A Fantastic Woman / Muhteşem Kadın (2017)

Ülkemizde “Muhteşem Kadın” adıyla oynayan A Fantastic Woman’ı (Una Mujer Fantastica, 2017) Adana Film Festivali’nde kaçırmış, Filmekimi İzmir’de seyretme şansı bulmuş ve hemen yazılacaklar listeme eklemiştim, nasip bugüneymiş. Filme geçmeden önce, şu konudaki görüşümü belirteyim. Maalesef, ülkemizde film gösterimi yasaklamayı hâlâ bir çözüm olarak gören/değerlendiren çağ dışı bir anlayış var. Bu, tarihin hiçbir döneminde çözüm olmamıştır ve olmayacaktır da. Her ne olursa olsun, yasa tarafından suç kabul edilmeyen bir şeyin yasaklanması kabul edilemez. Hâliyle, ister politik, ister cinsel içerikli, ister şiddet içerikli, isterse bir dram olsun, suç teşkil etmeyen filmlerin yasaklanması da doğru değildir. Bu vesileyle, LGBT filmlerine uygulanan yasağı/ambargoyu kınıyorum. Hem böyle yasaklar olursa, A Fantastic Woman gibi insancıl ve güzel filmleri nasıl izleriz?

A Fantastic Woman, Pablo Larrain ile birlikte son dönem Şili Sineması’nın öne çıkan yönetmenlerinden Sebastian Lelio imzalı bir dram. Tabii Amerikan Sineması o kadar kurnaz ki, ruhlarına işlemiş sömürgeci anlayışlarıyla bu iki parlak sanatçıyı kendi kısır sinemasal evrenlerinin sığ duvarları arasına sıkıştırmak için ellerinden geleni yaptılar ve korkarım başardılar. Artık bu iki Şilili yönetmen Amerikalılar için (onların seçtiği projeler kapsamında) film üretiyor. Yakında Amerikalılar yatırım yaptıkları bu Şilili ikiliye bazı ödüller de ayarlar, en iyi bildikleri iştir, neyse geçelim. Ama bu iki güzide yönetmen bir daha No (2012), Gloria (tabii ki 2013 tarihli Şili versiyonu), El Club (2015) ve A Fantastic Woman (2017) ayarında “namuslu/dürüst” bir şey üretebilirler mi, orası meçhul. İnşallah yanılan ben olurum çünkü ikisinin de önemli yetenekler olduğunu düşünüyorum. Aksi hâlde, yazık olur. Gelelim A Fantastic Woman’a…

A Fantastic Woman, tartışmaya açmak istediği onca konuyu olanca basitliğiyle aktaran bir Steinbeck romanı gibi. Hikâye, bütün büyük eserlerde olduğu gibi çok basit. Eşinden ayrılıp ailesini terk eden yaşlı bir iş adamı (Orlando), bir süredir genç sevgilisiyle aynı evde mutlu mesut yaşamaktadır. Filmin ilk sahnelerinde, bir doğum günü özelinde çiftin mutluluklarına şahit oluruz. Adeta bir elmanın birbirini tamamlayan iki yarısı gibidirler. Aynı gece adam fenalaşır hatta merdivenlerden düşer, sevgilisi Marina onu zar zor hastaneye yetiştirir. Ama adam kurtarılamaz ve ölür. Buraya kadar yaşananları ve bundan sonra yaşanacakları belirleyecek olan sürpriz ise yaşlı iş adamının sevgilisi Marina Vidal’in aslında bir trans olması.

A Fantastic Woman, hastane sahnesinden başlayarak cenaze sahnesine kadar Vidal’in hemen her aşamada maruz kaldığı türlü türlü ayrımcılığı, abartıya meydan vermeyen yapısıyla gözler önüne seren, senenin en dokunaklı filmlerinden biri. A Fantastic Woman’ı, bugüne kadar izlediğim LGBT filmlerinden ayıran en önemli özellik, trans bireyin uğruna mücadele ettiği şeyin niteliği oldu. Marina Vidal’in tek isteği, sevgilisi Orlando’ya olan son görevini yerine getirmek yani onun cenazesine katılmak. Aslında kabul ettirmeye çalıştığı şey, kendisinin de Orlando’nun ailesinin/hayatının bir parçası olduğu gerçeği. Lakin Vidal’in, hayatın genelinde olduğu gibi, çoğu zaman doğrularla gerçeklerin çakışmadığı bir dünyada olduğunu anlaması uzun sürmez. Aile, onun Orlando ile olan bağları koparma eğilimindedir.

Hastanede gerçek adını öğrenmek için Marina’yı zorlayan polis memurundan, bir an evvel babasının evine çökmeye çalışan Orlando’nun oğluna, Orlando’nun ölümünden duyduğu kuşku nedeniyle Marina’yı hedef tahtasına oturtan polisten, bir an evvel eşinin eski arabasını garajında görmek isteyen eski eşe kadar herkes Marina’nın zaten zor olan hayatını biraz daha zorlaştırmaya çalışıyor gibidir. Ama şunu özellikle belirtmek lazım, Sebastian Lelio ve uzun süredir senaryoları birlikte kaleme aldığı Gonzalo Maza, filmin hüznünü için için akan (ve yalnızken akan) gözyaşlarıyla sabit kılarken melodrama kaymasını da ustaca engelliyorlar. Senaristler bunu iki yöntemle yapıyorlar. İlki, yaşadıkları travma/şok düşünüldüğünde, kendilerince makul/anlaşılabilir ama son kertede kaba-saba, kırıcı ve hatta oğlunun son yaptığı gaddarlık düşünüldüğünde kabul edilemez hamleler yapan bireylerin karşısına dengeleyici karakterler çıkarıyorlar. Mesela Orlando’nun erkek kardeşi, Marina’nın kız kardeşi ve onun kocası, Marina’nın işyerindeki patronu böyle insanlar. Hâliyle, film melodramın duyguları kafakola alan cenderesinden sıyrılıp acısıyla tatlısıyla bir insan dramına eviriliyor. Lelio ve Maza ikilisinin kullandığı diğer yöntem ise, filme ustaca yedirilen fantastik doz oluyor. Müteveffa Orlando’nun gözüktüğü ve Marina’ya yol gösterdiği sahneler, açılış ve kapanış imgesi ve ona gönderme yapan seyahat biletleriyle hikâyeye fantastik bir boyut katıyor. Hatta bir anda filmin dramatik açıdan kilit sahneleri; Marina’nın adli tıpta çırılçıplak soyunmak zorunda bırakılması ya da elleri yüzü koli bandıyla zorla bantlanıp fahişelerin çalıştığı kenar mahalleye atılmasından çok, ölü yakma (cremation) sahnesinin başlangıcı ve hamam sahnesi oluveriyor. Marina’nın rüzgâra/fırtınaya karşı yürüdüğü sahne gibi sahneler de cabası.

Burada filmin inandırıcılığında asıl pay sahibi olan Daniela Vega’ya bir parantez açmalıyız. Filmin merkezindeki karakter olan Marina Vidal’i canlandıran Vega, rolüyle adeta bütünleşmiş, birinci sınıf bir performans veriyor. Birçok önemli filmi izleyemediğimi kabul etmekle beraber, şahsi kanaatimce bu senenin en iyi oyunculuklarından biri budur. (İşin ilginci, Marina’ya hayat veren Vega, gerçekte de trans birey.) Vega, kolayca melodrama kayabilecek bıçak sırtı rolünün hakkını eksiksiz veriyor. Öyle salya sümük ağlamalar, yerlerde çırpınmalar yok, kendini kaybetmeler, bağırıp çağırmalar yok, güçlü karakteriyle uyumlu, dengeli ve ölçülü bir kişilik yaratıyor Vega. Marina; sevgilisinin yanında, müzik hocasının yanında, yabancıların yanında hep kendi olmayı başarıyor, o yüzden Gloria’dan izler taşıdığını öne sürebiliriz.

Giuseppe Tomasi Di Lampedusa’nın Leopar (Il Gattapardo) romanının önsözünde, Lampedusa’nın yakın dostu Baron Enrico Merlo di Tagliavia’ya yazdığı bir mektup yer alır. Orada Lampedusa, “Her şeyin şiirsel bir hüzünle örtülü olduğuna inanıyorum” şeklinde çarpıcı bir ifade kullanır. Sebastian Lelio’nun; etkileyici anlatısı ve başrol oyuncusunun parmak ısırtan oyunculuğuyla yükselen nahif draması A Fantastic Woman için de aynı şeyi söylemek mümkün: Her şeyin şiirsel bir hüzünle örtülü olduğuna inanıyorum.

Öteki Sinema için yazan: Ertan Tunç

Yazar hakkında: Ertan Tunc

Sevdiği filmleri defalarca izlemekten, sinemayla ilgili bir şeyler okumaktan asla bıkmaz. Sürekli film izler, sürekli sinema kitabı okur. Ve sinema hakkında sürekli yazar. En sevdiği yönetmen Sergio Leone’dir. En sevdiği oyuncular ise Kemal Sunal ve Şener Şen. “Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı 1896-2005” adlı ilk kitabı; 2012 yılında Doruk Yayımcılık tarafından yayınlanmıştır. Kara filmler, gangster filmleri, İtalyan usulü westernler, giallolar ile suç sineması konularında kitap çalışmaları yürütmektedir. İletişim: [email protected]

Bir Cevap Yazın