Edward Scissorhands / Makas Eller (1990)

Edward was here…
Modern Amerikan sinemasının en farklı isimlerinden biri olan Tim Burton şüphe yok ki, sınırsız bir yaratıcılık ve ince bir duygusallığın ürünü olan filmleri ile tüm dünyada beğeni kazanan başarılı bir sanatçı. 1958 yılının 25 Ağustos’unda California’da dünyaya gelen Tim Burton, daha çocukluk döneminden itibaren diğer çocuklardan farklı olduğunu ispat eder nitelikler taşıyordu. Top oynamak yerine, evde kalıp korku filmleri izliyor, diğer çocuklar kızlarla flört etmenin yollarını ararken o, Edgar Allan Poe okuyup, tuhaf ve karanlık çizimler yapmayı tercih ediyordu. Banliyö yaşamının kendisine göre olmadığını anlayan Burton, anne ve babasının yanından ayrılarak şehir merkezinde oturan büyükannesinin yanına taşındı. Lise yıllarında kendisini tamamen resme verdi. Çizgi romanlara, bilim kurgu edebiyatına, Roger Corman’ın sıra dışı korku filmlerine düşkünlüğü, dönemin korku sineması yıldızı “Tehdit Taciri” lakaplı Vincent Price’a olan hayranlığı bu dönemde gelişti. Pek parlak bir öğrenci değildi. İçine kapanık biri olduğu için de arkadaş edinmesi neredeyse imkansızdı. Kimbilir belki de bu yalnızlık, onun yeteneklerine odaklanmasını sağlayan en büyük unsur olacaktı.

Kendisinin de belirttiği üzere, Edward Scissorhands, Tim Burton’ın en kişisel filmiydi. 1989 yılında yönettiği Batman filminden sonra, 1990 yılını bu filme ayırmıştı. Toplumu büyük bir eleştiri bombardımanına tuttuğu filmin baş kahramanı olan Edward’ın çizimini daha gençken yapmış, karaktere kendi yaşanmışlıklarından yola çıkarak hayat vermişti. Karakterin bir diğer ilginç özelliği de, filmdeki mucitinin, Burton’ın kendi karakterinin şekillenmesinde büyük bir rol oynayan Vincent Price tarafından canlandırılmasıdır.

İnsanlar kendilerini ifade edebilmek, anlayabilmek ve anlaşılabilmek için çevrelerinde olan olayları inceler, değerlendirir ve belirli şeyleri baz alır. Eğer çevrenin oluşturduğu kalıplara uyuyorsak, bu benzerlikler silsilesinden çok da farklı değilsek, kendimizi o kadar iyi, bir o kadar da güvende hissederiz. Benzerlikler insanları birbirine yakınlaştırır, birbirleriyle bağ kurmalarına yol açar. Peki ya yaşadığımız toplumun diğer bireyleri ile aramızda çok az ortak nokta varsa? Zevklerimiz, hayata bakış açımız, isteklerimiz onlardan çok daha farklıysa? İşte o zaman bizi bekleyen şey ne yazık ki hüzünlü bir yalnızlıktır. Çünkü toplum, kendilerine benzemeyen “farklı” olarak nitelendirdikleri bireyleri hemen yanlarından uzaklaştırır. Bu bireyler onların gözünde güvenilir değildir. Adını koyamadıkları bir gizemleri vardır. Belki de bu gizemli havaları yüzünden istemeden de olsa “farklı” diye tanımladıkları bu kişilere hayranlık duymaya başlarlar. Nasıl biri oldukları hep merak edilir. Meraklarını hep taze tutarlar, ama mesafeli olmayı da unutmazlar. Peki ya bu farklı insanlar bir yanlış yaparsa, hem de tek bir yanış, o zaman ne olur? İşte o zaman toplum, kendinden farklı gördüğüne bunun bedelini çok ağır ödetir.

İşte Tim Burton’da filmlerinde, tıpkı bu bahsettiğimiz türde “farklı” karakterler yaratır. Sadece düşünce olarak farklı karakterleri değil, aynı zamanda fiziksel özellikleriyle de farklı olan, iletişim kurma konusunda beceriksiz, toplum tarafından dışlanmış, yalnızlığa mahkûm edilmiş, alay edilmiş ve asla gerçek anlamda sevilmemiş karakterledir bunlar. Normal şartlar altında, dışlanmışlığa karşı elden bir şey gelmese de, Tim Burton bunun bedelini, kendi masal dünyasında çok güzel ödetir insanlara. Yaptıkları hiçbir şey yanlarına kâr kalmaz. Ama Tim Burton’ın anarşizm kokan tarafının yanı sıra, hümanizm kokan başka bir tarafı daha vardır. Hiçbir zaman olayları bize tek bir tarafıyla sunmaz. Onun için karanlık bir taraf varsa, bir yandan da aydınlık bir taraf vardır. Filmlerinde bulunan her öğe, her kahraman, sanki dokunsanız kırılacakmış gibi bir izlenim bırakırken, aynı zamanda karanlık taraflarını gösterdiklerinde arkanıza bakmadan kaçacağınız bir şeye dönüşür. Edward Scissorhands’de de durum aynen bundan ibarettir ve film çoğu Tim Burton hayranı tarafından en çok sevilen filmleri listesinde en tepedeki yerini belki de bu yüzden hâlâ korumaktadır.

1990 yapımı olan ve başrollerinde Johnny Depp, Winona Ryder ve Dianne West gibi isimlerin yanı sıra Vincent Price’ın da yer aldığı bu masalsı filmin baş karakteri Edward, el yerine keskin ama marifetli makaslara sahip olan, ürkek, yalnız ve mutsuz olan, makaslarını kullanırken harikalar yaratan ama normal bir çift elin becerebileceği basit şeyleri; yemek yemeyi, giyinip soyunmayı başaramayan talihsiz bir yaratıktır aslında. Hepsinden önemlisi, sevdiği kadına asla dokunamayacak olmanın acısını en derinde hisseden hüzünlü bir romantiktir. Mecazi anlamları bir kenara bıraktığımızda karşımızda gördüğümüz kişi ise, aslında herkesten farklı olan yaradılışı, yetenekleri ve topluma uyum sağlamadaki güçlüğü ile dışlanan, düşüncelerinin ve yaratıcılığının insanlarda hem hayranlık, hem de korku hisleri uyandırdığı sıra dışı bir sanatçıdır…

Makas elli kahramanımız, rengarenk evlerinde birbirleriyle uyum içerisinde olan insanların yaşadığı banliyöye, sonradan iliştirilmiş gibi duran bir tepedeki şatosunda tek başına yaşamaktadır. Edward (Johnny Depp) adlı bu genç, lanetli bir masal mekanını andıran bu şatoda çılgın bir bilim adamı (Vincent Price) tarafından tasarlanmış, ancak yaşlı mucit, Edward’ın ellerini monte edemeden ölmüştür. Kozmetik ürün pazarlamacısı olan Peg Bogss, (Dianne Wiest) bu sıradaşı ve ilgi çekici yeri görmezden gelemez ve şatoya girerek Edward’la karşılaşır. Onun tek başına şatoda kalmasına gönlü razı olmadığı için Edward’ı da beraberinde renkli banliyöye götürür. Kuşkusuz Peg iyi niyetlidir ama “farklı” kahramanımızın topluma katılma süreci oldukça zor bir deneyim olacaktır.

Edward’ın, toplumun baz aldığı normlara yakınlaşmasını sağlamak isteyen Peg, ona yeni giysiler vererek, hatta makyaj yaparak tuhaflığını yok etmeye çalışır. Fakat tüm bu çabalar, onu sıradanlaştıracağı halde, kadınlar için daha gizemli ve çekici, çocuklar için ise ürkütücü bir ölüm makinesine dönüştürmekten başka şeye yol açmaz. Tüm bunların yanında bir de Edward, Peg’in güzel kızı Kim’e (Winona Ryder) aşık olunca, insanlar tarafından daha da dışlanmaya başlar. Çünkü Edward, insanların ağaçlarını budayabilir, köpeklerine kuaförlük hizmeti verebilir, iflah olmayan kadınların saç tasarımcısı olabilir, ama “normal” insanlara ait bir şeye asla el uzatamazdı. Çünkü bu, onlar için yanlıştı. İşte onlar için yanlış,, Edward içinse hayatının en önemli deneyimi olan bu durum yüzünden tüm banliyö halkı bir anda Edward’a yüz çeviriyor ve onu kısa yoldan yok etmeye çalışıyordu. Edward’ın tüm bu olanlardan kurtulabilmesinin tek çaresi, yalnızlığa mahkûm olduğu şatosuna geri dönmek olacaktı.

İşte, kendi içinden olmayanı dışlayan toplumu, kendi tarzıyla yorumlayan Tim Burton, bir nevi kendisiyle özdeşleştirdiği Edward’a herkesten uzakta, büyük aşkından vazgeçtiği bir sonu uygun buldu. Çünkü Burton’a göre Edward’ın topluma uyum sağladığı bir son, her zaman savunduğu, bireyin kendi farklılıkları ile yaşama özgürlüğüne aykırı düşecekti. Bu sonu biraz daha desteklemek ve güçlendirmek için de romantik bir detay eklemeyi uygun buldu. Edward’ın şatosuna dönmesinden itibaren her Noel buzdan dev heykeller yontarak şehre kar yağdırması ve Kim’e olan aşkının sürdüğünü ispat etme çabası. Diğerlerine göre sıradışı olan karakterimiz, küçük bir parça da olsa banliyö halkının yaşamında bir değişiklik yaratmayı başarıyordu. Her zaman güneşli olan bu şehre tek bir gün için bile olsa kar yağdırarak…

“O buraya gelmeden önce hiç kar yağmazdı. Ama sonra yağdı. O şu an orada olmasaydı, kar yağar mıydı bilmiyorum. Bazen beni hâlâ kar altında dans ederken görebilirsin.”

Tim Burton-Johnny Depp işbirliğinin ilk ve en dokunaklı örneğinde Depp, korkmuş yüz ifadesiyle, The Cure’un solisti Robert Smith’ten ödünç almış gibi görünen saçlarıyla ve yalnızlığıyla, maruf Edward’ı mükemmel bir şekilde canlandırıyordu. Zaten son derece çarpıcı ve dokunaklı olan bu masaldaki etkiyi ona katlayan cinsten bir performansla izleyiciden tam not alıyordu. Böylece Tim Burton tıpkı kendisi gibi özel olan bu filmi hayranlarını sunmakla birlikte, yıllarca çalışacağı bir dostu da hayatına katmış oluyordu.

Yazar hakkında: Begüm Özdemir

1982 doğumlu yazar ilk sinema deneyimini L’ours (The Bear) filmiyle yaşamış olup Öteki Sinema'da yazmaya 2011 yılında başlamıştır. Sinema yazıları yazmasının yanı sıra dizi ve film çevirileri de yapmaktadır. Ayrıca büyük bir Stephen King ve Queen hayranıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir