!f 2014’ün Öteki Filmleri

13. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 13-23 Şubat 2014 tarihlerinde İstanbul’da, 27 Şubat-2 Mart 2014 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir’de gerçekleşecek.

if festival afisi

13. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, İstanbul’da Beyoğlu Cinemaximum Fitaş, İstinye Park Cinemaximum, Cinemaximum Budak; Ankara’da Cinemaximum Armada ve İzmir’de ise Cinemaximum Konak Pier sinemalarında gerçekleşecek.

İstanbul’da bilet ücretleri:

Hafta içi Gündüz Gösterimleri: 8 TL (19:00 seansı öncesi)
Tam: 15 TL (Hafta içi 19:00 seansı ve sonrası ile hafta sonu tüm gün)
Öğrenci: 12 TL (Hafta içi 19:00 seansı ve sonrası ile hafta sonu tüm gün)
“Ev” Bölümü Filmleri: 8 TL
21:30 – 22:00 Seansları: 17 TL

Ankara ve İzmir’de ise bilet ücretleri:

Hafta içi Gündüz Gösterimleri: 8 TL
Tam: 14 TL (Hafta içi 19:00 seansı ve sonrası ile hafta sonu tüm gün)
Öğrenci: 11,5 TL (Hafta içi 19:00 seansı ve sonrası ile hafta sonu tüm gün)
“Ev” Bölümü Filmleri: 8 TL
21:30 – 22:00 Seansları: 14 TL

Festival hakkında daha detaylı bilgi almak için http://www.ifistanbul.com/tr adresini ziyaret edebilirsiniz.

Biz de Öteki Sinema olarak !f 2014 programı içerisinden radarımıza takılanları sizlerle paylaşalım istedik.

Cheap Thrills (2013)

Cheap Thrills if

Tarantino filmlerine göz kırpan Ucuz Heyecanlar’da, borç batağına saplanmış olan ve bakması gereken bir ailesi bulunan Craig’in, sadece paranın konuştuğu bir dünyada, umutsuzluğunu umuda dönüştürme çabasını izliyoruz. Craig, işinden kovulduğu gün, eski okul arkadaşı serseri Vince’le takılmak için bir bara girer. Tanıştıkları gizemli bir çift, onlara ihtiyaçları olan tek şeyi sunar: para. Ama bu paranın da bir bedeli vardır. Gece boyu yerine getirecekleri görevler vahşileştikçe, ikili kendilerini ucuz hesapların içinde bulur. Arkadaşlıklarını, hayatlarını, hayallerini yarıştıracakları bir maratondadırlar artık. Ucuz Heyecanlar, E. L. Katz’ın kan, para ve kadın ekseninde kurduğu, insanın para için ne kadar ileri gidebileceğini çarpıcı bir oyunla anlatan bir ilk film.

Mogura No Uta-Sennyû Sôsakan: Reiji (2013)

Mogura No Uta if

Başak burçlarının çalışkan ve mükemmeliyetçi oldukları bilinir, fakat geçtiğimiz Ağustos ayında 54 yaşına basan Takashi Miike’nin 90’ın üstünde film ve video çekmiş olmasını bir astroloğa özel olarak yorumlatmak lazım. En son filmi Köstebek Şarkısı: Gizli Ajan Reiji’nin 35 kitaplık bir manga serisinin daha ilk bölümünün uyarlaması olduğunu duyduğumuzda da, acaba arkasından 35 filmlik bir seri gelir mi, diye kendimize sormadan edemedik. Abartıysa abartı, geyikse geyik. Zaten Köstebek Şarkısı: Gizli Ajan Reiji’de de Miike’nin aklında başka bir şey yok. Film, Japonya’nın köklü Yakuza çetelerine köstebek olarak sokulan, beceriksiz ama hevesli polis memuru Reiji’nin maceralarını anlatıyor. Miike de burcunun mükemmeliyetçiliğini, 14 yaşındaki bir oğlan çocuğunun sabırsızlığı, başıboşluğu ve azgınlığı ile birleştirince ortaya hayli lezzetli bir aksiyon-komedi çıkmış.

A Spell To Ward Off The Darkness (2013)

A Spell To Ward Off The Darkness if

Karanlığı Savuşturmak İçin Bir Büyü, pagan temsillerinden komün denemelerine, black metal festivallerinden kutuplardaki münzevilere, Kuzey Işıkları’ndan her daim mucizevi anlara uzanan ruhsal bir yolculuk. Giderek sekülerleşen Batı yaşam biçimindeki spiritüelliğin, ütopyanın olanaklılığına dair de bir soruşturma aynı zamanda. Sanatçı/yönetmenler Ben Russell ve Ben Rivers bu ilk birlikteliklerinde seyircinin deneyimiyle tamamlanacak, kendilerinin “katılımcı etnografi” olarak adlandırdığı, kalıplara sokulamayacak bir iş ortaya çıkarıyorlar. Karanlığı Savuşturmak İçin Bir Büyü profesyonel olmayan aktörlerin performanslarının İskandinav manzarası eşliğinde bir koreografi gibi kaydedildiği; geçmiş, gelecek ve şimdinin iç içe geçtiği anları yakalamaya çalışan bir ritüel gibi. Karanlıktan aydınlığa geçişteki deneyimimiz, yaklaşmakta olan ütopyanın genel provası değil midir?

Drinking Buddies (2013)

Drinking Buddies if

Birkaç sene öncesine kadar eleştirmenler Joe Swanberg’le ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Amerikalı gençlerin aşk, iş, arkadaşlık, cinsellik, sanat gibi hayat dertlerini konu aldığı düşük bütçeli filmleri bazıları tarafından amatörce ve kendi dünyasına fazlasıyla gömülmüş olmakla itham ediliyordu. Bazılarıysa Swanberg’e daha cömert davrandılar ve onda Çehovyen bir damar buldular. !f İstanbul’da geçen sene gösterdiğimiz Gökteki Tüm Işıklar’ın ardından yönetmenin ilk büyük bütçeli filmi Akşamdan Kalanlar tüm bu şüpheleri ortadan kaldıracak. Butik bir bira fabrikasında çalışan, 30’larına yeni girmiş biri kadın diğeri erkek iki arkadaşın birbirleriyle yakınlaşmalarının hikâyesinde, hem günümüz Amerikan gençliğine dair bir şeyler göreceğiz, hem de bol bol bira tadacağız. Olivia Wilde ve Jake Johnson arkadaşlık ve sevgililiğin sınırında ip cambazlığı yaparken kafamız bir hoş olacak; sinemadan çıkarken akşamdan kalmış gibi kendimize şunu soracağız: “Az önce bir şey oldu, ama ne oldu?”

Filth (2013)

Filth if

Büyük Britanya’nın suç dünyasında ‘pislik’ polisler için kullanılan argo bir kelime. Burada ayrıca İskoç Dedektif Bruce Robertson’ın iğrenç davranışlarını tanımlamak için kullanılıyor. Pislik, Irvine Welsh’in aynı adlı polisiye romanının şiddet yüklü bir sinema versiyonu. Polis baskısı nedeniyle teşkilata girdiğini söyleyen adamımız -bunu teşkilatı yola getirmek için değil, onun parçası olabilmek için yapıyor elbet- içerde ve dışarıda bu baskıyı katmerlemeyi kendine görev ediniyor. O bir terfinin pesinde ve bu uğurda arkadan vurma, ikili oynama, ihanet, her yol mübah. Ama bu uyuşturucu bağımlısı, yozlaşmış, boşanmış adam gerçekte neyi elde etmeye çalışıyor? Çok yakında kendi pisliği içinde nefessiz kalacak ve gerçeklik ile kurmaca arasındaki farkı algılayamaz olacak. Filmin enerjisi, vahşeti ve dili bizi doğrudan dedektifin zihnine naklediyor. Her şeyi oradan izliyoruz.

Kaze Tachinu (2013)

Kaze Tachinu if

Büyük ustanın son çalışmasında olması gereken her şey var. Onun uçaklarla ilgili saplantısı, iki dünya savaşı arasında ülkesinin maruz kaldığı ve sebep olduğu trajediler, bütün engellere direnen sonsuz aşk teması ve şaşırtmaktan asla vazgeçmeyen Miyazaki’ye has bir animasyon üslubu… Rüzgar Yükseliyor, Japonya’nın en çok övülen ve aynı zamanda en çok yerilen uçak mühendisi Jiro Horikoshi’nin kurmaca bir biyografisi. Jiro Horikoshi, Pearl Harbor’ı bombalamak için üretilen ve sonrasında kamikaze pilotlarının kullandığı tasarımların yaratıcısı. Ama bizim izlediğimiz daha ziyade, hayalgücü geniş, akıllı bir çocuğun düşlerini gerçekleştirme öyküsü. Yani aslında bütün güzel hayallerin ardındaki o gözleri yaşartan romantizm. Apolitik duruşuna rağmen, belki de tam bu yüzden, film birçok siyasi tartışmayı beraberinde getirdi. Miyazaki, kahramanı Jiro’yu alıntılayarak, “tek istediğim, güzel bir şey üretmekti,” diyor. Bunu başardığına şüphe yok.

The Night of the Hunter (1955)

The Night of the Hunter if

Kusursuz sinematografisiyle ve beyazperdenin gördüğü en sıradışı kötü karakterlerden biriyle Lynch’ten Scorsese’ye, Malick’ten Coen Kardeşler’e kadar sayısız yönetmeni etkilemiş unutulmaz bir klasik… Tek bir filmden oluşan bir yönetmenlik kariyeri için daha iyisi tahayyül edilebilir mi? Tuhaf ama gerçek: İngiliz aktör Charles Laughton ilk ve son yönetmenlik denemesi olan Caniler Avcısı’ndan sonra bir daha yönetmenlik koltuğuna oturmadı. Bu gotik peri masalı sadece en iyi ilk filmlerden biri değil, sinema tarihinin en usta işi filmlerinden biri aynı zamanda. Alman Dışavurumculuğu ilhamlı anlatımıyla düşsel bir atmosfer kuran filmde Robert Mitchum bir elinin parmaklarında NEFRET, diğerininkilerde SEVGİ yazan psikopat bir vaiz rolünde karşımıza çıkar. Banka soyup hapse düşmüş bir adamın sakladığı paranın peşine düşer. Daha doğrusu paranın yerini öğrenmek için ailesinin ve paranın yerini bilen iki küçük çocuğunun peşine. Film son derece güçlü imgeler yaratır; iyilik/sevgi ve kötülük/nefret arasındaki savaşın modern toplum üzerinden bir alegorisine dönüşür. Esasında bir masal iskeletine ve çocukların bakış açısına sahiptir. Yetişkinlerin yozlaşmış, hırs dolu dünyası çocukların dünyasına bir karabasan gibi çöker. İnanç ve aile mefhumu bu karabasanın hortladığı yerlerdir. (Alkan Avcıoğlu)

Nymphomaniac (2013)

Nymphomaniac if

Lars von Trier her zamanki gibi provokatif! Son filmi biraz uzun olabilir, ama izlemeyi takip edecek düşünme ve tartışma sürecinin daha uzun olacağı muhakkak. Başrolünü Charlotte Gainsburg’un oynadığı İtiraf bir seks bağımlısı hakkında. Ancak pek çok eleştirmenin de yazdığı gibi, grafik seks sahnelerine rağmen film aslında erotik değil. Bilakis, kasıtlı biçimde seksi olmayan bir film. Yaratacağı tartışmalar daha ziyade insan doğası, sekse bakışımız ve tabii ki her filmiyle, yaptığı her açıklamayla gündem yaratan yönetmenin kendisi üzerine olabilir. Bu kez ne yapmaya çalıştı? Ürkünç ve büyüleyici dört saatlik bu epik filmde ne demek istiyor? Kafa yorulacak fazlasıyla malzeme var, ona şüphe yok. Lars von Trier’in en karanlık malzemeleri bile gözlerimizi alamadığımız izlencelere çevirmedeki ustalığı tartışılmaz. Kendine has mizah anlayışı da…

* Film 1. bölüm (110’) ve 2. bölüm (130’) olarak iki ayrı seansta Özel Gösterim programıyla gösterilecek.

L’étrange Couleur Des Larmes De Ton Corps (2013)

L'étrange Couleur Des Larmes De Ton Corps if

Bir kadın ortadan kaybolur. Kocası onun kaybolmasına neden olan gizemli olayları araştırmaya koyulur. Kadın onu terk edip gitmiş midir? Yoksa öl(dürül)müş müdür? Adam, araştırmaya devam ettikçe, karabasanların ve şiddetin cirit attığı bir dünyaya doğru çekilecektir. Giallo türüne getirdikleri yeni nefesle tanınan kült Amer’in yönetmenleri, bu ikinci uzun metrajlı filmlerinde bizi gene düşlerin, kâbusların ve algının değişik biçimlerinin karşımıza çıktığı bir dünyaya götürüyorlar! Alamet-i farikaları olan stilize set tasarımları, korku sinemasının müziklerini ustaca filme nakşetmeleri ve kalp atışlarımızı hızlandıran görkemli görsellikleriyle gene karşımızdalar. Hélène Cattet & Bruno Forzani bir kez daha ustalıklı biçimde giallo’nun bildiğimiz numaralarıyla işe başlıyorlar, sonra seslerin ve görüntülerin hükmettiği kanla ve sürprizlerle dolu bu dünyaya seyirciyi tüm duyularıyla katılmaya davet ediyorlar. Tartışmasız, senenin en tuhaf sinema deneyimlerinden birisi!

Under The Skin (2013)

under the skin if

Scarlett Johansson dünyaya erkek otostopçuları yakalamak için gönderilmiş bir uzaylıyı oynuyor. Ne kadar donuk ve buz gibi görünse de, dolgun kırmızı rujlu dudaklardan kürk mantosuna noir filmlerinden çıkma bir femme fatale’den çok farkı yok aslında. İskoçya’nın ıssız mahallelerinde araba süren bu seksi kadının neyin peşinde olduğu ya da kim olduğu hakkında bir fikrimiz yok. Kült filmleri ve videolarıyla tanıdığımız Jonathan Glazer uzun yıllar sonra gene tuhaf ve görselliğiyle zihin açıcı bir filmle karşımızda. Halüsinatif ve rüya gibi sıfatlarını sonuna kadar hak eden film, sosyal gerçekçi bir arkaplanda oldukça tensel ve duyusal bir biçimde sizi yavaş yavaş içine çekiyor. Michel Faber’in aynı adlı kült romanından uyarlanan film, insan olmaya ve hissetmeye dair bir meditasyon adeta. Yarattığı etkiyle uzun bir süre derinizin altında kalacağı kesin!

Yi Dai Zong Shi (2013)

the grandmaster if

Azılı hayranları bile bu filmin Wong Kar Wai’nin filmografisinde farklı bir yeri olduğunu göreceklerdir. Hikâye pek de önemli değil. Uzakdoğu sinemasının tipik aşırı melodramatik konularının, filmin izleyicide uyandırdığı toplam hisse çok da özel bir katkısı olmuyor. Hikâye yerine, filmin yapımının on yıl sürdüğü ve bir yılın kurgu odasında geçtiği bilgisi daha anlamlı. Sinematografi ve dövüş koreografisi tam bir seyir ziyafeti sunuyor. Sadece göz için değil ruh için de. Çünkü yalnızca uçan bedenlerin zarafetinin yarattığı stil değil, arkasındaki felsefe de insanı hipnotize ediyor. Dövüş sanatları filmlerinin sevdalıları her saniyeyi kana kana içlerine çekeceklerdir zaten, ama bu filmi belli bir türe sabitlemek haksızlık olur. Sadece şunu söylemekle yetinelim: Wong Kar Wai’nin son filmi, ustanın beş yıllık sessizliğini affettirecek cinsten.

Wrong Cops (2013)

Wrong Cops if

Quentin Dupieux’yü Lastik ya da Yanlış gibi kült filmleriyle veya Mr. Oizo adı altında yaptığı müzikleriyle tanıyanlar, Dupieux’nün sıradan bir adam olmadığını bilirler. Ama iddia ediyoruz ki, en aşinası bile Fena Polisler’de ters köşeye yatacak. Suç oranı hayli düşük bir Los Angeles’ta sıkılan birkaç polisin etrafında dönen film, Polis Akademisi’nin bir nevi off-road versiyonu: Polislerden teki ölü farelerin içinde esrar satarken, bir diğeri birkaç çift meme görmek için vatandaşları taciz eder. Bir başkası, eskiden gey porno yıldızı olduğunu öğrendiği amirine şantaj yapmanın peşinde. Bu arada filmde Marilyn Manson var ve tuhaf bir lise öğrencisini oynuyor (Manson, bir polisin pipisine bakmaya çalışmaktan gözaltına alınıyor). Başka bir polis ise tek gözlü ve elektronik müzik yapıyor. Buraya kadar hiçbir şey anlamadıysanız, bu bizim suçumuz değil. Fena Polisler’in kafasına girebilirseniz, lütfen danışmaya müracaat ediniz.

Yazar hakkında: Murat Kızılca

1971 İstanbul doğumlu. Aylık online sinema dergisi CineDergi ve aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. 2008 yılından beri katkı sağladığı Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir