Endişeli ama Cesur: Kaygı

Kaygı üzerine yazılacak çok şey var. Eseri hem “film olma” haliyle hem de durgun suya atılan bir taş gibi giderek büyüyen dairesel etkisiyle ele alabiliriz. Öyle de yapmak niyetindeyim.

Yıllarca en çok şikayet ettiğim şeylerden biriydi; festival odaklı politik sinemamızın silik-sinik örneklerinin, geçmişin gölgelerine yumruk sallamaktan başka bir halta yaramadığını düşünüyordum. Sinemacılarımız sağ olsun, bu düşüncem halen değişmiş değil ama yel değirmenleri oradaysa onlara doğru dört nala at süren bir Don Kişot her zaman bulunur. Genç sinemacı Ceylan Özçelik ilk uzun metrajlı filminde kendi aklını ve sinemacı yeteneklerini kullanarak saldırıyor.

Kaygı ilk sınavını İstanbul Film Festivali’nde verdi, seyircinin ve eleştirmenlerin favori filmlerinden biriydi ama son filmini 9 yıl önce çekmiş ve sonrasında yeteneklerini ucuz TV dizilerine adamış sinemacıların jüri başkanlığına emanet edilen yarışmadan eli boş döndü. Neyin ne olduğunu biliyoruz, bu da filmi gözümde daha bir kıymetlendiriyor. Çünkü (filmde de gösterildiği gibi) televizyon dünyasında herkes ince hesaplarla birbirine bağlıdır ama bu, festivallerde yarışsın da ödül kazansın diye üretilmiş bir kandırma sineması örneği değil. Ceylan Özçelik politik film çekmenin bir cesaret sınavı olduğunu, film çekenlere ve çekilmişleri takdir edenlere hatırlatan isim olarak tarihteki yerini alıyor.

Kaygı, baş karakteri Hasret üzerinden, bu ülkede yaşayanların en az yarısıyla (son referandum sonuçları) özdeşlik kurmaya çalışıyor ve giderek bir kabusa dönüşen hikayenin bize gösterdiği şey şu; bugün bedenimizi ve ruhumuzu yakan ateşin altına yıllar önce atılan odunlar hala yanmaya devam ediyor! Burası önemli; zira politik sinemacılarımız geçmişin “sorgulanabilen” meselelerine girişirken günümüzün sıkıntılarının üzerine basmamaya dikkat eder, bu bakanlık desteklerinden ve festival ödüllerinden mahrum edilmemek adına gösterilen bir kaygıdır. Bu iklimde yaşarken her anımızda endişeli ve dikkatli olmak zorundayız.

Tek TV ( kanalın ismi harika, her şeyi özetliyor) adında bir televizyon kanalında çalışan Hasret bizden farklı değil, herkes birilerine ve en nihayetinde koca bir toplum tepedeki bir kişiye hesap vermek zorunda bırakılırken, hesap soracağı haklılıklar unutturulmaya çalışılıyor. Dünyanın hiçbir ülkesinde eşine rastlanmayacak şekilde yoğun bir medya manipülasyonu ve buna hizmet etmek zorunda kalan “okumuş çocuklar”…

Giriş sekansında Hasret’in evinde, arkadaşlarıyla giriştiği tipik “memleketi kurtarma” sohbeti bizim çitlerimizin sınırlarını ve yüksekliğini belirliyor. Evimiz ve birkaç arkadaşımızdan başka ifade alanımız yok. Bu noktada filmin bir “tür sineması” örneği olduğunu -en azından finale kadar- hissettirmeyen kabus senaryosu devreye giriyor; kuşatılmış sokaklardan geçip sığındığımız evin duvarlarına da is kokulu bir dehşet sinmiş ise bununla nasıl başa çıkacağız. Hasret’in finalde bununla yüzleşmekten başka çaresi kalmıyor, peki bizler ne yapacağız?

Kaygı, temiz oyunculuklara sahip, görüntü ve sanat yönetmenliğinin hikayeye tam olarak hizmet ettiği, bana Latin sinemasının politik örneklerini hatırlatan dinamik ama dingin kurgusu ve ne yaptığını bilen yönetmenliğiyle öne çıkıyor. Algı Eke’nin yerine bu rolü oynayacak ismi düşündüm, birkaç kişi aklıma geldi ama filmi bir kez daha izledikten sonra castın en doğru şekilde kurulmuş olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Hasret’in evini de bir karaktere dönüştüren mekan çalışmasını alkışlıyorum.

Daha ilk filminde hiçbir acemilik tuzağına düşmeyen Ceylan Özçelik’i okurlarıma, 2000’lerin en cesur Türk sinemacısı olarak takdim ediyorum. Sinema büyük bir zahmet işi ama “politik sinema” bu zahmete değecek bir cesaret örneği de olmalı. Sorgulamalı ve kafa tutmalı ama geçmişin gölgelerine değil bugünün tiranlarına! Ceylan işte bunu yapıyor, bedeli neyse ödemeye hazır olduğunu göstererek. Bu eseriyle bir sinemacının engellenemez olduğunun en genç ispatı da olacağını düşünüyorum. Kurumsal desteklerden men edilebilir ama eminim o bir yolunu bulacaktır. Diğerleri sinemacılık oynamaya devam edebilirler, oyun bahçelerine filler dalana dek!

Düne ve bugüne dair tüm kaygılarımız bu hafta sinemada, yalnız değiliz, yalnız bırakmayın. İyi seyirler…

[email protected] – Twitter: @murattolga

Yazar hakkında: Murat Tolga Şen

Çocukluğu Samsun’da eniştesinin müdürü olduğu sinemada film izleyerek, film parçalarına oyuncak merceğinde bakarak geçti. 2005 yılının sonunda “Öteki Sinema” yı kurdu. Beyazperde, Cinedergi ve Medyaradar’da yazıyor. Motor, yelken ve fotoğraf tutkunu… Film izlemeyi ve filmler hakkında yazmayı herşeyden daha çok seviyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir