tarihsel gelişim çizgisi dışında bir yol ortaya koymayarak, sermaye düzeninin bir sapma olduğunu ilan etmemesi kapitalizmin meşruiyetini ilan etmedeki en büyük kozu olmuştur. Yeryüzündeki her şeyi, feodalite yıkılacak, sermaye birikecek, sanayi gelişecek, kapitalizm ve onun mezar kazıcısı işçi sınıfı ortaya çıkacak, aydınlar işçi sınıfına dışarıdan bilinç götürecek, işçi sınıfı bilinçlenecek, önce sosyalizm ardından komünizm aşamasına geçilecek diyerek açıklamaya çalışan ve başarısızlıklarını kendi hatalarından ülkelerindeki kapitalizmin yeterince gelişmemiş olmasına bağlayanların durumu içler acısıdır.

Diyalektik yöntem, gerçekliğin ancak her yönüyle algılanması ile görünür olabileceğini, kendi içinde sürekli etkileşim içinde olan ve sürekli çelişkiler üreten bütünün (insan, insan ile insan, insan ile toplum, insan ile doğa gibi) sürekli değiştiğini öngörür. Gerçeklik sürekli değişirken, insana ait ne varsa bu değişim içerisinde değer ve anlam bulurken kuramsal yapı da sürekli yeniden üretilir. Böyle olunca sömürülen ve artı değeri çalınan insanın sömürücülerle olan savaşına son verecek olanaklar da sürekli değişecektir.

“Atom enerjisinin kullanılmasının insanlığın ve toplumun yazgısını kökten değiştireceği çok açık. Ayrıca bununla Marksizmin sonunun geleceğine de kuvvetle inanıyorum, sanayi devrimi nasıl Marksist kuramlar için gerekli tabanı sağladıysa, bu da insanlık için yeni bir felsefi ve toplumsal taban sağlayacaktır” diyen Michael Josselson gibi Amerikan propaganda ve casusluk aygıtının başındaki bir kişi bile “bütündeki” değişiklikleri idrak edebiliyorken, diyalektiği hayatın merkezinde tuttuğunu söyleyenlerin yeni hiçbir şey ortaya koyamamaları ve 150 yıl öncesinde donup kalmaları nasıl izah edilebilir, bilemiyorum. Böylesine sığlığın hâkim olduğu bir dünyada Fukuyama gibilerin “tarihin sonunu” ilan etmesinden doğal ne olabilir ki?

Batı’nın egemen olduğu günümüz dünyasında sömürü düzeninin yerleşmesinde her ikisi de Batı kaynaklı olan kapitalizm ve komünizm arasında yalnızca derece farkı vardır. Trofim Lisenko isimli bir manyağı maymunla insanı melezleştirmekle görevlendiren Stalin’in amacı acıya dayanıklı, az yiyen ve az uyuyan, yenilmez bir asker türü yaratmak değil miydi? Şempanzeleri dölleme deneyleri için Afrika’ya gidildiği, Gürcistan’da araştırma merkezleri kurulduğu ve kadınların maymun spermiyle döllenme çalışmalarının acımasızca sürdürüldüğü bilinmektedir. Ayrıca Maocu Çin’de buğdayları yediği için “karşı devrimci” ilan edilen serçeler zararlı bir hayvan sayılarak köylülere, kuşlar konacak yer bulamasınlar ve bitkinlikten düşüp ölsünler diye gökyüzüne sopa ve süpürge sallamaları buyrulmasına ve serçelerin kökünün kazınmasıyla böcek salgını olmasına ve Sovyetlerden serçe gönderilmesinin istenmesine ne demeli. “Bizi geri kalmış gösteriyor” diyen Kaddafi’nin sarayının bulunduğu bölgedeki develeri katlettirmesi veya İstanbul sokaklarındaki on binlerce köpeğin toplanarak Hayırsızada’ya ölüme sürülmesi gibi ilk anda aklıma gelen birçok hayvan düşmanlığının nedense Batı düşüncesinin egemen olduğu dönemde görülmesi sizlere de şaşırtıcı gelmiyor mu?

“Freud, Batı uygarlığı dediği yapıda Eros‟un değil ama karşıtının, yok etme içgüdüsünün ağır bastığını ileri sürdü. Orada egemen olan yabanıl güçler, topluluğu düşman uluslara, toplumu çatışan sınıflara, aileyi yabancılaşmış bireylere dağıtmaya ayarlanmış içgüdüsel eğilimlerdir. Eros‟un bakış açısı, modern “ilerlemenin”, insan doğasında bir büyüme ve özgürleşme olmaktan çok insanlığın göreli olarak küçük bir bölümünün ruhsal yapısında insan doğasının kendisine aykırı ve yabancı bir başkalaşım olduğunu gösterir. Saldırganlık ile açıkça sıkı sıkıya ilişkili olan güç dürtüsü, bu insanlık bölümünün “ilerleme” için asıl güdüsünü oluştururken, bilimler bu türesiz süreç için ussallıklarından vazgeçerek pozitivist indirgenişe boyun eğerler, din ve törellik kuramları dizginsiz bir bencilliğin gereklerine ve aklanmasına ayarlanırlar, seçim dizgelerinden yasama süreçlerine dek bütün devlet yapıları ve bürokrasiler modern türesizliğin dinamik işleyişine uyarlanırlar. Böyle “modern ussallaşma” süreçleri birkaç yüz milyonluk bir nüfusu, küçüklüğü ile ters orantılı bir yolda bütün bir dünya için dikkate değer, biraz ürkütücü, aslında oldukça rahatsız edici bir güç yapar. İnsan usunun tarih boyunca bilimlerde elde ettiği kazanımların tümünün bayağı kapitalistik ve yabanıl militaristik hedeflere alt-güdümlü kılınmaları yarışmacı yaratıcılığı yalnızca bir türesizlik ve paranoya düzeninde cisimselleşmeye götürür. İnsanlığın ekinsel kazanımları insanlığın kendisine karşı birer gözdağına çevrildiği zaman, bunun yarattığı hoşnutsuzluklar hiç kuşkusuz uygarlıktan bir uzaklaşmanın, barbarlığa ciddi bir yaklaşmanın sonucu sayılmalıdırlar.” (Aziz Yardımlı, Eros, Modernlik, Ruhçözümleme)

Kadın, erkek, siyah, beyaz, sarı, uzun, kısa, brekisefal, mezosefal, dolikosefal gibi adını ne koyarsak koyalım, hepimiz bu dünyada yaşıyoruz. Dünyalı olmanın ve dünyada ‘’yaşayan’’ bir insan olmanın yolu, canlı ve cansız bütün varlıklara sevgiyle yaklaşmaktan geçer. Kapitalizmin vaad ettiği sözde özgürlük, paranın sağladığı özgürlüktür. Bu özgürlük insani olan hiçbir şeyle, örneğin dürüst, çalışkan, merhametli veya haysiyetli olup olmamakla ilişkili değildir. Paranın tek belirleyici olması, aynı zamanda paranın “bitme” ihtimalini de beraberinde getirdiğinden hangi yolla olursa olsun paraya sahip olma arzusu modern insanın tek amacı olmakta, bu da güvensizliğe ve yabancılaşmaya yol açmaktadır. Para hırsıyla gözleri kör olmuş modern insan, kendi türü başta olmak üzere her şeyi rakip, tehdit hatta düşman olarak görmekte ve arzularıyla arasında engel olarak gördüğü toplumdan kopmak istemektedir. Ne var ki, toplumdan koptukça güvensizliğe kapılmakta, güvensizliğe kapıldıkça da bunu “toplumdan” tam anlamıyla kopamamış olmasına bağlamakta, bu da her türlü insani duygunun ortadan kalkmasına yol açmaktadır.

Belgesel hayvanların acısını gösteriyor olsa da muhatabı insandır. Yalnızca etin değil, sütün, yumurtanın, peynirin sofralarımıza nasıl geldiği, daracık kafeslerde, güneş ışığından, temiz havadan, toprağa basmaktan, koşmaktan, türüyle oynamaktan, doğada var olan seslerden, kokulardan, topraktan mahrum bırakılarak, yalnızca ve yalnızca insanın beslenmesi için sömürülen, canlı canlı derisi yüzülen, çeşitli işkenceye maruz kalan, açlık, susuzluk, yalnızlık ve korku içinde kıvranan, dakikalarca kendi kanında boğularak can çekişen hayvanlar için neler yapıyoruz? Yiyecek, giyecek ve eğlence alışkanlıklarımızı “normal” gördükçe bu vahşete göz yumduğumuz açık değil midir? Bu belgeseli kapatmak ve beş dakika içerisinde unutmak da, yaşamını buna göre düzenlemeye çalışmak da insanın elindedir ve sömürünün, vahşetin ve acının büyüklüğünü görüp de hiçbir şey yapmamanın izahı yoktur.

“Mü’min olsun, kâ¬fir olsun bütün insanlara, kendinin olsun olmasın bütün hayvanlara acımayan, hayvanı doyurup sulamayan, yükünü hafifletmeyen ve insafsızca davranan kimse ahrette Allah’ın rahmetine nail olmayacaktır.” (Hz.Muhammed)

Çocukluğumda anlatılan bir hikâye vardı, eminim birçok kişi de bu hikâyeden haberdardır. Geçmiş zamanlarda, fahişelik yaptığı için şehirden sürülen bir kadının susuzluktan yerleri yaladığını gördüğü bir köpeğe su vermekle bütün günahlarının affedildiği ve cennete girdiği anlatılırdı. Babaannemin de bana anlattığını hala hatırlarım. Hikâyenin gerçek olup olmaması hiç önemli değil. Önemli olan bu hikâyenin toplumdaki değer yargısını ve ahlak anlayışını özetlemesidir. Bir “köpeği” sulamakla insanın bütün günahlarının affedilebileceğini düşünen, kuş evleri, sebiller, kulübeler yapan ve hayvanlarla olan ilişkilerini merhamet temelinde düzenlemeye çalışarak, onlarla iç içe yaşayan atalarımızdan çok daha geriye düştüğümüzü görmek acı verici değil mi? Bu kıssa işlevini günümüzde de işlevini sürdürmektedir. Geçmişte hayvanlara merhametli davranması için çocuklara nasihat maksadıyla kullanılırken bugün içine düştüğümüz vahametin ve hayvan düşmanlığının boyutlarını göstermektedir.

Öteki Sinema için yazan: Salim Olcay

Yazar hakkında: Salim Olcay

1979 yılında İzmir'de doğdu. Yeşilçam etkisiyle başladığı sinema yolculuğunda bir ara Hollywood etkisine girmişse de, çabuk kurtuldu. Sanat toplum içindir diye düşünür ve yeni nesil Türk yönetmenlerini gönülden destekler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir