El Libro de Piedra / The Book of Stone (1969)

El Libro de Piedra (Taş Kitap/The Book of Stone), karanlık bir Edgar Allan Poe ya da William Blake şiirinin filme uyarlanması gibi bir şey. Evlerinin bahçesinde yer alan, kitap okuyan küçük bir çocuğun, Hugo’nun taştan heykeliyle konuşan ve onunla oynadığını iddia eden küçük Silvia’nın hikayesini anlatıyor. Hugo, 500 yıllık bir heykel ve Meksika’ya Avusturya’dan getirilmiş. Sizce de şiirsel bir tema değil mi? Başta masum bir çocuk oyunu gibi gözüken bu arkadaşlık, giderek karanlık, gizemli bir hal alıyor ve malikanenin tüm sakinlerini de tehlikeli bir girdap gibi, amansızca içine çekiyor.

Bir kış günü bomboş Büyükada sokaklarında gezdikten sonra, alacakaranlıkta bir arkadaşımla beraber Rum mezarlığında takıldığımdan beri heykellerden ürküyorum ben. Özellikle de boynu bükük ve elinde kitap olan çocuk heykellerinden. Filmdeki Hugo’nun heykelinin o boş bakışları belki de bu yüzden beni ürkütmeye yetti de arttı bile. Her an kafasını çevirip gözümün içine bakacak diye bekliyorum her izlediğimde.

Aslında Hugo’nun hikayesine benzer hikayeler, defalarca beyazperdeye aktarıldı. Ya da onlarca kez romanlara konu oldu. Ancak El Libro de Piedra’yı özel kılan, Meksika’da kazandığı büyük ilgi. Kült bir klasik olarak görülen El Libro de Piedra, pek çok sinema blog’una göre, Meksika’dan çıkan en iyi gotik korku filmi. Hatta bazıları işi daha da ileri götürüyor ve Meksika’nın en iyi korku filmi olduğunu iddia ediyorlar. Belki bu kadar iddialı olmak doğru değil, ama filmin Meksika’nın underground camialarında kazandığı büyük ünü de es geçmemek lazım.

Filmin günümüz korku filmi anlayışında çevrilmediğini belirteyim öncelikle. Rosemary’s Baby (1967) gibi bir korku filminden çok, iyi kotarılmış bir dramayı andırıyor. Filmi korkunç kılan; düşüncesi, atmosferi. Örneğin kendi evinizin bilmem kaç dönümlük bahçesine çıkıp şöyle bir resim çizeyim dediğinizde, çizmek istediğiniz heykelin kaidesi üzerinde olmadığını görseydiniz ne yapardınız? Filmin kahramanı pek de dehşete kapılmadan Hugo’yu ve Silvia’yı aramaya çıkıyor. Ama ben olsaydım mekandan halay çekmek suretiyle uzaklaşırdım ve evi derhal satılığa çıkarırdım. Muhtemelen çok ucuza satılırdı ve böylelikle The Changeling (1980) gibi bir diğer filmin konusu olabilirdi. Neyse…

Efsaneye göre kara büyü üzerine uzmanlaşmış büyücü bir baba, küçük oğlunun eline bir kitap veriyor ve çocuk kitabı okurken onu taşa çeviriyor. Bence bu son derece ürkütücü, ürpertici, diğer taraftan da çok sağlam bir tema. Yıllarca bir heykel olarak kalan Hugo, Silvia geldikten sonra onunla arkadaş oluyor. Önceleri Hugo’nun Silvia’nın hayali arkadaşı olduğu sanılıyor. Ancak Silvia Avusturya’nın bir takım ücra kasabaları hakkında detaylar vermeye başladığında, Hugo’nun hayali arkadaş değil hayalet arkadaş olabileceği düşüncesi büyüklerin de zihnine yerleşmeye başlıyor. Ve elbette olaylar çığırından çıkıyor. Zira Hugo, Pinokyo misali tekrar gerçek bir çocuk olmak istiyor. Ayrıca belirtmeliyim ki tahmin edilebilir, ama bence çok etkileyici bir finale sahip film.

Filmin 1898’de Britanyalı yazar Henry James tarafından kaleme alınmış The Turn of the Screw’dan (Yürek Burgusu olarak Türkçeleştirilmiş) esinlendiği söyleniyor. The Turn of the Screw, aynı zamanda The Innocents’e (1961) de ilham vermiş bir yapıt. Ben romanı okumadım. Ancak The Innocents’ten aldığım referansla söyleyebilirim ki, film eğer romandan esinlendiyse de bu çok serbest bir esinlenmeymiş. Zira The Innocentes ile birkaç temel benzerlik hariç pek de alakalı değil. Ama kendi özgün senaryosu içerisinde gayet başarılı olduğunu eklemekte fayda var.

El Libro de Piedra, tüm Carlos Enrique Taboada filmleri gibi evrensel bir hikaye anlatıyor. Yani bu olay Meksika’da da gerçekleşmiş olabilir, ABD’de de, Fransa’da da, Papua Yeni Gine’de de… O yüzden Santo filmleri gibi “Meksikalı” değil. Ama önemi göz ardı edilemez kuşkusuz. Öte yandan tüm Taboada filmleri gibi çok iyi bir atmosferi var ve tüm Taboada filmlerinde olduğu gibi, büyüler, büyücülük ve cadılarla ilgili. Özellikle ev içi karanlık sahneleri çok etkileyici. Bir de filmin tüm Taboada filmleri gibi bir gotik filmde olması gereken tüm öğelere sahip olduğunu eklemeden edemeyeceğim. Gece sesleri, gölgeler, ürkütücü görüntüler ve hayvanlar, gece vakti bahçede yürüyen beyaz gecelikli kız çocuğu, evde gezinen aslen heykel olan bir erkek çocuğu… Daha ne olsun değil mi…

Bence tüm Taboada filmleri birer oldschool “fairy tale” (peri masalı) tadında hikayelere sahip. Edebi temelleri, alt metinleri oldukça etkileyici. Ancak peri masalarının aksine kötü sonla bitmeleri gibi bir ortak özellikleri var ki bence bu kutlu, mutlu, muazzam bir özellik. Zira tatlı sonlu korku filmlerini sevmiyorum ben. Eğer sinema dediğimiz hadise bir fantazyaysa; tüm film boyunca dünyanın yok olması anlatılıyorsa o dünya filmin sonunda yok olmalı! Korku filmlerini hayaletler, mutantlar, zombiler, canavarlar kazanmalı! Sonunda yaratığın öldüğü film mi olur? İşte özellikle bu yüzden seviyorum Taboada filmlerini ve dehşetle tavsiye ediyorum…

Son bir not, filmin 2009 yapımı bir de remake’i mevcut. Çok kötü olmamakla beraber, orijinal filmin üzerinde oturduğu kültün yakınına dahi yaklaşamıyor.

Yazar hakkında: Ezgi Aksoy

Sinema yolculuğu 80’li yıllar korku filmleriyle başladı. Ucuz filmlerle büyüdü. Sinema, yazından sonraki en büyük tutkusudur. Şuan LeMan, yeniHarman ve Bayan Yanı’nda araştırma dosyaları ve populer kült yazıları yazmakta ve medeniyet üzerine kafa yormaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir